Dedikodu, Aura Dergisi’nin havalandırmasından daha hızlı yayılıyordu. Selin kahve köşesine girdiğinde, iki editörün sesini yarım kulakla duydu. Fısıltı değildi, fısıltı süsü verilmiş yüksek sesli konuşmaydı. “Dergi iyice delirdi,” diyordu biri, kaşığını fincanında çevirerek. “Moda dergisi mi işletiyoruz, sosyal sorumluluk projesi mi belli değil.” Diğeri güldü. “Yarın öbür gün kapakta teyzeler falan görürsek şaşırmam.” Selin durdu. Kahve makinesinin uğultusu bir anlığına kesilmiş gibi geldi. İkisi de onu görmemişti, ya da görüp umursamamıştı. Bu, dergideki en eski numaraydı duyulsun diye alçak sesle konuşmak. Tam morali bozulacaktı ki, içindeki o hazırcevap Selin direksiyona geçti. Kahvesini alıp yanlarından geçerken durdu, gülümsedi. “En azından ben fikrimle ve yüzümle buradayım,” dedi tatlı bir sesle. “Arkadan konuşarak prim yapmıyorum. Siz denediniz mi hiç? Yüzle bir şey yapmayı?” İkisinin de yüzü kireç gibi oldu. Selin masasına yürürken elleri titriyordu ama gülümsemesi tamdı. Telefonu titredi. Ceren arıyordu. “Abla! Duydum, herkes konuşuyormuş. İyi misin?”
“Harikayım,” dedi Selin, sesini neşeli tutmaya çalışarak. “Dedikodu birimini bile harekete geçirdim. Kariyerimde yeni bir seviye.” Ceren güldü ama hemen ciddileşti. “Bak abla, o dergideki herkes yapay. Filtre, botoks, ego. Senin doğal ışığın hepsini gölgede bırakacak. Bunu unutma, tamam mı?” Selin gözlerini kırpıştırdı. Boğazındaki yumruyu yuttu. “Tamam, koç,” dedi. “Kapatıyorum, ağlayacak gibi oldum, maskaram akacak.”
“Akarsa da güzel ağlarsın!” Telefonu kapattıktan sonra Selin bir süre ekrana baktı. Kardeşinin sesi, az önceki zehirli fısıltıların üzerine ılık bir su gibi dökülmüştü.
Akşam yemeği, Aydın evinde her zamanki gibi savaş alanıydı. Nazan, tencerenin kapağını kapatırken konuya girdi. “Selin, bak aklıma geldi. Kamera karşısına geçeceksin ya, sana birkaç taktik vereyim.” Selin, çatalındaki bulgura baktı. “Anne, gerek yok...”
“Olur mu hiç! Dinle. Bir kere korse giy, sıkı bir korse. Siyah giy, siyah zayıf gösterir. Çeneni hep yukarıda tut, sakın aşağı bakma, gıdın çıkar. Bir de...” Her cümle, niyet yardım olsa da, Selin’in bedenine atılmış küçük bir taş gibiydi. Ceren araya girmeye çalıştı. “Anne, Selin zaten...”
“Dur Ceren, annen konuşuyor,” dedi Nazan, sonra yine Selin’e döndü. “Bir de profilden durmamaya çalış kızım. Işıklar kiloyu olduğundan fazla gösterir derler.” Selin yemeği yarım bıraktı. Peçeteyi masaya koydu. “Doydum,” dedi kısaca. “Elinize sağlık.” Odasına geçip kapıyı kapattı. Aynanın karşısına geçti. Aynadaki kadın ona baktı. Yirmi beş yaşında, balık etli, zeki, komik... ve korkmuş. Zihninde Emre’nin sesi yankılandı. O son akşam, bir davet çıkışı arabada söylemişti: “Seninle bir ortama girince moda editörünün sevgilisi gibi durmuyorsun Selin. Anlamıyor musun?” Selin aynaya baktı, hem öfke hem hüzün hissetti. Öfke Emre’ye değildi artık. O cümleyi hala içinde taşıyan kendineydi.
“Gerçek güzellikmiş,” diye fısıldadı aynadaki yabancıya. “Hadi bakalım.”
Ertesi gün, Mert Demir’in stüdyosundan, Selin içeri girdiğinde, askıda duran kıyafetleri gördü. Hepsi koyu tonlarda, bol, vücudu baştan aşağı saran, hatları tamamen gizleyen şeylerdi. Bir çuval koleksiyonu gibi. Mert, kollarını kavuşturmuş, onu izliyordu. “Bunlar ne?” diye sordu Selin. “Konsept önerisi,” dedi Mert. “Çekimde rahat etmen için.” Selin askıdaki kocaman siyah tuniklerden birini tutup kaldırdı. “Siz ‘Gerçek Güzellik’ projesini bir kusur kapatma operasyonu mu sanıyorsunuz, Bay Demir?” dedi. Sesi yükselmişti. “Beni bir çuvalın içine sokarak mı ‘gerçek’ kılacaksınız? Bu mu sizin gerçeklik anlayışınız?” Mert’in çenesi kasıldı. “Ben senin konfor alanını korumaya çalışıyorum Selin. Kamera acımasızdır. Işık her şeyi büyütür. Hazır olmadığını biliyorum.” Selin tuniği askıya fırlattı.
“Benim neye hazır olduğuma ben karar veririm,” dedi gözlerinin içine bakarak. “Kendi bedenimden utanmıyorum. Güzelliği kalıplara sokanlardan, onu daraltıp paketleyip satanlardan rahatsız oluyorum. Sizden yani.” Stüdyodaki iki asistan, başlarını öne eğip bir anda çok meşgulmüş gibi yaptılar.
Mert bir adım attı. “Bu inat sana pahalıya patlar.”
“Faturayı bana kesin o zaman,” dedi Selin çantasını omzuna atarak. “Ben gidiyorum. Kıyafetimi kendim seçeceğim. Gerçekse, gerçek gibi davranın.”
Kapıyı çarpıp çıktı.
Stüdyoda sessizlik kaldı. Mert özel odasına geçti, kapıyı kapattı. Masada duran eski bir çekim dosyasını açtı. İçinden bir fotoğraf kaydı. Pelin. Eski nişanlısı. Kusursuz makyajı, kusursuz pozu, kusursuz gülüşüyle kameraya bakıyordu. O gülüşün arkasında hiçbir şey yoktu. Mert bunu çok geç anlamıştı. Pelin onun için değil, onun ismiyle açılan kapılar için onunlaydı. Mert, ışıltılı podyum dünyasının bir merdiveniydi sadece. Selin’in sözleri kafasında yankılandı: “Kendi bedenimden utanmıyorum...” Mert aslında onu korumak istemişti. Işıkların, yorumların, acımasız bakışların onu incitmesini istememişti. Ama bunu söyleyememişti. Onun yerine, yine o mesafeli fotoğrafçı diline saklanmıştı. Ve Selin... Selin maskesizdi. Filtresizdi. Öfkesi bile samimiydi. Mert’in alıştığı o sahte, hesaplı kadın figürlerinden çok farklıydı. Bu fark, Mert’in göğsünde garip bir çekim yaratıyordu. Rahatsız edici, adı konmamış bir merak. Dosyayı kapattı.
Çekim günü gelip çattı. Stüdyoda devasa ışıklar yanıyordu. Flaşlar, kablolar, koşturan bir ekip. Havada saç spreyi ve heyecan kokusu vardı. Selin, kulisten çıktı. Üzerinde kendi seçtiği kıyafet vardı: Vücut hatlarını gizlemeyen ama şık, belini ortaya çıkaran zümrüt yeşili bir elbise. Siyah değil. Bol değil. Kendisi. İçten içe kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Elleri titriyordu. Platforma doğru yürürken bacaklarının titremediğine dua ediyordu. Mert kameranın arkasına geçti. Bir an ona baktı. Elbiseyi görünce kaşları hafifçe kalktı ama bir şey söylemedi. “Başlıyoruz,” dedi. “Rahat ol.” Flaşlar patlamaya başladı. Selin donup kaldı. Duruşu son derece gergindi. Omuzları kalkmış, gülümsemesi donmuş, gözleri nereye bakacağını bilemiyordu. Her flaşta, annesinin gıdın çıkmasın cümlesi, Emre’nin sevgilisi gibi durmuyorsun cümlesi zihninde patlıyordu. Mert birkaç kare çekti, sonra kamerayı indirdi. Ekip şaşkınlıkla baktı. Mert, yavaş adımlarla platforma doğru yürüdü. Selin’in tam karşısında durdu, gözlerinin içine baktı.
“O özgüvenli lafların sadece klavye başında mı geçerliydi, Selin Hanım?” dedi alçak sesle. Kışkırtıcıydı. Neredeyse acımasızdı. “Toplantıda aslan kesiliyordun. Şimdi ne oldu?” Selin ona baktı. Flaşların sıcaklığı yüzündeydi. Kalbi deli gibi atıyordu. İkisinin arasındaki gerilim, stüdyodaki bütün ışıklardan daha yakıcıydı.