İçeriğe geç

Güz Çiçeği

Bölüm 2 · 18 dk okuma

Güz Çiçeği

Bölüm 2

MEKTUP 2. Bölüm

‘‘Geçmiş asla ölmez.’’

Günümüz 12 Nisan - ANKARA

Kimi bu gün doğdu.

Kimisi ise bugün öldü.

Hayatımız döngüde mi? Her zaman mı?

Döngüden kurtulmak için kaçma. Asla kaçma. En önemli kuraldı benim için. Asla kaçma.

Bir diğer önemli olan kural. Anılarını daima yaşat. Onlar ölürse sen de ölürsün.

Anılar canlı değildir demişlerdi. Kim demişti? Benim aklımdakiler gayet canlıydı. Hiç istemediği anılarım da canlıydı. Ama onları yaşatmazsam ben de onlarla birlikte ölürdüm. Tıpkı bir çiçek gibi. Solardım.

Çiçekleri her zaman çok severmiş annem. Adımı da en sevdiği çiçekten almış. Annemi önceden tanıyanların çoğunun beni ilk gördüğünde söyledikleri cümle pek de farklı değildi. Ona çok benziyorsun. Hiç bir zaman anneme neden bu kadar çok benzediğimi anlayamadım. Görünüş olarak annemle çok benziyoruz, peki ya annem nasıl biriydi? Güler yüzlü müydü? Yardımsever miydi? Nasıldı?

Bu gün elimde sadece birkaç kare fotoğrafı olan annemin ölüm yıl dönümüydü. Belki dahası vardı ama bende olmadıkları kesindi. Annem ile ilgili bende olan sınırlı sayıda nadir eşya vardı.

Gerisi ise kül olmuştu.

Sabah Leyla yengem, Asaf dayım, kardeşim Koray ve ben sabahın erken saatlerinde kalkıp annemin mezarına gitmiştik. Babam yine yanımızda yoktu. İşleri o kadar yoğundu ki yüzünü göremez haldeydik. Babamı kesinlikle destekliyordum. Yuvasının yıkılmasına neden olan kişiyi bulup ondan, karısının intikamını almaya çalışıyordu. Aslında babam sadece karısının değil, tüm ailesinin kalbinden kopan parçayı toparamaya çalışıyordu. Haklıydı da.

İntikam alayım diye uğraşan babamı, intikamın asla dinmeyen kor ateşinde kaybedersem ne olur?

Kafamdaki sorular çoğalmaya başladığında susturmak her zamankinden çok daha zor oluyordu. Babamla her görüntülü konuştuğumuzda ona fiziksel olarak yardım etmek istediğimi söylüyordum ama inatçı biriydi. Ben de aynı babam gibiydim. Annemin ölümü artık daha az acıtıyordu ama asla silinmezdi kafamdan. Yokluğuna yavaş yavaş alışmış olmak kötü bir histi.

Tarif edilemeyecek kadar kötüydü hem de. Yaşayan bilirdi. Ama yapacak bir şey yoktu. Hayat durmuyordu.

Yangın gecesi sayılabilecek kadar az olan kötü anılarımdan biriydi. Canlı olan anı, kendini gözümün önüne getireyi başarmıştı.

Babam ‘YOĞUN BAKIM’ bölümünün kapısında yere çökmüş duruyordu. Leyla abla, Koray ve beni oyalamaya çalışıyordu ve babamın omuzları çöküktü. Anlamıştım bir şeyler olduğunu. Çünkü babam Mustafa Alkan her zaman dik dururdu.

Dayım da donup kalmış gibiydi. Leyla ablanın kucağından inip beni tutacağını bilerek o tarafa koşmuştum.

Çcuktum. Anneme ne olmuştu? Babamın omuzları neden çökmüştü? Düşüncelerim dile gelip her zamanki gibi susmadan beni daha çok endişelendiriyordu. Oyaşımla onları susturamıyor, geriye yani yokluğa doğru iteleyemiyordum.

Doktora çevirmiştim turkuazlarımı. Dudakları tek bir çizgi halinde çaresizce içe kıvrılıştı. Bir derdi var gibiydi. Anlamıştım o an. Anneme bir şey olmuştu. Ama söylemiyor gibiydi. Yeterince yaklaştığımda doktor beni farketmemiş olacaktı ki konuştu. “Maalesef hastayı kaybettik. Çok çabaladı. Başınız sağ olsun. ” dediğinde hayat durmuştu. Babam fenalaşıyordu. Tepki bile verememiştim şoktan.

Nasıl? Annem bir daha eve dönmeyecek miydi?

İşte o gün küçücük bir çocuktum ama içimdeki yangın tahmin edilemeyecek kadar büyüktü.

Bunları düşündükçe gözüm dolmuştu. Yanağımdan çeneme doğru süzülen damlayı da yeni fark etmiştim. Elimin tersiyle hızla sildim yaşı. Kapımın yumruklanması ile düşüncelerimden kurtuldum. Yerimden sıçradım. Refleks olarak damağımı kaldırdım. Erkek kardeşe sahip olmak zordu. Ama her ne olursa olsun onu çok seviyordum. Anne olmuştum ona. Bu kapı yumruklama birazdan odaya dalacağının habercisiydi. Tahmin ettiğim gibi 5 saniye sonra odamın kapısını ayağıyla, öncekilere göre hafifçe tekmeleyerek açmıştı. Kimisine göre öküzlüktü, sanki biraz haklılardı ama bana göre bir yetenekti. Koray’ı biraz fazla sahiplendiğim için liselerde çocuğunu bahçede bekleyen gözlüklü kadın gibi oluyordum.

Daha çok cebinde 20 kilo anahtar taşıyan okul bekçisi Metin abi gibisin Nergis.

Her zamanki gibi oda baskını yapıyordu. Masamın sol tarafında olan kapıya çevirdim turkuazlarımı. Telefonundan yükselen sesle birlikte ajan gibi önce tek gözüyle baktı. Sırıttım. İçindeki çocuk hala duruyordu ve bu kesinlikle hoşuma gidiyordu.

İkimiz de her zamanki gibi Mission: İmpossible Theme çalmasını beklerken bir anda Tello Tello Can çalmaya başladı. Büyük bir kahkaha patlatmıştım.

Hayal kırıklığıyla yıkılırken müziği değiştirmek için eli telefonuna gitti Koray’ın. “Abla ya yanlış şarkı,” diye sitem etti. “...neyse kalksana oturmaya gelmedik,” diye halay çekmeye başladı. “Tello Tello Tello Can. Tello Tello Tello Can. Yar Tello Tello Tello” diye eşlik etti. Kahkaham odayı dolduruyordu. Her ne olursa olsun beni güldürmeyi başarıyordu. Kardeşim gibi değildi. Kalbimdeki büyük bir parçaydı. Her zaman birbirimizin yanında olmuştuk. Babamız yıllardır Hüseyin Karahan’ı arıyordu.

Annemin katili ve aynı zamanda annemin öz babası olan Hüseyin Karahan.

Bunun için özel bir görevdeydi babam. İntikam ateşiyle dolmuştu içi. Bu ateşte yanmasın bana yeterdi. Birlikte büyümüştük.

Halay çeken Koray’ın arkasında gururla sırıtan bir kafa belirdi. Kalbimin bir diğer parçasının sahibiydi. Dayımdı. Kirli sakallı, yüzünde yaşlılık çizgileri olan, dünyalar tatlısı bir adamdı Asaf Dayım.

Babam gittikten sonra Koray ve ben Asaf Dayım’da kalmıştık. Asaf Dayım da bize o karanlıkta el uzatmıştı. El kadardık, korkuyorduk. Bizi o karanlıktan çekip kurtarmıştı. O gün yangın ateşinde üşümüştüm ama bunun bir daha yaşanmasına Asaf Dayım izin vermemişti. Sevdiklerine, özelllikle ailesine karşı dünyanın en tatlı adamıydı. Bizim yanımızda hiç sinirlenmemişti. Yengem Leyla’nın da dayımdan pek bir farkı yoktu. Elindeki çayından bir yudum aldı Asaf Dayım ve Koray’ın yanında oynamaya başladı. İkisi de odamda halay çekiyordu. Gülmekten karnım ağrıyordu artık. Birkaç dakika sonra Koray ellerini dizlerine yasladı. Nefesleniyordu.

“Dayı maşallahın var, kıvırıyorsun on dakikadır. Enerjine hayranım. İdolümsün.”

Güldü dayım. “Paşama bak! Benden başka idol mü olurmuş? Tabii ki idolün benim. Şaka yapıyorsun herhalde.”

Gülümsedi Koray. “İmkanı yok başka idolüm olamaz.” Hayranlıkla sözünü bitirdiğinde gülüşüm yenilenmişti. Bir yandan gülerken bir yandan da Koray’ın omzuna aslanım be! dermişçesine hafifçe vurmuştu Asaf day ım. Koray ile birlikte salona yöneldiler ve odaya derin bir sessizlik çökmüştü. Hemen kısık sesle bir müzik açtım. Bir yandan müziğe eşlik ederken bi yandan hazırlanıyordum. Normalde Asaf Dayımın yanında yaşamıyordum. Hemşirelikten aldığım ilk maaşımla kendi evime çıkmıştım. O yaşıma kadar biriktirdiğim paralarla ve küçük desteklerle başarmıştım. Aslında babamın 2-3 tane evi vardı farklı yerlerde ama özellikle kendi ayaklarımın üzerinde durmak istemiştim. Maddi bir destek istememiştim ama babam tabii ki durmamıştı. Bugün de Koray ile birlikte yuvadan ayrılıyorduk. Koray da ben de müsait olduğumuz günlerde hemen valizleri toplar, burada nefes bulurduk.

Ankara’da.

Asaf Dayım ve Leyla Yengemin evinde bulurduk nefesi. Okulum İstanbul’da olduğu için evimi de İstanbul’dan tutmuştum. Levent’te iki katlı huzurlu bir evim vardı. Koray ile orada yaşıyorduk.

Uçağa yetişmeliydik. Daha zamanım vardı. Telefonumu elime alıp saate bakana kadar sakince hazırlanıyordum. Saat 11.40’ı gösterdiği için telefona şokla baktım. Kafamdaki Nergis yine susmadı. Aman aman ne kadar uzun süremiz varmış.

“İlk defa haklısın.” diye son çare söyledim. 12.00 gibi çıkarsak iyi olurdu. Mükemmel bir hızla tüm eşyalarımı toplamıştım. 2 valizimi de kapattıktan sonra odanın kapısından odama baktım. Burada ne anılarım yaşanmıştı. Üniversite sınav puanımın açıklandığında, Koray’a hayatı öğretirken, annemsiz ilk günü

ve daha fazlasını yaşarken bu odadaydım. Bu odada büyümüştüm. Bu evi yuvam olarak biliyordum. Bu evden ilk ayrılışım değildi ama ne zaman bu evden uzaklaşmam gerekirse, bir üzüntü kaplıyordu içimi. Hayalimdeki okul İstanbul'da olmasaydı buradan gideceğim yoktu. Gideceğim zaman Koray benden ayrılmak istememişti. Zaten annem ölene kadar İstanbul’da yaşıyorduk.

Zaman, su gibi akıp geçiyordu. Yaşadığımız olaylar da tıpkı okyanusun derinliklerindeki fırtınalar gibiydi. Bazen bizi çok zorlasa da sonunda sessiz oluyorlar. Tıpkı bir okyanus gibi.

Asaf Dayım ve Leyla Yengem ile uzun süren bir vedalaşmadan sonra Koray ile hızla evimize doğru yola çıkmıştık.

Ankara yuvaydı.

İstanbul evimiz.

❀

İstanbul

Yorgun adımlarımı, hastanenin çıkış kapısına yöneltmiştim. Uzun ve yorgun bir günün ardından eve gidip mumlarımı yakıp dinlenmek istiyordum. Kapıdan çıkmama ramak kalmışken tanıdık birinin seslenmesi ile durdum.

“Nergis!” sesin sahibine baktım. Gelen kıvırcığımı gördüğümde yüzümde yorgun bir tebessüm oldu.

Zeliha SOYLU.

Üniversiteyi iyi bir puanla bitirip hemşire olmuştum. Çok seviyordum işimi. Zeliha ise iş arkadaşımdı. İlk günümde bana destek olan, nadir insanlardan biriydi Zeli. Kıvı r kıvır saçları ile çevresine genellikle neşe saçardı. Ama bazen de keskin bir bıçaktan farkı yoktu. Çocukken, babasının ona yaşattıkları ağı rdı. Babasına göre Zeliha uğursuz, gereksiz bir kız çocuğuymuş. Bunları duyduğumda şoka uğramıştım çünkü Zeliha hayatımda gördüğüm en güçlü kadınlardan biriydi. Bundan sonra da babası borçlarından ötürü kaçmıştı ve bütün yük Zeliha'ya kalmıştı. Bana biraz içini dökmüştü ama bunların dışında pek bildiğim bir bilgi yoktu hayatı hakkında. Gözleri elaya kaçan, beyaz tenli tatlı biriydi.

Durduğumu görünce zafer gülüşü belirdi dudaklarında. Biraz dalgın biri olduğum için arkamdan koşmuş olmalıydı. Nefes nefeseydi. “Kız arkandan seslendim nasıl duymadın?” durdu.

Mahçup bir şekilde gülümsedim hafifçe. “Dalgınlık ve yorgunluk birleşince beyin kapanıyor bende.” dedim. Gözlerimin kapanmak üzere olduğunu gördü. “Uyku saatlerini takip edicem bundan sonra. Neyse annem börek yapmış sen çok seversin diye sana da koymuştu.” Saklama kabını bana uzattığında boğazımda oluşan yumruyu zorla yuttum.

Başka bir kadının bana annelik etmesi garip geliyordu.

“Teşekkür ederim zahmet etmiş Yelda teyze. Düşünmeniz bile yeter.” diye kısaca cevapladım. Kendi hayatım hakkında kimseye detaylı bilgi vermemiştim. Bana sorulan soruların çoğunu Annem öldü, babam görevde ya da Dayım ile birlikte büyüdüm diye kısaca cevaplıyordum. O yüzden 1 - 2 kişi dışında özel hayatımı bilen yoktu.

Sanki insanlara içini döktün de onlar dinlemedi seni. İç sesim susmalıydı. Susturamıyordum onu. Annem öleli çok olmuştu ama acısı dinmiyordu işte. O gün sanki ben de onunla ölmüştüm ve yeniden açmaya çalışıyordum.

Zeli ile sımsıkı sarıldıktan sonra saklama kabını da alıp arabama bindim.

Kemerimi bağlarken telefonumun çaldığını fark ettim. İşe geldiğimde direkt sessize alı rdım telefonumu. Göz ucuyla arayan kişiye baktığımda kalbimi gördüm.

Raycı KO Usta

Koray’dı bu. En azından başka bir evrende trenim varmış ve trenim kalkarken raylarda bir sıkıntı çıkmış ve ben de hemen Raycı KO Ustamı aramışım gibi hissediyordum. Bekletmeden açtım telefonu. Benden önce Koray girdi söze.

“Alo müdürüm acil bir iş çıktı.” dediğinde kahkaham arabayı doldurdu. Durmadı, devam etti. “Bu haberi hemen mi vereyim birazdan mı vereyim hazır olduğunda söyle.” Bir an durdu cevap vermemi beklemedi. “Bir de bizim son rayların taksidi duruyor unutmayalım lütfen emek var emek.”

Çok seviyordum onu ama cıvıtmasındı. “Koray” diyerek uyardım onu.

“Tamam tamam abla bir mektup gelmiş. Direkt masanın üzerine koyuyorum ben bunu unutma açmayı. Senindir diye düşündüm.” Kaşlarım çatılmıştı. Ne mektubuydu? diye düşündüm içimden. Belki bir arkadaşımdır. Boşver gidince bakarız.

İç sesim susar mısın? Kendi iç sesiyle tartışan bir ben vardım herhalde.

Bu devirde mektup mu kaldı?

İç sesime kızdım. Bu ne o zaman? İkramiye de çıkmış olabilir aslında.

Nergis ünlü müsün sen? Sadece ünlülere çıkıyor onlar.

Hiç de bile. Çocukken Koray ile dondurma çubuğundaki kodu bakkal amcaya gösterip 2 dondurma kazanıyorduk.

Koray’ın sesi tekrar yankılanınca kendime geldim. “Abla?”

“Efendim?”

“Dinledin mi beni?”

“Dinledim ya şey…” Duraksadım. “...benim o kafam gitti yorgunluktan eve gelince açarım.” diye her zamanki gibi geçiştirdim. Bir yandan arabayı çalıştırmak için uğraşıyordum.

Birkaç dakika sonra eve gelmiştim. Çantamdan anahtarı bulmaya çalışıyordum. Kafam hala mektuptaydı. Normalde bir şeyi takmamak çok basit gelirdi ama şu an çok zor bir işti. Sonunda anahtarı bulduğumda kapıyı açtım. Kapı açıldığında yüzüme sıcak bir hava vurdu. Çok güzel kokuyordu evin içi.

Girdiğim gibi sağımda şifonyer vardı. Hemen sol tarafımda mutfağın kapısı vardı. Tam karşımdaki kapı salona açılıyordu. Salon kapısının sağında merdiven vardı. Elimde içinde börek olan bir kap vardı. Hemen yanımdaki şifonyere bıraktım poşeti.

Anahtar ile kapıyı kilitlerken Koray geldiğimi anlamış gibi elinde bir tepsi ile kapıdan çıkmıştı. Bir şeyler pişirdiğine emindim artık. Hamarattı çocuğum. Gastronomi okumak istiyordu.

Beni görünce sırıttı Koray. “Hoşgeldin abla,” Elindeki tepsiyi uzattı. Vanilya kokusu burnuma tekrar çarptı. “İster misin?” diye sordu. Gülümsedim. Az önceki endişeli Nergis gitmişti.

Cevapladım Koray’ı. “Sorman hata,” dedim ve nazikçe elimi sırtına koyup onu mutfağa geri yönlendirdim, devam ettim. “... sen mutfağa geç üstümü başımı çıkarayım beş dakikaya geliyorum.”

Koray bunu dememle birlikte gülümsedi. “Başladı beş dakikan. 300, 299, 298…” diye saymaya başladığında gülümseyip merdivenlere doğru ilerledim. Üst kata çıktığımda karşımdaki tuvalete girip ellerimi yıkadım.

İç sesim konuştu. Kamu spotu, hijyen önemlidir. İsim koyacaktım ona. Ama şu an daha önemli işlerim vardı. Tuvaletten çıkıp merdivenin sağ çaprazda kalan odama ilerledim. Sadece ihtiyaçlarımı ve en çok değer verdiğim eşyaları çı karmıştım kolilerden. Kapının tam karşısındaki masamda daha bugün geldiğimiz için duran koliler ve aradığım eşya vardı, bulmuştum istediğimi. Mektubu. Fazla düşünmüştüm ama şu an aklıma notu Şebnem’in yazabileceği geldi. Çocukluğumdan beri çok iyi tanıyordum onu. Eski şeyleri severdi.

Hemen zarfı aldım. Arkasında ve önünde bir yazı aradım. Yoktu. Açtım hemen. İçerisinde katlanmış bir kağıt ve küçük bir not vardı. Üzerinde Kızım Nergis’e yazıyordu. Sırıttım. Babam görevde olduğu için telefon ile ulaşmak mektup ile ulaşmaktan daha zordu. Üstüme bir rahatlık çökmüştü. Mektup ile birlikte yatağa oturdum. Ama bir şey fark ettim. Babamın yazısı böyle değildi. Belki ben yanlış anlamışımdır diye düşündüm ve yatağın yanındaki komidinin çekmecesini açtım. Burada onlarca not vardı. Çoğu babamın önceden bana görevdeyken yazdığı notlardı ama bir kağı t yangı ndan kurtulan nadir parçalardan biriydi. Babam ile annem gençken çok mektuplaşmış. Anneme ait olan ve yangından bir şekilde kurtulan notun içinde annemin el yazısı vardı. Çekmeceyi ilk açtığımda gözüme o not takılmıştı. Kenarlarında hafif siyahlıklar vardı ama yazı hala netti. O nota göz ucuyla

bakmama rağmen bir şey fark ettim. Kafamdan vurulmuşa döndüm.

Bu yazı annemin yazısıydı.

Kaşlarım çatılmıştı. İmkansızdı böyle bir şey. Emin olmak için çekmeceden babamın notundan da aldım. Üçünü yan yana koyduğumda yine aynı his yaşandı. Afallamıştım. Kağıdı o kadar hızlı açtım ki neredeyse yırtılıyordu. İçindeki yazıya baktığımda bir şok daha karşıladı beni. En altta yazan yazıya takılmıştı bakışlarım.

Sevgiler Annen Filiz Alkan.

Annem.

Filiz Alkan’dan bir not.

Nasıl mümkün olabilirdi böyle bir şey? Daha fazla zaman kaybetmeden mektubu okumaya başladım.

Sevgili kızım Nergis

Bu mektup eline ulaştı mı bilmiyorum ama bu mektubun sana ulaşması, hala hayatta olmam kadar büyük bir şans kızım. Bana güvenmen gerekiyor Nergis’im. Sonraki hedefleri sensin. Eğer ölmediğimi sana o yaşında kanıtlasaydım seni de içinde bulunduğum karanlığa çekmiş olacaktım. Seni de benim gibi soldurmaya çalışıyorlar. Lütfen güçlü kal, solma. Gitmek zorundaydım. Kızmakta çok haklısın kızım ama eğer gitmeseydim seni hedef alacaklardı. O yaşında seni öldürecek kadar caniler. Onlarla gittiğim halde bugün hedefleri yine sensin. Gerçek ölümüm yaklaşıyor kızım. Unutma her geçen gün hastalık gibi daha fazla yayılıyorlar. Altı kişiydik ilk başta. Her geçen gün bizim sayemizde daha çok kişi oluyorlar.

Çok güçlüler Nergis’im. Özür dilerim kızım ama benim gücüm yok. Tüm yükümü bu günden sonra sen taşıyacaksın. Lütfen inat etme. Onları dinlemen gerek.

Eğer dinlemezsen daha da çok yayılıyorlar kızım. Her geçen gün daha fazlasını öldürüyorlar.

Yıllardır yoktum, belki de beni hiç hatırlamıyorsun ama bana güvenmen gerek. Benim hakkımda elindek bilginin çok kısıtlı olduğunu biliyorum. Zor ama bana güvenmelisin.

Çok dikkatli olmalısın. Gözden kaçırdıklarınız tekrar sana döner Nergis’im. Çevrendeki her şey bir ipucu olabilir. Düşün.

Seninle sık sık gittiğimiz eğlence merkezini hatırlıyor musun? Ne kadar küçüktün o zamanlar. Geçitten geçerdik hatta. Ne güzel günlerdi Nergis’im.

Ne yapman gerektiğini sana söylemeyi, sana sarılmayı, eve geri dönmeyi çok isterdim. Ama hayat her zaman eğlence merkezindeki gibi tatlı ve eğlenceli değil. Acıları var. Gerçekleri de var.

Bana cevap olarak bir mektup yazmamalısın. Sadece diğerlerini bul ve sizden yıllarca ayrı kalmama neden olanları yok et. Yıllar sonra annem karşıma çıkıp böyle bir şey istese inanmazdım. Seçim senin kızım. Onlar kötüyse neden size ulaşmak istiyor diye sorduğuna eminim. Onların amacı size zarar. En hassas noktanızdan vurabilirler sizi. Unutmayın sizin amacınız kurtarmak onların amacı yok etmek. Altınız da toplanmalısınız.

Annen Filiz

Ellerim titriyordu. Derin bir nefes aldım. Gözümden çaresizce özgürlüğüne kavuşan gözyaşım, içimde yıllardır sönük olan ama eskisinden daha büyük bir şiddetle tekrar körüklenen yangını söndüremiyordu.

Onlar diye bahsettiği kimlerdi? Anneme ne yapıyorlardı? Sonraki hedefleri neden bendim, amaçları ne? Size dediği kimlerdi? Koray olsa ondan bahsederdi o zaman kimlerdi? Neden bunlarla birlikte çalışmalıydım? Neden annem tutuluyor? “İlk başta altı kişiydik” demişti. Ondan başka birileri de vardı. Neden? Hastalık gibi hızla yayılan neydi? Onlardı. Peki onlar kimdi? Annemi orada tutanlar kimdi? Yalansa hepsi? Hepsi anneme yaptıkları gibi oyunsa?

Panik olduğumda kontrol sanki ellerimden akıp gidiyordu. Bu şu anda olmamalıydı. Başım ağrımıştı. Bir süre boşluğa bakıp, aklımdaki binlerce soruyu düşünüyordum. Ama hepsi tabii ki de cevapsız kalan sorulardı.

Mantıklı düşün Nergis.

Düşünmenin ne manası var ki? Benim annem öldü.

Mektubun içinde olan bir diğer notu hatırladım. Hemen elim uzandı oraya. Küçük nota bakacakken Koray’ın kapıyı tıklatmasıyla durdum. “Abla?”

Saniyelik bir hızla tüm kağıtları çekmeceye döktüm ve çekmeceyi kapattım. Aklımdaki soruları kısa süreliğine susturdum. Gözlerim doluydu. Zorlukla onları geri ittim. Ağlayamadım. Normal bir şeydi ağlamak ama biri varken olmazdı. Cevapladın kardeşimi. “Gelebilirsin.” Sesimin titrememesi için verdiğim mücadele inanılmazdı.

Tahmin ettiğim gibi Koray içeri girince merakla bakıyordu içeri. “İyi misin diye bakmaya geldim. Seslendim ama duymadın.” dedi.

“Yorgunluktan ya bu aralar çok yorgunum yoldan da geldik.” diye cevapladım. Mektubu soracak diye ödüm kopmuştu ama merak etse de sormazdı. Özel hayata çok önem verirdi.

“Aman tuvalette başın dönüp düşmüşsündür falan. Risk hepsi.” Çok ciddi söylemişti.

Alayla baktım yüzüne. “Daha yaşlanmadım o kadar sen de,” dediğimde sırıtıyordum. Her koşulda güldürürdü beni. “Sana kalsa şimdiden al mezar taşını kenarda kalsın lazım olmasın sonra.” Sırtına vurdum hafifçe. “Yaşlıyım ya hani.”

Güldü bu cevabıma. “Aman abla ya. 300 saniyen dolmuştu gel de ye kurabiyeden soğuyacak.” Ayaklandım hadi gidelim dermişçesine ilerledim. Odamdan çıkınca o vanilya kokusu tekrardan çevremi sardı. Bütün düşüncelerim gitmişti. Şu an vücudumu sadece midem yönetiyordu.

Mutfağa girdiğimizde hemen solumdaki masada kurabiye tepsisi duruyordu. Bir tanesini aldım Koray her zamanki gibi merakla bakıyordu.

Isırmadan hemen önce son kez baktım ona. “Ciddi bir şey sorucam.” dediğimde hemen onayladı beni devam ettim. “Zehirlenmem değil mi?” Yüzü ifadesizleşti.

Yalandan gülümsedi. “Bu komiklik çok fazla sana. Seni de görücem ben.” Gülümsedim. Büyük bir ısırık aldım. Kardeşim diye abartmıyorum ama bu bir şaheserdi. Ellerine sağlıktı. İkimizde bir tane yedikten sonra birlikte mutfağı toplamaya başladık. Elimdeki bardakları dikkatlice rafa yerleştirirken bir yandan Koray’ı dinliyordum, bir yandan da derin derin düşünüyordum. İkisi aynı anda nasıl olabiliyordu bilmiyorum ama imkansız değildi hiçbir şey. Ama bir ölünün dirilmesi imkansızdı.

Güçlükle düşüncelerimden sıyrılıp Koray’a daha çok dikkatimi verdim. Ona baktıkça daha çok gururlanıyordum. Her ne kadar dayımlar ile büyümüş olsak da Koray benim erkek versiyonumdu. Asaf Dayımı ve Leyla Yengemi çok severdim bize yuvalarını açmaları onları sevmem için en basit maddeydi. Genelde ikisi de hep işte olurdu ama buna rağmen bizi destekleyip, sıcacık ev yemeklerinden yedirmişlerdi. Onu o kadar seviyorum ki canına zarar gelecek diye çok korkuyordum. Keşke onu tüm tehlikelerden koruybilsem. Ya sana birşey olursa Koray? Masumdu. Ona bişey olmasındı.

Bu kadardı işte hayatım. O mektubu okuyana kadar kendimi bildim bileli içimde azalsa da asla bitmeyen bir huzur oluyordu. Ama şu an o huzuru çok zor hissediyordum. Belki de kendimi avutmak ya da daha fazla düşünmemek için böyle düşünüyordum.

Sen daha kendini bile tanımıyorsun ki Nergis anneni nasıl tanıyacaksın?

Makinedeki tüm eşyaları yerleştirip makinenin içini boşalttıktan sonra kapağı kapattı Koray. İkimiz de derin bir iç çektik. Sessizliği ozan Koray oldu.

“Ben odama gidiyorum hadi iyi geceler müdürüm.” Kahkaham mutfağı doldurdu.

“İyi geceler ustam” Sol elimi Koray’ın sırtına attım ve hafifçe mutfağın kapısına doğru yol gösterdim ona. Bir durdum ama içimdeki tilki susar mı? O artık çocuk değil Nergis şöyle davranma şu çocuğa. Koray çoktan mutfaktan çıkmıştı. Merdivenden ayak sesleri geliyordu. Göz devirmeden duramadım. Hala kardeşim sonuçta daha lise son ayrıca. Bir düşününce aslında hızlı büyümüştü. Sıkıntıyla oflayıp merdivenlere yönelecekti ki gözüme şifonyerin üzerine bıraktığı m poşet takıldı. Zeli’nin annesi Yelda Teyzenin benim için bir kaba koyduğu böreklerdi.

Beni düşünerek hazırlanan bir kap.

Çocukken pek de sosyal olan bir çocuk olmadığım için garip geliyordu bana böyle şeyler.

Poşeti alıp buzdolabına yerleştirdikten sonra odama ilerledim. Tek gözüm yorgunluktan sönmüş gibiydi. Odama girip kapımı kapattıktan sonra içimde olan huzur yok olmuştu. Aklıma mektup geldiği an yorunluktan korsan gibi gezmeme neden olan gözüm açıldı. Hemen çekmeceyi açtım ve mektuplar ile yatağa oturdum. Sıkıntılı bir nefes verdim. Neydi bu şimdi? Bir oyundan fazlasıydı. İnanmak istemiyordum. Diğer yanım inanmak için kendini zorluyordu. Kim buna inanırdı ki? Ben de öyle düşünmüştüm ama annemin el yazısıydı. Emindim bundan. Peki annem o gece ölmüş müydü? İşte bundan emin değildim. Bir dediğim bir dediğimi tutmuyordu şu an. En sevmediğim durum buydu.

Çaresizlik.

Gözüme bir şey takıldı o an. Mektubun içerisinde hafifçe dışarı doğru çıkan bir kağıt daha vardı. Kapımın tıklanmasıyla bütün kağıtları çekmeceme tıkamıştım. Bunu fark etmemek, o telaşa göre çok normaldi. Vakit kaybetmeden hemen o kağıdı da aldım. Bir kağıt değildi bu. Adres yazan bir kartpostaldı. Üzerindeki yazının kime ait olduğunu bilmiyordum. İlk defa tanışmıştım böyle bir yazıyla.

Kartpostalın ortasında atının üzerinde siyah zırhlı bir iskelet, elinde beyaz bir gül işlemeli bayrak sallıyordu. Ayaklarının dibinde yıkılmış bir krallık ve düşmüş figürler vardı. Gökyüzü kızıl ve turuncu tonlara batıyordu, ama ufak bir güneş doğuyordu arkada. Bu özel bir kartpostal olmalıydı. Zeliha ile nöbette öylesine sohbet ederken eğlencesine tarot bakmıştık. Ve bana da bu kart çıkmıştı. Death. Anlamını hatırlamıyordum. Buna bakmam gerekiyordu. Arkasını çevirdim ve adrese bir göz attım. Çok tanıdıktı ama çıkaramıyordum. Altına küçük bir not düşürülmüştü. Ama mürekkep kan kırmızısı gibiydi.

Eğlenceyi kaçırmak istemezsin, değil mi? Bugün saat tam 23.30’da orada ol.

Kötü bir şakaydı. Oraya gitmem için karşıma annemi getirmeleri gerekiyordu. Asla gitmeyecektim. Hızla bilgisayarımı aldım ve adresi arattım. Annem ölmeden önce yani ben çocukken annemle sık sı k gittiğimiz bir oyun alanıydı burası. En son annemle gittiğimizden bu yana çok genişleyip büyüdüğünü fotoğraflardan anladım. Kaşlarımı anlamsızca çattım. Kafamdaki sonsuz sorular dağına yenileri eklenmişti.

Amaç neydi? Annemle buraya gittiğimizi nasıl biliyordu bunu yazan kişi? Annem öleceğini göremeyeceğine göre bana o mektubu nasıl yazmıştı? Bu evimin adresini kim, nasıl biliyordu? Delirecektim. Akıl almaz sorulardı ama hiçbirinin bir cevabı yoktu. Belki de var ama cevaplar sana henüz ulaşmadı Nergis? İçimdeki mikrop aidin bazen haklı oluyordu.

Annemin yaşadığına hiç inanasım yoktu ama kanıtlar acımıyordu. Annem ölmediyse neden yıllardır kendi ailesinden kaçıyor? Böyle bir konu için nasıl bir nedeni olabilirdi?

Delirecektim. Yorgun olduğum için zaten beynim bulanıktı. Şimdi ise aklımdaki sayısız soruyla daha da bulanıklaştı. Kağıtların hepsini çekmeceye geri koydum. Odayı loş bir ışık doldurdu. Geceleri çok karanlıkta uyuyamıyordum. Yıllarca annemi gecenin karanlığında öldü diye biliyordum. O günden sonra ışıklar tamamen kapalı uyuyamamıştım.

Yastığa koydum kafamı. Turkuazlarım kilometrelerce ötedeki bir boşluğa takıldı. Yolunu kaybeden bir ceylandım adeta. Sağımı solumu karıştırmıştım bu mektupla.

Yolumu kaybetmem güçsüzlük veriyordu.

Yolumu bulmak için çabalarken uykunun kollarına düşecektim ki başka bir kol beni ondan çekti.

Bu kolların sahibi ölümden başkası değildi.

Ama direnecektim. Direnmeliydim. Solmamalıydım. Belki annem solmak zorunda kalmıştı ama ben solmamalıydım. Peki kimler beni güçsüz bırakmak istiyordu?

Eğer bu gerçekse bir kanıt daha olmalıydı. Emindim olacaktı. O kanıt gelene kadar kimseye bundan bahsetmeyecektim. Bekleyecektim.

İçimdeki huzursuzluk ve güvensizlik ile uykuya bıraktım kendimi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.