‘‘Sevmek, bir başkasında kendini bulmaktır.’’
12 Nisan 2012
Geçmiş -14 yıl önce-
‘’ Ele avuca sığmazdı deli gönlüm.
Bir zamanlar neredeydi, şimdi nerde ‘’
Diye bir yandan kaset çalardan tiz tiz çalan şarkıya su gibi sesiyle eşlik ederken bir yandan da salata için doğradığı domatesi tabağa koyuyordu. Çok severdi şarkı söylemeyi. Kaset çalarını da çok severdi. Salondan gelen kocası Mustafa ve çocuklarının oyun sesiyle kaset çaların sesi karışınca içini bilinen bir duygu kapladı.
Huzur.
Akşam yemeği için huzurlu bir yemek yiyeceklerdi. Kısa bir sürede 4-5 çeşit yemek çıkarmıştı ortaya, mutfağı da temiz bırakmıştı.
Filiz Alkan.
En sevdiği şarkıya devam etti su gibi sesiyle.
‘’ İster güneş ol yak beni.
Yağmurum ol ağlat beni ’’
Tam coşmuştu ki salondan gelen oğlunun sesi ile duraksadı. İlk emin olamadı sonra küçük olduğu belli olan bir ses yenilendi.
‘Aynne’
Kaset çaları kapattı ve kocasının orada olduğunu bilmesine rağmen panikleyip mutfaktan çıktı. Dar koridorlardan adeta bir yılan gibi süzüldü ve artık salondaydı. Şimdiden nefes nefese kalmıştı. Ona göre aile en önemlisiydi.
Filiz kriz yönetiminde kesinlikle çok iyiydi. Aksi iddia edilemez idi.
Mustafa ise onun aksine daha soğuk kanlıydı. Küçük ama huzurun ve sevginin asla eksik olmadığı bir aileydi. Alkan ailesiydi onlar.
Filiz çok güzel bir kadındı. Onu ilk gördüğünde Mustafa’nın içini garip bir duygu kaplamıştı. Kemerli bir burnu, hafif dolgun dudakları ve halat gibi kalın telli saçları vardı. Gözleri ise adeta bir ormanın içinden alınmış gibiydi. Sanki ülkedeki ormanların bir kısmı gözlerindeydi. Mustafa da heybetliydi. Küçükken de olması gereken boydan uzun, olması gereken kilodan kısaydı. Ayrıca o Binbaşı Mustafa Alkan’dı. Kim bilir.
Belki de heybeti binbaşı olmasından ve isminden geliyordu.
Sonuçta böyle bir liderin adını taşıyorsa hakkını vermeliydi.
Filiz hızla salona daldığında gördüğü manzaraya gülmeden duramadı. Kahkahası salonun duvarlarının içine sinip evdeki huzur seviyesini tekrar belirtti.
Mustafa, Nergis ve Koray koltuğun önüne çömelmiş oyun oynuyorlardı.
Alkanların 2 çocuğu vardı. İlk göz ağrıları Nergis ve biricik oğulları Koray. Nergis 10 yaşındaydı ve zamanında okuma yazmayı yaşıtlarından önce sökmüştü. Bu yaşında bile araştırma yapıp okumayı çok severdi. Saçları simsiyah ve annesi gibi adeta bi halatı anımsatıyordu. Gözleri ise annesinden orman, babasından okyanus almış gibiydi. Yanakları tombul tombuldu. Adı gibiydi gerçekten. İsmiyle bu kadar uyuşması gerçekçi gelmiyordu insana. Güzel olması boncuk gözlerinden anlaşılırdı, saflığı ise çocukluğundan, zarafetliydi göze ve kalbe hoş geliyordu sesi. Koray da babasıyla çok benziyordu. Eve gelen biri salona geçip etrafı kısa süre incelediğinde televizyonun arkasındaki geçmişin iyiliğini hissettiren Mustafa’nın çocuk fotoğraflarına baktığında, Koray’ın Mustafa’ya benzediğini anlamak zor değildi. 4 yaşındaydı daha. Gözleri tam okyanusu anımsatıyordu.
Mustafa’nın elinde oyuncak bir kahve bardağı vardı. Koray ise yürümeyi tamamen çözdüğü için artık koşmaya geçmişti. Evin etrafında saat farketmeksizin durmadan koşuyordu. Bir orada bir buradaydı. Filiz okula başlayınca onun içindeki kurdun çıkacağını düşünüyordu. Çıkmasa da olurdu. Evladıydı sonuçta. Her haliyle severdi onu Filiz.
Nergis ise babasının tam karşısına oturmuştu. O da oyun oynamanın ve içindeki çocukluk heyecanından yerinde duramaz haldeydi. Nergis’in elinde de benzer oyuncak kahve bardağından vardı. Küçük elinin biri kahve bardağının altında, biri de bardağın kulpundaydı. Diğer parmakları kulpta, serçe parmağı ise aksine havadaydı. Sanki oyunun içinde şu an Paris’te bir kafede kahvaltıyı kruvasan ile yapıp yanında da espresso içiyorlardı.
Filiz ikisinin de saçlarındaki Nergis’in tokalarını görünce kahkahası yenilendi. Oyuna öyle bir dalmışlardı ki Filiz’in kahkahasıyla anca kendilerine gelebilmişlerdi. Koray Filiz’in görüş açısına şimdi girmişti onun da saçında olan tokaları farketti. İkisi de Filiz’e böğüm böğüm baktı.
Filiz’in üstündeki tüm panik gitmişti. Koray annesinin bacağına hemen sarıldı. Daha çok anneci bir çocuktu. Çünkü babası sık sık özel görevlere gidiyordu ve Koray 3 yıl boyunca babasını sadece 2 kere görmüştü.
Eğilip Koray’a sarıldı Filiz.
“N’oldu anneciğim?” diye su gibi sesiyle sordu Filiz.
“Süt.” acıktığını anladı Filiz Koray’ı doyurdu. Uyku saatinin yaklaştığını fark ettiğinde birlikte yatağa gittiler. Filiz su sesiyle ona ninniler söylerken Korel çoktan uyumuştu. Salona geri geldi Filiz. Mustafa’nın yanına oturduktan sonra Nergis’in minik karnı guruldadı. Mustafa Nergis’e doğru geldi ve onu belinden yakalayıp kızla koltuğa koydu. Sırt üstü yatıyordu.
“Senin o minik karnın mı gurulduyor. Kendin gibi minicik yersen guruldar tabii!” Dedi Mustafa. Gıdıklamaya başladı Nergis’i.
Kahkaha sesleriyle bu evde sık karşılaşılan o duygu yine kendini belli etmişti. Bu sefer yanına yine kendini her fırsatta belli eden bir duygu daha girmişti.
Huzur ve sevgi.
Gıdıklama bittiğinde beraber sofrayı hazırlamışlardı. Yemek için Nergis’in en yakın arkadaşı ile ailesi de gelmişti. Aktaşlar. Kapı çaldığında Nergis koşarak kapıyı açmaya gitti.
Kapıdaki dostunu görünce Nergis “Şebnem!” diye ufak bir sevinç çığlığı att ve sımsıkı arkadaşına sarıldı.
Arkasında babası Samet, al yanaklı ve tatlı annesi Büşra, annesinin kucağında Koray ile yaşıt olan uyuyan minik canavar ise Doruk’tu. Altaşlardı onlar. Bir eksik vardı çünkü bir bebekleri doğduktan 20-30 gün sonra melek olmuştu. Çok erken kaybetmişlerdi minik Kainat’ı.
Kaybetmenin erkeni ya da geçi olmazdı aslında. İnsan kaybedince anlıyordu.
Samet ve Mustafa çok uzun süreden beri tanışıyorlardı. Mustafa gittiği özel görevlerin birinde bir sivili yaralamıştı. Yaraladığı kişi de Samet olunca ve kafalar uyuşunca yıllardır aralarında kopmayan bir bağ oluşmuştu. Samet hastanede tedavi görürken yaklaşmışlardı. Kızları da şansa aynı sınıflara denk gelince aralarındaki bağ artık isteseler bile kopmaz hale gelmişti. Nergis ve Şebnem aynı sınıfta olmalarına rağmen geç arkadaş olmuşlardı. Son 2 aydır birbirlerinin en iyi arkadaşları olmuşlardı.
Herkes hasret giderdikten sonra Büşra, Doruk’u yatırmıştı. Nergis ise arkadaşı gelince açlığını bir anda unutmuştu. Birlikte Nergis’in yatağının üzerinde oyuncak kahve bardaklarıyla evcilik oynuyorlardı. Babasıyla yarım kalan “Paris’te Bir Sabah” oyununa arkadaşıyla devam ediyordu.
Samet, Mustafa ve Asaf salonda maç izliyordu. Maç o kadar rekabetliydi ki sesleri arka odaya kadar gidiyordu. Televizyondan yükselen sesle daha da gazlanıyorlardı.
“Dakika 78… Maçta tempo iyice yükseldi. Selçuk pası gönderdi,…”
Spiker söze gittikçe yükselerek devam ettiğinde Asaf, Mustafa ve Samet’in üzerindeki heyecan artıyordu. Üçü de gittikçe ayaklanıyordu. Boynunda Galatasaray atkısı olan Samet’in nefesleri hızlanmıştı. Mustafa ve Asaf, Fenerbahçe atkısı takmış ve gol olmaması için umuyorlardı spiker heyecanla konuşmaya devam etti.
“…ceza sahasına karıştı. Vuruş geldi veee…”
Diye iyice çoşmuşken telefonuna gelen bildirim sesiyle telefonuna baktı Mustafa. Bildirim sesi sadece komutanına ve önemli mesajlara açık sanıyordu ki altta kocaman ‘GALATASARAY 2-1 ÖNDE DETAYLAR İÇİN…’ yazan bildirime sinirle baktı.
“Hay ben böyle işin. Mutlu ol Samet televizyon geç gösteriyor gol kazandınız” dediği anda Samet’in yüzünde 3 aydır susuz kalmış da su bulmuş gibi bakan bir ifade vardı. Asaf ise yüzünü ekşitmiş ve şaşırarak ellerini iki yana açmıştı. Birkaç dakika sonra televizyondan bir sevinç sesi geldi.
“GOOOL!! MÜKEMMEL BİR GOL SAYIN SEYİRCİLER!-“ diye bağırdığında spikere daha fazla dayanamayıp kanalı değiştirdi Mustafa.
Samet “Tam goldu ama abi n’apıyorsu-?“ diye kalkışınca Mustafa kesti sözünü.
“Evde ne izleneceğini misafir seçmez ağabeyim. Git evinde izle takımını. Bir an durdu Mustafa ‘‘Lan zaten maçın tekrarını evinde de izlemiyor musun. Aynı bokun laciverti oluyor. Maç aynı.” diye küçük bir sitem etmişti.
‘’Kesinlikle katılıyorum Mustafa abi.’’ Dedi Asaf.
Büşra ve Filiz’in işi bitmişti. Bitmeyen şey sohbetleriydi. Onların gülmesiyle Samet ve Mustafa’nın da geldikleri yere doğru döndü. Sırıttı onlar da. Neye güldükleri hakkında en ufak fikirleri yoktu ikisinin ama Mustafa gülmez ise Filiz’den bir terlik yiyecekti. Filiz’e göre Mustafa ister istemez hep ciddi duruyormuş. Bir keresinde Filiz ona ‘‘Mimik mi yapamıyorsun Mustafa’m anlamıyorum hep ciddisin. Kalbin bir şeye mi kırıldı. Bence kalbin kırılmamış onun yerine bizim buzlukta unutmuşsundur.’’ deyip cidden de buzluğa bakmaya gitmişti. Böyle şakaları vardı Filiz’in. Yine de aşıktı işte. Böyle sevmişti onu. Filiz’in değişmesi de şu hayatta isteyeceği son şeydi. Samet gülmezse ne olur bilmezdi.
‘‘Her şeye gülsün zaten seneye biz şampiyon olalım o zaman da biz güleceğiz. Değil mi Asaf?‘’ bekletmeden onayladı Asaf.
Onlar geldiğinde Mustafa televizyonu tamamen kapattı.
Filiz ‘‘Çocuklar hadi gelin sofraya! Yemekler soğuyacak.‘’ diye seslendi. 5 dakika sonra Nergis ve Şebnem’nın salonun kapısındalardı. Oyun hakkında bıdı bıdı konuşuyorlardı. Anlaşılan hala hayal dünyalarında oyunları bitmemişti. Mustafa onların bu halini görünce gülümsedi ve deja vu yaşamış gibi hissetti. Bu kızların büyüdüklerinde anneleri gibi olacağını şimdiden tahmin ediyordu Mustafa.
Nergis, Şebnem’ya ‘’ Sonra sen esipirresonu sipariş ederken ben de eğiyfel kulesine bakan bir masada otururum… ‘’ diye kendilerine göre çok ciddi bir sohbetin tam ortasındalardı. Şebnem onu onayladı ve salona girince konuşmayı bıraktılar. İkisi de derin bir nefes aldı. Yemek kokularını aldıkça sanki karınları daha çok gurulduyordu.
Misafirler gelmeden hazır olan masaya kuruldular. Nergis, Filiz ve Mustafa’nın yan yana oturduğu gibi aynı şekilde Aktaşlar da oturdu. Köşeye de gariban gibi Asaf’ı atmışlardı. Atmazlardı tabiki şakaydı. Masa her zamanki gibi özenle hazırlanmıştı.
Bu görsele baktıkça içi ısınıyordu Mustafa’nın. Derin bir iç çekti. ‘’ Hamarat Filiz’im işte.‘’ dedi. Filiz’in arkasından geldi ve elini narin boynuna sardı. ‘’Hiç solmasın o gülüşün.‘’ Filiz yanağından kocaman öptü. Bu tatlı görüntüye herkesin kanı sıcacık olmuştu. Filiz eliyle, Mustafa’nın onun boynunda olan kolunu şefkatle tuttu.
Asaf’tan bir ıslık geldi. ‘‘Bak bak! Mustafa abime bak.’’
Kısa sürede herkes yerleşmişti ve kahkahalar odayı dolduruyordu. Koray ve Doruk da uyanmış, birbirleriyle kovalamaca oynuyorlardı. Salonun kapısında durup salona doğru bir baktı Filiz ‘’Keşke bu anları hiç unutmasak.‘’ dedi içinden ve iç çekti. Sonra aklına doğum günü hediyesi geldi. Ailesinin hediyesiydi bu. Doğum günün sabahı Nergis ve Koray içeri sessizce girip annelerine aldığı hediyeyi bırakmışlardı. Ardından Filiz uyandığında Mustafa bir kahvaltı tepsisiyle sürpriz yapmıştı. O anı da hiç unutmazdı çünkü o gün verilen kamerasıyla hepsini kaydetmişti. Koşmadan ama hızlıca yatak odasına girdi. Baş ucundaki çekmeceyi açtı ve içindeki dijital kamerayı aldı. Manevi değeri vardı ve en güzel özelliği anıları ölümsüzleştiriyordu.
Filiz için önemli eşyaları vardı bu çekmecede.
Günlüğü, bir dal kurumuş nergis çiçeği, Çiçek Senfonisi şiir kitabı, müzik kutusu, kasetleri, küçük evlilik fotoğrafları ve Koray’la Nergis’in lk röntgenleri.
Filiz’in kendi geçmişine dair kalan tek şey de günlüğü ve küçük bir müzik kutusuydu. O cehennemden kalan ama kıyamadığı tek eşyalarıydı. Kendi ailesinden sadece abisi Asaf iyi biriydi. Diğer hepsinin şeytan ile bağlantılı olduklarını değil şeytanın kendisi olduğunu düşünüyordu. Filiz reşit olup o evden kaçtığında ailesinin 18. yaşına kadar ona zıkkım ettiği ne varsa hepsini inatla yapmıştı.
Kısacası Filiz, hayatı yaşamıştı.
Günlüğüne kaydı gözü. Nefesi hızlandı. Tek zayıf noktası o günlüğün içinde sayfalarca yer alıyordu, bir zamanlar aile dediği kişilerdi zayıf noktası. Bir zamanlar deyince aklına Sezen Aksu geldi. Kendini rahatlatmaya çalıştı. Her zaman bir yolunu bulurdu kurtulmanın. En sevdiği şarkıyı kısık sesle mırıldandı. Günlüğü açacaktı gazlanmıştı.
‘’Bir zamanlar neredeydi, şimdi nerede.
İster güneş ol yak beni.
Yağmurum ol ağlat beni.
Aklım başka, duygularım başka yerde.‘’
Filiz’i sakinleştirmeye yetmedi. Kendine kurduğu yuvayı düşündü. Çocuklarının ilk gülüşü, Mustafa’yı. Onu sakinleştirmeye yetmişti bunlar.
İyice sakinleştikten sonra günlüğü aldığı gibi rastgele bir sayfa açtı. Şaşırdı çünkü açtığı tam tarih 20 yıl önceki Filiz’di. Uzun sayfayı okumaya başladı.
12 Nisan 1992
14 yaşındayım. Büyüdüm artık ama babam hala korkutucu. Abim bana ‘’Büyüdüğünde tüm korkun geçecek‘’ dedi. Ama geçmedi. Babam canımı acıtıyor ama annem göz yumuyor buna. Neden anne? Ben senin kızınım sana ne yaptım ki. Bunu abime sorduğumda bana ‘’Büyüyünce çok daha iyi anlayacaksın Filiz’im. Her şeye rağmen buradan gideceğiz ve sen de her ne olursa olsun asla solmayacaksın. Hep gül. ‘’ bu söz bana yetti. Bu sefer söz müydü abi? Abimin dediklerinin bir çoğu zaman tutmuyor. Ama en çok istediğim şey abimin bu dediğinin tutması. Lütfen.O benim canımı yakmazdı çünkü. O hep beni kurtarandı. Ondan asla uzaklaşmayacağım çünkü onun yanında güvendeyim.
Daha fazla dayanamayıp kapatmıştı günlüğü Filiz. Sinirlendiği içindi. Şimdiki aklı olsa asla korkak davranmazdı ‘’Neden o zaman böyle korkak davrandın?‘’ diye kızdı 20 yıl önceki Filiz’e.
Sanki geçmişteki Filiz konuşmuştu. ‘’Korktum. Çünkü umudum sadece abimdi. Ama bak. Şu an bir sürü umudumuz var. Değil mi?‘’ dedi eski Filiz
Bir an delirdiğini sandı Filiz. Amacına hızla geri dönmüştü. Hangi ara aktığını fark etmediği gözyaşını hızla sildi ve makyaj masasına doğru döndü. Orman gözleri kızarmıştı. Şip şak bir şeyler yaptı ve gözleri az öncekinden daha iyiydi. Günlüğünü çekmeceye geri yerleştirdi ve kamerasını alıp çekmeceyi kapattı. Salona geri döndüğünde bıraktığından farklı pek bir şey yoktu. Bu görüntüyü görünce az önceki eski Filiz onu bıraktı ve tekrar solmaya yeltenen değil de açmak için çabalayan Filiz oldu.
Anlık çıkan pozları daha çok severdi Filiz. O yüzden bir anda yüzlerine flaş patlatacaktı. Sonra güzel de çekerdi. Kimsenin gittiği yoktu sonuçta. Çevik bir hareketle bir anda salonun kapısında öyle hızlı belirince herkes şaşırmıştı. Kendini de kadraja aldı. ‘’ Anı kalsın sonra bakarız. 3 2 1 PEYNİR!‘’ Birçoğu son anda gülümsemeyi başarmıştı ama kameraya böğüm böğüm bakanlar da vardı.
Birkaç saat geçince artık kalktılar. Filiz ve Şebnem ayrılamamışlardı ama bir şekilde sonradan ayrıldılar. Evde yalnızca Alkanlar kalınca Nergis’in de uykusu gelmişti. Bugün hayatındaki en iyi uykuyu çekecekti çünkü çok yorucu ama eğlenceli bir gün geçirmişti.
Mustafa yatağa yatırdı Nergis’i.
‘’ Baba,‘’
Bekletmedi Mustafa. ‘’Efendim Nergis’im‘’
‘’Yarın mı gideceksin? Gitmesen olmaz mı baba? Sen gidince ben seni çok özlüyorum.‘’ dediğinde Mustafa, çok nadir olan bir şey hissetti. Yuttu sözlerini ama boğazında kaldı. Yutamamıştı sözlerini. Taş olarak kaldı boğazında. Konu ailesi olunca hiç bir şeyi silemiyordu. Zaafları vardı artık.
Cevap olarak ‘’ Ben de isterdim seninle çok daha fazla oyun oynamayı ama vatan görevi kızım.‘’ dedi. Cevap beklemeden konuyu değiştirdi. ‘’ Sana masal anlatayım mı? Yoksa şiir mi okuyayım? Ne istersin kızım.‘’
Üzülmüştü Nergis. Okuldaki arkadaşlarının babaları hep çocuklarını alırdı. Annesini çok seviyordu ama babası da yanında olsaydı daha iyi olurdu. Bir gün tören yaptıklarında babası yoktu, görevdeydi. Başka bir gün Nergis okulda ‘ Hızlı Okuma Yarışı ‘nı kazanmıştı ama Mustafa o güne de gelememişti. O gün de kızının yanında olamamıştı.
Üzüldüğünü Nergis’in cevap vermemesinden anlamıştı Mustafa. Tekrar konuştu.
“Büyüdüğünde beni çok daha iyi anlayacaksın ama şimdi,...” Duraksadı bir an “...masal ya da şiir seçmeliyiz.” Dedikten kısa bir süre sonra Nergis uyumuştu.
Tüm işleri bittiğinde Mustafa ve Filiz salondaki koltukta oturuyorlardı. Günün yorgunluğunun sessizliğiydi bu sessizlik.
“ Biliyor musun Mustafa’m? Benim en kıymetlim sizsiniz.” Diye içini açtı. Her zaman yapardı ona. Filiz’in zayıf yönünü sadece Mustafa bilirdi. Gülümsedi Mustafa ve sarıldılar. Uykusu gelmişti Filiz’in. Mustafa’ya iyi geceler dedikten sonra yatak odasına gitmişti. Mustafa’nın içinde bu gün bir şey vardı. Adını bildiği ama özellikle bu evde hiç yaşamadığı bir duyguydu bu.
Huzursuzluk.
Neden olduğunu yine düşünmüştü. Düşündüğünde çok uzun düşünürdü. Çözümünü bulana kadar düşünürdü. Düşünürken uykusu gelmişti ve kalkıp Filiz’inin yanına gidip garip bir uyku çekmişti.
Mustafa uyandığında saat gece 3’tü. Filiz yanında olmasına rağmen işkence gibi bir uykuydu bu. Delirecekti. Ailesiyleydi. Ait olduğu tek yerdeydi. Ama huzursuzluk onu yiyip bitiriyordu. Mutfakta kendine kahve yaparken bir anda öksürmeye başladı. Bir koku aldı. Bu kokuyu bilirdi. Keskin ve kimyasaldı.
Hemen ardından bir patlama sesi duyuldu. Düşündüğü şeydi bu. Bomba. Hemen dışarı çıktı. Kontrol etmesi lazımdı. 1 dakikası vardı. Biri bahçelerinin kenarına bomba dizmiş diye düşündü. Baktığında da bu düşünce gerçekleşmişti. Oysaki bunu hiç istememişti. Küçük bir küfür savurdu. Bir yandan da eve girdi. Tişörtünün yakası ile ağzını ve burnunu kapat. Okyanus gözleri kısılmıştı.
‘’ ÇOCUKLAR! FİLİZ! ‘’ Diye bağırması duvarları sallandırmıştı. Hızla çocukları kucağına aldı ve yatak odasına doğru koştu.
‘’ FİLİZ KALK! UYAN! ‘’
Mustafa bir hışımla odaya girdiğinde şok ile uyandığını gördü Filiz’in. Boşta kalan eli, hemen Filiz’in kolunu kavradı. Mustafa’ya yetişmeye çalışıyordu. Çok hızlıydı Mustafa. Ön kapıya ulaştıklarında Mustafa hızla durdu. Ön kapı tamamen alevler içindeydi. Hemen arka kapıya yöneldiler.
‘’ SAKIN ELİMİ BIRAKMAYIN! ‘’ dediği an Filiz yamulan parkeye takılıp yere düştü.
‘’ FİLİZ! ‘’
‘’ ANNE! ‘’
‘’ AYNNE! ‘’ diye aynı anda 3 ses bağırdı. Bir kaç kişi sese uyanmıştı. Mustafa’nın gözü o panikte bir kişiyi seçebilmişti sadece. Filiz’in abisi Asaf’tı gördüğü. Aynı timdelerdi. Mustafa bir an bile düşünmeden çocukları Asaf’a bıraktı. Saniyeler içinde oluyordu hepsi. Saniyeler çok önemliydi. Saniyelerde bir can doğup bir can ölebiliyordu. Filiz kalkamıyordu çünkü bileğini burkmuştu. İkisi de aynı anda bağırdı.
‘’ FİLİZ! ‘’
‘’ MUSTAFA! ‘’
Filiz’in kıyafetlerinin ucu bir alev almıştı. Mustafa düşünmeden atılmıştı. Atılmalıydı da. Mustafa onu sımsıkı kavradı ve alevi hızla söndürdü. Hemen onu kucağına aldı ama tam o anda bir şey oldu. Biri Mustafa'nın sağ bacağından vurulmuştu. Yere yığıldı Mustafa. Onunla beraber Filiz de yere düşmüştü. Son bir ses duydu Filiz.
‘’ FİLİZ’iM! ‘’
Ve hıçkırıklar içindeki Nergis’in sesini duymuştu.
‘’ ANNE! ‘’
Yangının dumanına ve çarpmanın etkisiyle nefesleri gittikçe yavaşlamıştı. En sonunda ise bedeni dayanamadı ve ormanları Mustafa’ya bakarken kapandı. Filiz’in elinin hemen yanına kolyesi düşmüştü. Yanıyordu. Güneş şeklinde anlamı umut olan bir kolyeydi. İnsanlar şoktaydı çünkü oradaki 4 kişinin de evi alevler içindeydi. Lojmanda yaşamıyorlardı sıradan müstakil evlerde yaşıyorlardı. Bir siteydi burası. Mustafa da Asaf da hemen atıldı ve Filiz’i o yangından çekti. Ona kalp masajı yapmaya başlamıştı.
Mustafa ‘’ AMBULANS! ‘’
Sanki o an hayat durmuş gibi hissetti Mustafa. O aşık olduğu ormanlarda artık yangınlar vardı. Okyanusun derinliklerinde ise fırtınalar vardı.
Mustafa aşırı öfkeliydi. Bacağına sıkan kişiyi bulmalıydı. Eğer bulup onu yakarak öldürmezse kendine hayatı boyunca çok kızardı. Hafifçe arkasında baktı ve gördüğü kişiyle içindeki orman yangını çok daha ateşlendi. Artık bacağına kimin sıktığından emindi.
Bu şeytan Hüseyin KARAHAN’dı. Yani aşık olduğu kadının ve onun abisinin babasıydı. Filiz’in anlattığına göre bu şeytan Filiz doğduğundan beri onu öldürmek istiyordu. Bu şeytan kendi kızını öldürmek istiyordu. Evin kenarına patlayıcıyı dizenin de o olduğuna şüphesi yoktu Mustafa’nın.
Mustafa’nın alnındaki ve boynundaki damarlar belli oluyordu. Patlayacak kadar belli oluyordu. Haince sırıtıp ortadan kaybolmuştu. Korkak bir adamdı. Gücü sadece bir çocuğa yetiyordu.
Siren seslerinden itfaiyenin ve kırmızı mavi ışıklardan ambulansın geldiğini anlamıştı. Hızla müdahale etmişlerdi. Mustafa ve Filiz’i farklı ambulansa koymuşlardı Asaf çocuklar ile kendi arabasından geliyordu.
Hastaneye geldiklerinde Filiz’i direkt yoğun bakıma almışlardı. Mustafa’yı da acile. Kalkmaya çalıştığı için sakinleştirici vermişlerdi. Asaf’ın kucağındaki Koray ve dizindeki Nergis çok korkmuşlardı. Asaf ikisini koltuğa oturtup önlerine eğildi ikisinin de ellerinden tuttu.
Şefkatliydi sesi. ‘’ Anneniz çok güçlü bir kadın. Elbette üstesinden gelecek ve birlikte yeni evimize döneceğiz. O öl- ‘’ Duraksadı. Dile getirmek de düşünmek de çok zordu. ‘’ yaşayacak. Babanız için hiç endişelenmeyin biliyorsunuz o benim üstüm ve çok güçlü. Kocaman hem de küçük bir mermi onu yıkamaz. Filiz de… dayanacaktır sizin için. ‘’ çocuklar ona hemen inanmıştı ve Asaf çocukların gözünün derinlerindeki umudu görmüştü. Hayır tekrar olamazdı. Lütfen olmasın diye geçirdi içinden. Önceden Filiz de küçücükken Asaf ona teselli konuşması yapardı. Filiz’in o yaşta tek güvendiği kişi oydu. Asaf o gün de bir çocuğun gözlerinin derinliklerinde onu görmüştü.
Umut.
Ama o gün Asaf’ın dedikleri olmamıştı. Filiz’in güveni ona kırılmıştı o zamanlarda. Tekrar kıramazdı. Yıkılmasına bu sefer izin vermeyecekti. ‘’ Ya dediğin olmazsa? ‘’ Diye susmayan iç sesi Asaf’a sordu. İçinden cevap verdi. ‘’ O zaman düşünürüz. ‘’ Dedi ve klasik Asaf olup tekrar erteledi.
Daha önce hiç kardeşini kaybetmeyi düşünmemişti. Düşüncesi bile onu üzüyordu.
Bu sırada ‘ ACİL ‘ bölümünden çıkan Mustafa’yla kesişti bakışları. İnatçı bir adamdı ve Filiz’i yaşam mücadelesi verirken yanında olması gerekiyordu.
Sağ bacağındaki mermi çıkarılmıştı. Hemen ayaklanmıştı tabii ki. Topallayarak, yavaş yürüyordu Asaf ve çocuklarına doğru. Nergis ve Koray hemen babalarına doğru koşmuşlardı. Sımsıkı sarıldılar.
Mustafa ‘’ Korkmayın. Anneniz de babanız da iyi olacak. ‘’ Asaf’a doğru ilerledi. ‘’ Filiz nasıl? ‘’
Yutkundu Asaf. İyi değildi ama olacaktı. Olmalıydı da. Yalan söylemektense kafasını iki yana salladı. Anladı Mustafa.
‘’ Filiz’ime götür beni Asaf. ‘’ Dedi.
Asaf o an okyanuslardaki fırtınada boğuluyormuş gibi hissetti. Sessizce onayladı ve destek verdi Mustafa’ya. Bir hemşire gelmişti. Mustafa onu hemen tanıdı. Filiz’i ambulansa alırken yardım eden bir kadındı. Çocukların yanına çöktü ve Mustafa’ya ‘ Benimle güvendeler. Bana emanetler. ’ dermişçesine kafasını aşağı yukarı hafifçe salladı. Bu kadın aynı zamanda Asaf'ın eşi Leyla KARAHAN’dı. Asaf ve Leyla, lisede tanışmışlardı. Zamanla birbirlerini sevip evlenmişlerdi.
Mustafa ve Asaf olabildiğince en hızlı şekilde ‘ YOĞUN BAKIM ‘ a doğru ilerliyorlardı. Bir doktor çıktı karşılarına. Onları durdurdu.
‘’ Siz Mustafa bey olmalısınız. ‘’ hızla onayladı Mustafa.
‘’ KARIM FİLİZ! NASIL? ‘’ diye aceleyle sordu. Doktor sessiz kalmıştı. Aynı kapıdan 3 hemşire daha çıktı. Doktor susmuştu. ‘’ FİLİZ NASIL?! ‘’ dedi Mustafa. Dayanamıyordu.
‘’ Önce sakin olun bir oturu- ‘’ Mustafa doktorun sözünü kesti.
‘’ FİLİZ NASIL?! ‘’ diye 3. kere tekrar etti. Korkuyordu başına bir şey gelecek diye. İçinden doktorun Mustafa’ya ‘Hastanız gayet iyi. 2 güne taburcu olacak gibi görünüyor.’ dediğini umdu.
‘Lütfen’ diye geçirdi içinden.
‘Lütfen iyi ol Filiz’im. İyisin değil mi? ‘
Doktor bir iç çekti ‘’ Maalesef hastayı kaybettik. Çok çabaladı. Başınız sağ olsun. ‘’ dediğinde hayat durmuştu. İkisi de şokla baktı doktora.
‘’ Hayır. ‘’ yere çöktü Mustafa.
Elleri titriyordu. İlk defa elleri titriyordu. Kaybetmişti. Filiz’in gülüşünü bir daha göremeyecek miydi? Filiz’in su gibi sesini bir daha duyamayacak mıydı? Filiz’in ormanları Mustafa’ya canlı kanlı bakamayacak mıydı?
Aradan 5 gün geçmişti. O 5 gün Mustafa’ya beş yıl gibi gelmişti. Filiz yoktu. Mustafa görevini iptal ettirmişti. 5 gündür Filiz’in mezarının başında sabahlıyordu. Cesedini de göstermemişlerdi Mustafa’ya. Hala inanamıyordu. Çocuklar Asaf’ın evinde kalıyordu. Nergis’in tüm neşesi gitmişti. Koray’ın ağlamasının durduğu zamanlarda çok nadirdi, annesinin öldüğünü anlayacak yaşta değildi henüz, ama onun yokluğunu hissedebiliyordu.
Mustafa ilk defa bu kadar kötüydü. Sanki içinden büyük bir parça kopmuş gibiydi. Acısını dindiremiyordu da. Filiz’i kurtaramama nedeni olan o şeytanı elinden kaçırmıştı. Her gün bir yolunu bulur Filiz’i arardı. Bazen 5 dakikaydı bazen 20 saniyeydi. Sesini duymak bile yetiyordu ona. Tüm gün belli etmesede içi mutlu oluyordu.
Mezarın başında oturuyordu. Filiz’in ölüm haberini aldıktan sonra Nergis’e ve Mustafa’ya yüksek dozlu sakinleştiriciler verilmişti. Yan etkileri de vardı tabii ki. Sakinleştiricilerin Nergis’e olan en büyük yan etkisi hayatının belirli bir dönemini unutmasıydı. Mustafa’nın yaşından ötürü ilaçların unutmak kadar büyük bir yan etkisi olmamıştı. Mezarın üzerindeki Filiz ALKAN yazısını okşuyordu nazikçe. Kıyamıyordu. Mezarın üstünde bir sürü çiçek vardı. Hepsi rengarenkti, cıvıl cıvıldı. Tıpkı Filiz gibi. Nergisler de ekmişti diğer çiçeklerin aralarına.
“Sen o küçücük tabuta nasıl sığdın be Filiz’im?” Gözlerini acı çekiyormuş gibi kapattı. Sanki ölen Mustafa’ydı.
“Ne vardı da gittin?” Diye sordu Filiz’e. Biliyordu çünkü. Filiz bir şekilde onu duyuyordu ve ona cevap veriyordu sadece Mustafa duymuyordu.
“Ne yapmalıyım Filiz’im?” Dediğinde sanki Filiz’i orada hissediyordu. Cevap bekledi. Bir umut. Belki cevap verirdi.
Bekledi.
Hem de çok bekledi.
Ama hiçbir cevap yoktu.
Bir ses duydu o anda. Bir kediydi bu. Filiz’e benziyordu. Hayatsız gözleriyle kediye baktı.
Beyaz tüyleri vardı kedinin. Filiz de öyleydi, yalanı, kötülüğü yoktu. Kimseye de bulaşmamıştı, alnı açık gururlu bir kadındı.
Yeşil gözleri vardı kedinin. Filiz de öyleydi. Ormanları vardı bakmaya kıyamazdı Mustafa.
Pembe bir burnu vardı kedinin. Filiz’in de burnu hep pembeydi. Hep üşürdü ve utanırdı.
Kediye baktıkça sanki Filiz’i görüyordu. İçi burkulup parçalanıyordu.
İçindeki huzursuzluğun nedenini anlamak istemişti o gün. Anlamıştı da ne olmuştu? Kaybetmişti yine. Sevmeye devam etti taşı.
“O adamı öldüreceğim Filiz’im. Çocukken sana yaşattığı acıların hepsini tek tek ona yapacağım. Hem de daha kötülerini. Seni kurtaramama sebep olan o şeytanı öldüreceğim. Merak etme Filiz'im, endişelenme. O şeytanı elimden kaçırmış olabilirim ama söz bir daha kaçmayacak.” Anlamıyordu Mustafa. Kim kendi çocuğunun ölümünü isterdi?
Yanına her gün aldığı bir eşya vardı. Onun değildi bu. Filiz’inindi. Bir kaset çalardı. Her gün bunu açıp şarkı söylerdi Filiz. Yangından çıkardıkları üç beş eşya vardı. Kaset çalar dışında Filiz’in dijital kamerasını ve Çiçek Senfonisi şiir kitabını da kurtarmıştı. Cenaze ile uğraşırlarken ve daha yeni kaybetmenin acısı dinmemişken eşya kurtarmak Mustafa’nın aklında olan en son işti. Zaten evlerinin oraya gittiklerinde bomboş dört beş arsa görmüşlerdi. O gün aynı anda birkaç kişinin de evi patlamıştı. Onlar yokken arsayı temizlemişlerdi. Başka eşya kaldıysa bile çöpe gitmişti. Ne önemi vardı ki?
Filiz’i solmuştu.
O huzursuzluğun nedeni artık çok netti.
Filiz hep üşürdü ama elleri bir şekilde sıcak kalırdı. Kendisi de sıcacık biriydi.
Ama toprak soğuktu.
Aklında Filiz’in su gibi olan sesi yankılanıyordu.
“Ele avuca sığmazdı deli gönlüm
Bir zamanlar neredeydi, şimdi nerde
İster güneş ol yak beni
Yağmurum ol ağlat beni
Aklım başka duygularım başka yerde”
Sanki acısını ondan atıp sökecekmiş gibi bir dal sigara çıkardı cebinden. Hiçbir şeye yaramayacaktı. Bunu bilmesine rağmen mezarın başında sabaha kadar umutsuzca bekledi. Belki kabustur, diye düşündü Mustafa. Ama kabus değildi. Rüya hiç değildi. Ne denirdi bilmiyordu.
Sonra sustu su gibi olan ses.
İçindekine ne diyeceğini buldu Mustafa.
Umutsuzluk.
O an Filiz’e ulaşmak için bir geçit olsa da onu kurtarabilsem diye düşündü.
Bir daha hiç duyulmamak üzere sustu. İsteseler de artık duyulamayacaklardı.
Geriye mezarlığın iç daraltan soğukluğu, yıllarca solmamak için direnmiş, ama sonunda solmuş bir filiz ve umutsuz bir Mustafa kaldı.