
.
.
Yeni dönem eğitim programına göz gezdirip ekranı kapattım. Uygulamalı derslere önceki yıllarda başlamıştık. Yani silah tutmayı, kullanmayı, savunmayı, saldırmayı... Evet, savaşa dair herşeyi öğrenmiştik. Bu sene de sanırım ilk dönem tekrar yapacaktık. Gerçi Savaş hazırlıkları bunlardan ibaret değil midir ki!? Bu yıl da hız kesmeden devam edecektik belli ki! Sözel dersler ise; toplum ve gruplar üzerine çalışmalar olacaktı. Manipüle etme, dizginleme, yönlendirme ve bastırma...
Dönem başlayalı 1 hafta olmuştu. Burası hiçbir gününü atlamadan ders veren, aşırı kuralcı bir okuldu. Her insanın çekebileceği bir eğitim sistemi yoktu yani burada. Ama... ama çok gariptir ki kimse bu durumdan şikayetçi değildi. Anlayamıyorum! O kadar çok bağlılar ki bu eğitime, hiçbir zaman karşı gelmediler.
Bugün okulun bahçesinde uygulamalı eğitim görecektik. Yaklaşık 5 saat süren bir eğitim! Bu eğitimin olduğu günlerde okulun arka tarafı eğitim gören öğrenciler için diğer öğrencilere kapatılıyordu. Silahlı yapılan bu eğitim için görevli hoca tarafından güvenlik önlemleri almak amacıyla; yelek, kask, eldiven gibi gereçler dağıtıldı. Eldiveni cebime sıkıştırırken aynı zamanda su almak için kantine doğru yöneldim.
Bu eğitimi bilgilenmek değilde stres atmak için bir fırsat olarak görüyordum. Hedefi vurmakta, silahı tutmakta gayet başarılıyım fakat -ilk zamanlar hariç- ciddi anlamda bu ders için özel bir çaba göstermiyordum. Bir tür grev gibi düşünebilirsiniz. Üstelik bundan hocaların ve müdürün de haberi var. Hiçbir zaman yapamadığımı düşünmediler. Bazen bir işi yapabildiğini ilk aşamada göstermemek lazımmış. Bu konuda da birçok cezaya mahkum edildiğimi de bilmenizi isterim.
Kantinden suyu aldıktan sonra Sung amcaya selam vermek için başımı kırtasiye bölümüne çevirdim ki uzun süredir üzerimde hissettiğim gözlerle buluşmuştu gözlerim. İzlendiğimi hissetmiştim fakat kırtasiyede ki yabancı biri tarafından olduğunu düşünmemiştim. Daha önce görmediğime eminim. Hatta öğrencilerden biri olmadığına da eminim.
Daha iyi görebilmek için gözlerimi kıstım. Uzun kahverengi saçları gözlerini kılpayı açıkta bırakırken, gözlerinde ki gözlük ise gözlerini saçlarına inat ortaya çıkarmıştı. Üzerinde; açık kahve tonlarında ki gömleğin üzerine yine kahverengi tonlarında bir süveter vardı. Oldukça güzel giyinimliydi fakat sanırım bu onun özgüvenli olmasına yetmemişti sanki. Omuzları düşük, başını da önüne eğmişti. Kim olduğu hakkında en ufak bilgim yok fakat Sung amcanın mekanında bulunması beni biraz şaşırtmıştı çünkü bir alıcı değilde kasanın diğer tarafında, satıcı olarak duruyordu. Şaşırmamın sebebi ise Sung amca yanına hiçbir zaman birini almazdı.
Gözlerini utanmışçasına benden çekip elindeki kağıtları düzene sokmaya başladı. gözlerim ondayken hocanın beni çağırmasıyla bakışlarımı hocaya yöneltip, başımla onaylayarak geçiştirdim. Kapağını açtığım sudan bir yudum alıp geri kapattım. Arka tarafa geçmek için adımlarımı atarken gözleri tekrardan gözlerime ilişti. Ve tekrar kaçırdı. Sanki beni tanıyor gibiydi. Yada daha önce görmüş gibiydi. Kim olduğunu merak etmiştim...
.
Eğitimde verilen kısa arayla, hızla başımdaki kaskı ve cebime sıkıştırdığım eldiveni elime alıp, eksikleri tamamlamak için Song amcanın yanına ilerledim. 2 saat aralıksız atış yapmak bitkin düşmeme sebep olmuştu
" Sung amca! Selam. Bana şu Şarjörü tamamlacak kadar mermi verir misin?
"Tabi. Bakıyorum da Eğitime ikinci haftadan başlamışsınız.. Ve yine eldiveni takmamışsın kızım."
Demişti. Bir elime mermileri, bir elime; silah tutmaktan tahriş olmuş ellerim için sağlık çantasından çıkardığı kremi verdi.
" Hoca'dan azarı yedim zaten bir de sen yapmasan Song amca."
Cevabımı bitirmemin artından; " Baba" diye seslenerek içeri giren kişiye yönelttim bakışlarımı. Şaşkınlığım yüzümden okunuyordu. O çocuktu. Bir anda aklımdan çıkmıştı onun varlığı. Hem ben, hem o, bakakaldık birbirimize.
"Efendim oğlum? Bir sorun mu çıktı?"
" Aa şey yok baba. Deponun anahtarını sen almıştın değil mi?"
" evet oğlum hadi şu kağıtları al da yazıcıya yerleştir."
Bana çarpmadan geçmeye dikkat ederek kağıtları almaya yöneldi. Onlar öyle konuşurken ben ise şaşkınlıkla Sung amcaya bakmıştım. Sung amcanın bakışları bana geldiğinde gülümseyerek konuşmasına devam etti;
" ahh sizi tanıştırmadım. Helena bu oğlum Min Tae Pyung."
Utangaç bir gülümseme ile hafifçe eğilip selam verdi. Sung amca oğlundan sıkça bahsederdi; Fedakâr, aile bağları kuvvetli, merhametli, utangaç, cesur, duygusal..
" Selam Tae, Sung amca senden oldukça fazla bahsederdi"
" Se selam. Bize de senden bahseder babam." Gülümsemiştim. Ne demeliyim ki! bir an önce buradan çıkmak istiyorum. Yeni tanışıklıklar beni strese sokuyordu. Bir anda yayılan ders zili beni rahatlamıştı.
" ahh kusura bakmayın benim derse dönmem gerekiyor, Tanıştığıma memnun oldum ben.." Yanlarından uzaklaşırken " Ben de" deyişini duymuştum. İnsanın dinleyerek tanıdığı kişiyi aniden karşında görmesi gerçekten garip bir duyguymuş. Çok fedakar biri olması beni çok etkilerdi. Gerçi bu ailenin tümü birbirine oldukça fedakarlıklarda bulunuyordu. Annesi için Doktorluğu kazanmış ve yine annesi için Doktorluğu yarıda bırakmış. Sung amca burada çalışırken o da annesiyle ilgileniyormuş. İyi bir evlat daha doğrusu iyi bir ailelerdi. Ailem ile aramdaki bağ aklıma gelmişti. Biz pek aile gibimiydik bilmiyorum. Babamı sadece beni birşeye zorlarken yanımda hatırlıyorum. Geri kalan zamanlarda hep işteydi. Kendimi bildim bileli hep eğitimlerdeydim. Ailemle anılar biriktiremedim hiç. Mesela birlikte hiç tatile gitmedik veya bir pikniğe. Beraber masaya oturduğumuzda konu sadece benim eğitimimin önemi ve onlara olan -aslında olmayan- borcumdu. Benim adıma verilen kararlar, hasta olunca sevgisizce ağıza tıkılan ilaçlar, kurallar, borçlu hissetirmeler...
.
Atış taliminin sonuna gelebilmiştik sonunda. Gerçi benim için yalancı atış talimi diyebiliriz. Eğitimi umursamayışım hocanın gözüne oldukça batmıştı sanırım. Sinirle adımı seslenip yanıma gelmişti.
" Herkes yurtlara dönebilir." Birşey söyleyecek gibiydi, fakat umursamadım. Adımlarımı çıkışa doğru yönlendirirken; " Sen kal Helena" diyerek beni durdurmuştu.
"Neden?"
" Yaptıkların artık çok sinirlerimizi bozuyor Helena. Hiç atış yapmadın ve arkadaşların tarafından şikayetler geliyor." Söylediklerine karşı göz devirmiştim.
" eee yani." Bu tavrım iyice sinirlerini bozmuştu. Sinirle;
"100 atış yapana kadar buradan ayrılmayacaksın." Gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı.
" 100 mü!? Bu çok zor yapamam! Daha doğrusu yapmayacağım!"
"Yapacaksın!"
"Yapmayacağım dedim!" İkimizde birbirimize nefretle bakıyorduk. Gerçekleri - en azından bir kısmını- bildiğimi biliyorlar fakat yine de beni istediklerini yapmaya zorluyorlardı. Birde hiçbir şey yokmuş gibi kurallara uymamı bekliyorlar, İkna etmeye bile çalışmıyorlardı. Biliyorsam bileyim ne yapabilirdim ki! Haklılardı. Bu zamana kadar hiç birşey yapamamıştım. Bu yüzden beni ciddiye almıyorlar fakat kendi halime de bırakmıyorlardı.
" Yapacaksın yoksa...." dedi ve bir adım yaklaştı bana.
" Yoksa; Sevgili Dış İşleri Bakan yardımcısını buraya çağırmak zorunda kalacağım."
" Babamı çağırmakla mı tehdit ediyorsunuz!?" Kasıtlı olarak sinir bozucu bir gülüş sergilemiştim. Dikkatle bu tavrıma vereceği tepkiyi gözlemlemek adına sahte gülüşümü bozmadan bakmıştım yüzüne. Sakince nefesini dışarı verip rahatlıkla konuştu;
" Yani illa cezayı cezayla yaptırmamız lazım öyle mi!? Pekala...." gülüşümü silmeden fakat bir o kadar da endişeyle bakıyordum hocanın yüzüne. Korkularımdan haberi yoktu ne ceza verebilirdi ki!?"
" Yarın Tayvan' a deniz üzerinden kargolar gidecek..." Yüzümdeki gülüşün silinmesi için sözünü bitirmesine gerek kalmamıştı. Yutkundum. Korkumu belli etmemeye çalışıyordum.
" T Tamam! Bu mu cezanız. Tayvan' a daha önce gitmemiştim benim için iyi olur."
" Japonya'dan daha uzak ama!"
Hayır! Diye bağırıp saldırmak istiyordum hocaya. Deniz yolculuğundan nefret ediyordum! En son ki cezam Japonya kargo gemisi olmuştu. Yolculuk berbat geçmişti. O iğrenç yolculuğu tekrar yaşamak bir kenara hatırlamak bile istemiyordum. Sinirle derin bir nefes alıp atış yapmak için çıkardığım eldivenleri tekrar giymiştim.
" Ha şöyle!" Zafer kazanmış, ukala bir gülüşle eline bardağını alıp oturmuştu.
" 100 atış çok sabaha kadar sürer, yarın sizinle sınıfta bir dersimiz daha var. "
" Benim için sıkıntı yok dersten sonra gidip dinlenebilirim ama sen bütün gün derste olacaksın, ona göre elini çabuk tut."
Hıh derse gitmeyecektim tabiki.
"Ve derse gelmek zorundasın!" Gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı. Belli etmeden atışa devam ederken aklımı okumasına şaşırmıştım. Nasıl bu kadar haklıyken ve bilgiye sahipken beni her fırsatta alt edip yine dönüp dolaşıp kendi isteklerini yaptırıyorlardı anlamıyorum. Elimden geldiğince kitaplar okur, matematik çalışıp mantık soruları çözerdim, sırf aklımı daha iyi kullanabileyim diye ama sanırım yeterli değildi. Vitamin almayı son zamanlarda ihmal ediyorum galiba yoksa bu beyni kullanmak bu kadar zor olmasa gerek. Fakat ben bu aralar kullanmakta çok Zorluk çekiliyorum...🥴
Bildiğim, bilmediğim, gözümden kaçan hatalar varsa çok üzgünüm. Lütfen -güzel bir şekilde- farkettiğiniz yanlışlıklarımı bana bildiriniz teşekkür ederim 🥰☘️

