Sabah, Selin Aydın’ın aynayla yaptığı o sessiz savaşla başladı.
Yatak odasındaki boy aynası, gün ışığını hoyratça içeri alan pencerenin tam karşısındaydı. Selin, dolabın kapağını açmış, askılara asılı onlarca kıyafete bakıyordu. İroni şuydu: Türkiye’nin en çok okunan moda dergilerinden birinde kıdemli editördü. Hangi kumaşın hangi bedende nasıl duracağını, hangi kesimin beli ince göstereceğini, hangi rengin kimi solduracağını herkesten iyi bilirdi.
Ama bilgi, aynanın karşısında pek işe yaramıyordu.
Elini siyah, bol bir gömleğe attı. Sonra vazgeçip lacivert, yine bol bir elbiseye uzandı. Parmakları kumaşta oyalandı.
“Yine kamuflaj üniforması,” dedi kendi kendine.
Tam o sırada kapı, sanki hiç kapalı olmamış gibi açıldı.
“Günaydın abla!”
Ceren Aydın odaya bir yaz esintisi gibi girdi. Yirmi iki yaşında, 34 beden, güneşten açılmış saçları dağınık topuz yapılmış, üzerinde Selin’in asla giymeye cesaret edemeyeceği daracık beyaz bir keten pantolon ve crop bir bluz vardı. Makyajsızdı ama cildi parlıyordu.
“Yine siyahlar mı?” diye sordu, yatağa kendini bırakarak. Niyeti kötü değildi. Ceren ablasına gerçekten hayrandı, Selin’in zekasına, esprilerine, işine... Ama hayranlık, bazen en ağır kıyaslamaydı.
“Matem tutuyorum,” dedi Selin, elbiseyi üzerine tutup aynaya dönerek. “Modanın cenazesine.”
“Çok komiksin. Bak, sana bir şey göstereceğim.” Ceren ayağa kalkıp makyaj çantasından bir ruj çıkardı. “Bunu sür, yüzün aydınlansın. Sen hep gözlerini öne çıkarıyorsun, dudakların geri planda kalıyor.”
Selin gülümsedi. Kardeşinin bu içten çabası göğsünde hem sıcaklık hem de sızı yaratıyordu.
“Ceren, ben dergide kapak kızı değilim, kapak yazısını yazanım. Kimse benim dudaklarıma bakmıyor.”
“Bakan olur belki,” dedi Ceren omuz silkerek. “Denemekten zarar gelmez.”
Mutfaktan gelen ses onları böldü: “Kızlar! Kahvaltı hazır, soğuyor!”
Mutfak, Nazan Aydın’ın krallığıydı. Elli yaşında, hala bakımlı, hala her sabah tam tekmil kahvaltı hazırlayan bir kadındı. Masada peynirler, zeytinler, domatesler... ve ortada duran, mis gibi kokan poğaçalar.
Selin elini bir poğaçaya uzattı. Açtı, tam ısıracaktı ki...
“Hala karbonhidrat mı yiyorsun Selin?”
Nazan’ın sesi bıçak gibi değil, tereyağı gibi yumuşaktı. O yüzden daha çok acıtıyordu. “Bak Ceren bir salatayla günü geçiriyor. Sonra dergide niye hep arkalarda kalıyorum diye üzülüyorsun.”
Ceren’in yüzü düştü. “Anne...”
Selin poğaçayı tabağına koydu, ısırmadan. Gülümsemesi hazırcevap zırhıydı, hemen kuşandı.
“Merak etme anne, ben arkalarda kalmıyorum, arka planı tasarlıyorum. Biri önde güzel duracaksa, o ışığı benim ayarlamam lazım.”
Nazan güldü, konuyu kapattığını sandı. Ceren ablasına baktı, gözlerinde özür vardı.
Ama Selin’in zihni çoktan başka yere gitmişti. Poğaçanın kokusu, bir cümlenin kokusunu getirmişti.
“Sen çok iyi bir insansın Selin, ama... ben artık böyle devam edemem. Kendine bakmıyorsun.”
Eski sevgilisi Emre. Ayrılalı sekiz ay olmuştu. Sekiz ay, on iki gün. Saymamıştı tabii. Hiç saymamıştı.
Çantasını omzuna attı, poğaçayı peçeteye sarıp çantasına gizlice attı. Annesi görmeden.
---
Aura Dergisi’nin ofisi, Nişantaşı’nın göbeğinde cam ve beyazın hüküm sürdüğü bir yerdi. İçeri girdiğinizde ilk çarptığınız şey kokuydu: yeni kağıt, pahalı parfüm ve biraz da kibir.
Koridorda 36 beden mankenler gibi süzülen asistanlar, toplantı odasında isimleri sürekli karıştırılan influencer’lar...
Selin, tüm bu parıltının ortasında görünmez bir direk gibiydi. Kimse ona bakmazdı ama o olmazsa bina çökerdi.
Toplantı odasında, cam masanın etrafına dizilmişlerdi. Genel Yayın Yönetmeni Aslı Hanım, satış grafiklerini duvara yansıtmıştı. Kırmızı ok aşağı doğru iniyordu.
“Arkadaşlar, açık konuşacağım,” dedi Aslı Hanım. “Satışlarımız düşüyor. Herkes aynı yüzleri, aynı bedenleri görmekten sıkıldı. Bizi sallayacak bir şeye ihtiyacımız var.”
Stajyer Elif, Selin’in geçen hafta attığı maildeki konsepti kelimesi kelimesine okudu: “Belki... sokaktaki gerçek kadınları çeksek?”
Selin kaşını kaldırdı. “Enteresan fikir Elif. Neredeyse biri geçen hafta mail atmış gibi.”
Odada birkaç kişi güldü. Elif kıpkırmızı oldu.
Aslı Hanım, Selin’e kısa bir bakış attı. O bakışta biliyorum, senin fikrindi vardı. Ama devam etti: “Üzerinde çalışıyoruz. Yakında büyük bir proje açıklayacağız.”
Selin not defterine bir şeyler karaladı. Görünmezlik bazen avantajdı. Fikirlerin çalınırdı ama en azından kimse senden şüphelenmezdi.
---
Öğleden sonra stüdyo katı cehennem gibiydi. Selin’in kucağında üç dosya, iki elinde iki kahve vardı. Asansörden çıkıp koridora döndüğü anda...
Çarpışma.
Kahvelerden biri havaya fırlamadı ama Mert Demir’in açık renk keten ceketine birkaç damla kahve sıçradı.
Adam telefonda bağırıyordu: “Bana ne eski nişanlımın ne düşündüğünden! O çekim iptal edildiyse, ajansıyla konuş!”
Telefonu kapattı, cekete baktı, sonra Selin’e baktı. Yukarıdan aşağıya. Bol siyah gömlek. Elde kahveler. Yorgun gözler.
Selin’i bir saniyede etiketledi: yeni stajyer. Kuryeyle asistan arası bir şey.
“Lütfen dikkat edin,” dedi, sesi buz gibiydi. “İlk gününüzde kovulmak istemezsiniz herhalde. Bana hemen yeni bir kahve getirin ve stüdyoyu hazırlayın.”
Selin’in beyninde bir sigorta attı.
Pardon? İlk gününüzde?
“Ben asistanınız değilim Bay Demir,” dedi. Sesini yükseltmedi, yükseltmesine gerek yoktu. Kelimeleri tek tek, net söyledi. “Bu derginin kıdemli editörüyüm. Ceketiniz için üzgünüm ama gözlerinizi telefonunuzdan ayırsaydınız beni görebilirdiniz.”
Koridorda bir sessizlik oldu. Bir asistan, elindeki reflektörü düşürüyordu neredeyse.
Mert Demir, yirmi dokuz yaşında, ülkenin en ünlü moda fotoğrafçısı, ilk kez bir kadının ona böyle baktığını görüyordu. Korku yoktu. Hayranlık yoktu. Sadece... zeka. Ve biraz da öfke.
Bir an durdu. Gözleri kısıldı.
“Demek kıdemli editörsünüz,” dedi yavaşça. “O zaman stüdyonun nerede olduğunu biliyorsunuzdur. Kahveyi de kendinize alırsınız artık.”
Arkasını dönüp stüdyoya girdi.
Selin olduğu yerde kaldı. Kalbi küt küt atıyordu. Elindeki kahveler titriyordu.
Ne yaptım ben ya?
---
Masasına döner dönmez telefonunu çıkardı.
Kızlar Acil Durum Grubu
Selin: Kızlar az önce asansörde MERT DEMİR’e çarptım
Selin: Kahve ceketine sıçradı, beni stajyer sandı, bana kahve getirmemi emretti!!
Elif (arkadaş, dergiden değil): NOOO... O adam efsane yakışıklı değil mi??
Deniz: Efsane gıcık diyecektin herhalde. Magazinlerde okuyoruz, her hafta başka modelle
Selin: Buz Kralı resmen. Ses tonu -10 derece
Selin: Ben de yapıştırdım cevabı: “Gözlerinizi telefonunuzdan ayırsaydınız beni görebilirdiniz”
Elif: YUH SELİN
Deniz: Kraliçe
Selin: Lakabını buldum: Aptal Fotoğrafçı. Bundan sonra adı bu.
Deniz: Asla böyle adamlarla işim olmaz diyen Selin, 5 dakika sonra onunla aynı stüdyoda çalışacak
Selin: Allah korusun.
Telefonu bıraktı, derin bir nefes aldı. Klavyeye döndü.
O sırada iç hat çaldı.
“Selin? Aslı Hanım seni odasına bekliyor.”
---
Yönetim odası her zamankinden daha sessizdi. Aslı Hanım pencere önünde duruyordu.
“Selin, otur.”
Selin oturdu. İçinde kötü bir his vardı. Acaba Mert şikayet mi etti?
“Satışlar düşüyor, biliyorsun,” diye başladı Aslı Hanım. “Yeni bir projeye başlıyoruz. Adı: Gerçek Güzellik.”
Selin başını salladı.
“Mert Demir ile anlaştık. Bütün çekimleri o yapacak. Konsept şu: podyumdaki kusursuz yüzler değil, gerçek kadınlar. Sokaktaki, ofisteki, hayattaki kadınlar.”
Kulağa hoş geliyordu. Selin’in aklına hemen konsept fikirleri gelmeye başlamıştı bile.
“Ve yönetimle konuştuk,” dedi Aslı Hanım, duraksayarak. “Bu proje için dergi içinden sıradan, gerçek bir yüz arıyoruz. Kameranın iki tarafını da bilen biri.”
Selin’in midesine bir şey oturdu.
“Selin, bu proje için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyoruz.”
Oda bir anda çok sıcak oldu. Duvarlar yaklaştı.
“Ben... ben mi?” diye fısıldadı Selin. “Kamera karşısına mı?”
“Evet.”
Aklından geçenler bir film şeridi gibi aktı: bol kıyafetler, annesinin lafı, Emre’nin kendine bakmıyorsun cümlesi, asansörde Mert’in onu tepeden süzmesi.
Ve o Aptal Fotoğrafçı’nın objektifinin önünde, bütün kusurlarıyla durma fikri.
Dili damağına yapıştı. Ne diyeceğini bilemedi.