Ormanın içinde, arkadaşlarımın en arkasında koşturuyordum. Herkesin güvenliğinden ve önümde koştuklarından emin olmak benim için önem arz ediyordu. Ölümsüzlerdi, kendilerini koruyabilirlerdi, kimse onlara zarar vermek bile istemezdi ama yine de, onlar benim arkadaşımdı ve ben zarar görebilecekleri riskini asla görmezlikten gelemiyordum.Artemis’in avcılarının yavaşça bize katıldıklarını fark ettim. Önce bir, sonra iki Avcı Nymphalara yaklaştılar. Birbirlerine selam verişlerini dinledim. Daha kaslılardı, daha az salıntılı ve daha az renkli giyinirlerdi ama her şekilde, birbirlerine çok benziyorlardı. Aralarında kardeş olup biri bana, diğeri Artemis’e hizmet edenler bile vardı. Avcılardan biri yanıma yaklaşıp bana selam verdi, gülümseme ile karşılık vermemin ardından sırtında ok taşıyan bir Nympha’nın diğerlerine katılmak üzere hızla beni geride bırakışını izledim. Artemis her an burada olabilirdi.Çok geçmeden, köpeklerden biri, solumdan fırlayıp çalıların ve köklerin arasından hızlı ve çevik hareketlerle yanımda ilerlemeye başladı. Onu diğerleri takip etti. Artemis’in iz süren köpekleri. İri ve kuvvetli vücutları ile Artemis’in en sevdiği hayvanlardandılar. Nihayet, gümüşi parıltısı ile Artemis belirdi ağaçların arasında. Gökteki yolunu Titan Selene ile hızla katetmiş, tamamaladıktan sonra Avcılarla ile yola koyulup beklediğimden de önce bize yetişmişti. Hafif bir baş selamının ardından önümüze dönüp yola devam ettik. Saçlarını toplamış, ilk kez avcı kıyafetlerinden farklı şeyler giymişti. Çok hoş görünüyordu.“Teyzem nasıl?” Köpeklerden birinin önüne elindeki ufak çantadan çıkardığı et parçasını attı. Hayvanın eti havada yakalayıp yemesini izledim. Bizde de olduğu gibi, ölümlü zevkleri istersek onlara da hitap ediyordu.“İyi, selam söyledi.” Hafif bir nefes veriş ve ay parlaklığındaki gülümseyen yüzünün bana dönüşü. Anneme duyduğu sevgi ve minnetin ucu bucağı yoktu.Ay parlarken, Artemis’i sarayımın bahçesinin etrafında koşturuşunu izledim. Annemin izni ile, hayvanlardan birisi onun av dostu olmuştu, sürekli alıştırma yapıyorlardı. Leto Teyzem ve Hera Teyzem, Hera Teyzem’in öfkesi dindiğinde tekrar eskisi gibi yakın olmuşlardı, ama Leto Teyzem her ihtimale karşılık Artemis’i korumak için o büyürken Dünya’da tutmaya karar vermişti. Gaia ve annem, onu Hera’nın kocası yüzünden bozulan sinirlerinden koruyabilecek yegane iki ölümsüzdü. Artemis’e zarar vermemişti, ama hangi çocuk annesi onu doğurur doğurmaz ayaklanıp annesinin doğum ağrılarında ona destek olmuştu ki? Kendi ikiz kardeşini kim doğurtmaya yardımcı olmuştu? Hera Teyzem Artemis’e fiziksel olarak zarar vermemişti belki ama annesine tonla acı çektirip, ona da çektirdiği acıyı izletmişti. Doğar doğmaz baş etmeyi öğrenmişti, neyle olursa olsun.Av alıştırması bittiğinde, temizlendi, bahçede onu bekleyen Nymphalarına katıldı. Yine uyumayacaktı anlaşılan, kızlarla eğlenmek elbette uykudan daha iyi bir seçenekti. Geldiğinden beri uyuduğunu görmemiştim, birkaç aydır. Hera Teyzem’in öfkesini ne Leto Teyzem’e ne de ona yöneltmeyeceğini anladığımızda, çoktan birkaç yüzyıl geçmişti bile. Ama yine de, riske atamazdık.Beraber büyüdüğüm Artemis’e baktım. O halinden eser yoktu, ne de olsa hepimiz büyümüştük, ama o yine de aynı Artemis’ti, değerleri asla değişmemişti.Köklere takılmadan ormanın derinliklerine ilerlemeye devam ettik. Bir süre sonra, yapraklar mor renge dönmeye başladı, topraktan ışık ve pırıltı süzülüp ayaklarımıza konuyordu. Ki, yolun sonuna geldiğimizi, eğlenceye vardığımızı haber veren kapıya vardık.Canlı dallardan kapı, Artemis ve benim yaklaşmam ile kendisi açıldı. Açılan kapıdan geçip müziğe ve eğlence kendimizi attık.Işığın ölümlü gözünü kör edecek kadar renkli, bitkilerin sıradan duyuları köreltecek kadar büyüleyen tat ve kokularının hakim olduğu parti, Hecate’nin ev sahibi olduğunu haykırıyordu, haykırmasına ne gerek var, büyülü sözcüklerle bize anlatıyordu. Bal ve Ambrosia kokusu sarhoş ediciydi. Müzik bir yandan kulaklarımı dolduruyordu, bir yandan da oldukça duyulmazdı. Bu denli ustalıklı bir partiyi sadece bir kişi verebilirdi.“Hoş geldiniz. Sizi tekrar burada görmek ne güzel.” Hecate’nin sıcak gülümsemesine döndük, uzattığı şarap ve Ambrosia dolu kadehleri aldık.“Seni de tekrar görmek harika.” Artemis Hecate’ye sıkıca sarıldı. Onlar sarılırken Hecate’nin takılarının şıngırtısını dinledim. Ölümlülerin tapınaklarımıza bıraktıkları rüzgar çanları gibi sesler kulağımda yankılandı.Artemis ve Hecate ayrılınca Hecate’ye ben sarıldım, tatlı elma kokusu burnumu doldurdu. “Tanrılara yemin ederim ki her seferinde farklı bir şey kokuyorsun.” Gülüştük.“Ben de seni çok özledim Persephone.” Cadı Tanrıça’nın sesi daha da sıcaktı. Bizi Ölümsüzler’in masasına götürdü, kendi sandalyesinin iki yanındaki sandalyeleri bize ayırmıştı, hep beraber oturduk.Kahkaha sesleri duyup o tarafa döndük. Dionysos ve Hermes’in eğlenceli sohbetini dinleyip kahkaha atan Ares ve Pan’i gördük. Onlar olmadan bir Ölümsüz ziyafeti düzenlenemezdi elbette.“Bu denli güldüğünüze göre komik olsa iyi olur.” Artemis’in sesi ile hepsinin yüzlerindeki sırıtışın daha da genişleyip bize dönmesini izledik.Dionysus beni görür görmez yerinden fırlayıp bana atıldı. Zıplayarak birbirimize sarıldık. Benim şirin bebeğimdi. Henüz hala çok gençti, sadece 150 yaşındaydı, Hebe bile küçüklüğüyle ilgili onunla dalga geçiyordu bazen. Dağlarda deliler gibi koşturup kışın bitmesi için bana yalvarışını ve zamanı geldiğinde doğayı canlandırmak için dağlara giderken uslu uslu beni takip edip ağaçların canlanmasıyla çılgınlar gibi bağırıp eğlenmesini asla unutmayacaktım. Hala aynı şeyi yapıyor olduğunu düşününce, pek de unutmam mümkün değildi zaten.“En sevdiğim tanrıça gelmiiiişşş, kimler gelmiiiişşş!” Yanağıma kocaman bir öpücük kondurdu. Aynı karşılığı verip ona daha da sıkı sarıldım.Bırakmaya karar verdiğinde oyalanarak, istemeye istemeye kollarını omuzlarımdan çekti. Rahatı bozulmuştu. Yüzüme umutla ve muzipçe bakmaya devam etti.“Benim şirin bebeğim, birtanem burdayymııışşş!” Yanaklarını sıktım. Yüzündeki sırıtış daha da genişledi.“Hermes gelmeyeceğini düşünüyordu.” Ares’e dündüm. Yan gözle koluna yumruk atan Hermes’e bakıyordu.“Bunu söyleyen sendin, bir de bana Yalancıların Tanrısı derler.” El şakaları devam ederken masaya yerleştik.Müzik, sürekli dolup boşalan kadehler, kahkahalar, konuşmalar, dedikodular, dans ederken düşüp tekrar ayaklanan Nymphalar, kulaklarımda oldukça yoğunluk yapıyordu. Bir yandan Aphrodite ile konuşuyordum, bir yandan Hecate ve Artemis ile sohbetime devam ediyordum. Tam o sırada, aslında çok da büyük olmayan, ama üzerinin doluluğundan dolayı sonu yokmuş ve tüm Ölümsüzleri ağırlıyormuş gibi hissettiğim uçsuz bucaksız masanın bana en uzak köşesinde, birini fark ettim.Üzerinde gri, ipek bir tunik vardı; gösterişli ve parlak bir broş, koluna attığı şal ile tuniği birleştiriyordu. Ares’le sakince sohbet ediyordu. Herkesin sesini duyabiliyor ve her sesi tek tek kime aitse ayırt edebiliyordum ama bu adam oldukça kısık sesle konuşuyordu, böyle gürültülü bir parti için oldukça zıt biriydi. Omuzlarını kendini korumak istermişçesine, bir zırh gibi vücudunun önüne siper ediyor, aynı zamanda kambur duruyordu. Konuşurken sürekli gözleri ile tedirgin bir şekilde etrafı süzüyordu. Bu garip adamın buraya ait olmadığı belliydi ve neden burada olduğunu bilmek istiyordum.“Hecate, her zamanki gibi, partin harika ve müthiş keyifli. Keşke kutsal günler dışında da olsa.” Kadehimi ona doğru kaldırdım. Gerçekten ne yaptığını biliyordu.“Bu güzel iltifatların gerçekliği ve samimiliği beni oldukça mest etti, kıymetli Bahar Kraliçesi; ancak birbirimizi, aklınızın sözlerinizden gayrı bir merak ve bilme isteği ile dolup taştığını bilecek kadar yakınen tanıyoruz. Nedir sizi meraklandıran?” Hecate bana doğru eğdiği başını hafifçe kaldırıp bana baktı. Sakin bakışlarının ardında ne diyeceğimi bekleyen bir merak gizliydi, belli oluyordu.“Ares’le sohbet eden ölümsüz, daha önce onu ne Olympos’ta, ne de dünyada gördüğümü sanmıyorum, kim o?” Yumuşak bir şekilde, merakımı belli ederek sordum. Kimdi gerçekten de? Annem ve ben, Olympos’tan aşağı inen ve Olympos’a giden herkesten haberdardık, bilmemiz gerekirdi. Hecate’nin mor renkli gözleri büyüdü.“Daha önce görmedin mi? Dünya topraklarından fazla ayrılmaz oysaki… Onu Olympos’ta nadiren görüyorum ben de.” Tek kaşını kaldırdı. Şaşırmıştı. Ama ondan çok ben şaşırmıştım. O kimdi ki toprağın üzerinde haberim olmadan yürüyordu?“Aha… Anlıyorum.”Ambrosia dolu kadehimden bir yudum aldım.Hecate adama baktı, sonra başını eğdi, “Hades, Altı Olymposlu’dan biri, Zeus’un en büyük erkek kardeşi.”.
Bölüm 2
Bölüm 2
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.