
SERÜVENİN BAŞLANGICI
YAZIN DANSI
''Geçmişin gölgeleri ardımızda kalırken, her yeni gün, ufukta beliren bilinmezliklere doğru bir davettir; hatıralarımızla güçlenip geleceğe yelken açarız.''
O yaz, diğer yazlara nazaran daha sıcak ve farklıydı. Evet, 1999 yazı bütün bir sene ÖSS'ye çalıştıktan sonra iyi bir yaz tatilini hakettiğimi düşünüyorum. Sınavdan çıkar çıkmaz hafif bir rüzgar yüzüme vurdu ve terli alnımdaki birkaç kızıl saç telimi nazikçe uçurdu. Üzerimde düşük bel mavi kot pantolon ve beyaz kısa bir tişört vardı; tişörtümün üzerinde büyük harflerle yazılmış "BEE FREE" sloganı dikkat çekiyordu. Ayağımdaki beyaz spor ayakkabılar, sınav heyecanıyla hızlı adımlarıma ayak uydurmaya çalışıyordu.
Çantamı omzuma attım, gür kızıl saçlarımı hızla toplarken sınavın bitmiş olmasının verdiği rahatlama hissiyle derin bir nefes aldım. Etrafımdaki kalabalık, birbirine benzer üniformalar içinde yüzlerce öğrenciyle doluydu. Herkes kendi sonuçları hakkında konuşuyordu, kimileri umut dolu, kimileri ise tedirgindi.
Düşüncelerimden sıyrılıp kafamı çevirdiğimde, bir köşede bekleyen en yakın arkadaşım Merve'yi gördüm. Merve, mor batik desenli tişörtü ve siyah kot eteği ile her zamanki gibi enerjik görünüyordu. Bu tişörtünü çok sevdiğimi biliyor; bence ona en çok yakışan kıyafet bu. Uzun sarı saçları, deniz mavisi gözleriyle adeta ışık saçıyor, her zaman olduğu gibi o hanım haliyle karşılıyor beni. Annemle bu konuda çok tartışırız. "Bir Merve kadar olamadın, hanım hanımcık." Annesine daha bir kere cevap vermişliği yok. Dikiş nakış biliyor; "Sende anca serserilik yap." der. Ne yapabilirim, bende böyleyim. Herkes aynı olacak diye bir şey yok. Her ne kadar arada bir Annem ile birbirimizden memnun olmasak da, ikimiz de yapacak bir şeyin olmadığını biliyoruz. Ne zaman ki annem bu konuşmalardan birine başlar, hemen siyah deri ceketimi alır, dışarı çıkarım, mahalleyi avcumun içi gibi bilirim, hemen gider, parkta oturur, bir sigara yakarım, zehirli dumanını derin derin içime çekerim ve dünyadan bir iki saniyelik uzaklaşırım.
Merve dalmış olduğumu fark etmiş olacak ki yanıma gelmiş, hatta bana iki kere seslenmiş bile.
"Ha! Ne oldu?"
"Ordamısın? Sana sesleniyorum, gene daldın gittin bir yerlere. Bu sınav sana çok yaramadı, benden söylemesi."
"Aman, geldi geçti işte, yeter. Stresinden kurtulduk en azından."
"Stres yaptığın konusunda ciddi şüphelerim var."
İkimiz de kıkırdadık.
"Bize gelsene, annem poğaça falan yapmıştı. Hem bir şeyler çizeriz, ne dersin?"
"Olmaaz, yarın Milas'a anneannemin yanına gidiyorum, unuttun mu?" (Bu arada, çizmek dedi, çizmek en büyük tutkum. Ailem bu konuda bana destek olmamakta ısrarcı. "Resim karın doyurmazmış." Klasik cümleler. Eminim bunları bir sürü kez duymuşsunuzdur.)
"Aa, doğru, öyleydi değil mi?" Sesinde anlaşılır bir hüzün vardı. Yazı beraber geçiremeyeceğimiz için üzülüyor olmalıydı. Bütün bir yaz yalnız kalacağım demek oluyor bu. O zaman en azından hazırlandıktan sonra akşam uğra, son gecemizi geçirelim.
Böyle bir güzelliğe nasıl hayır diyebilirdim ki? Tabii ki de gönlünü almak için söz verdim, akşam Merve'lerde kalacaktım.
Akşam oldu, bütün hazırlıklarımı yapıp mutfakta yemek pişiren annemin yanına gittim. Annem dalgalı kumral saçlarını tepeden toplamış, ince beline arkadan bağladığı mutfak önlüğündeki havluya elini silerken yüzündeki derin düşüncelerle birlikte yemek hazırlığına dalmıştı. Geldiğimi fark etmemiş olacak ki arkasını dönüp kapıda dikildiğimi görünce irkildi.
"Neden dikiliyorsun orda sessiz sessiz? Korkuttun beni." dedi, hafif bir gülümse vardı yüzünde.
"Hiç, yok bir şey. Ben bu gece Merve'lerde kalıcam, sorun yok değil mi?"
"Kararını vermişsin zaten, sorun yok. Gidip kalabilirsin, annesine selam söyle."
"Tamam, söylerim." Yanağına bir öpücük kondurdum ve hızlıca ayakkabımı giymek için kapının önüne gittim. Arkamdan annemin bağırma sesi geldi:''UNUTMA, YARIN YOLA ÇIKIYORSUN! TAM ZAMANINDA KAPIDA OL, BABAN SENİ GARA BIRAKACAK!!!''
''Tamam!'' diye bağırdım.
Ayakkabımı ayağıma tam geçirmeden hızlıca üst kata çıktım, zile bastım ve bekledim. Kapıyı Merve'nin annesi Aysel Teyze açtı.
''Nasılsın, Aysel Teyze? Annemin selamı var,'' dedim ve cevabını beklemeden hızlıca içeri girdim. Merve'nin odasına gittim. Merve, yatağında oturmuş müzik dinliyordu. Beni görünce, kulağında her zaman taktığı zamanın en iyi kulaklıklarından olan Sony Walkman marka kulaklığını çıkarıp doğruldu.
Bütün bir akşam, Merve ile oturduk, bir şeyler çizdik. Akşam yemeği zamanı geldiğinde Aysel Teyze hepimizi yemeğe çağırdı. Yemeğe oturduk. Merve'nin erkek kardeşi Emre de biz odadayken spordan çıkmış ve eve gelmişti. Hep beraber yemeğe oturduk, sofrada kimse konuşmuyordu, arkada kısık bir sesle haberlerin yayınlandığı televizyon dışında her taraf sessizdi.
Biz Merve ile parka dışarı çıkalım dedik, fakat Merve'nin babası Kemal Amca işten gelirken parkta sarhoş bir grup serseri görmüş olduğu için gitmemize müsaade etmedi. Biz de balkona çıkıp çekirdek ve kola ikilisi yapalım dedik. Merve'gilin balkonunda otururken gün batımının rengarenk tonları gökyüzünü kaplamaya başlamıştı, ufukta kaybolan güneşin ardında kalan bulutlar turuncunun, pembelerin ve morların o muhteşem dansını sergiliyordu. Merve'ye dönüp baktığımda, bakışlarının ağacın tepesindeki yavrularına yemek getiren bir anne kuşun hareketlerine kilitlendiğini gördüm. Anne kuş ağzındaki bir parça solucanı beş yavrusuna birden paylaştırmaya çalışıyordu, bu manzara yaşamın acımasız yüzünü hatırlatıyordu, paylaşmak için elindeki tek şeyi en sevdiklerine bile eşit olarak yetirememek.
Gece olunca Merve ile birlikte odamıza çekildik ve yatmak için hazırlandık. Merve durgun görünüyordu, ''neyin var?'' diye sordum. ''Bir şeyim yok'' diye geçiştirdi, fakat neye canının sıkıldığını biliyordum. Ben gidiyordum ve yalnız kalacaktı. Merve'nin benden başka arkadaşı yok, benim de öyle uzatmadım ve annesinin benim için yaptığı yer yatağına uzandım. Gözlerim tavanda gezinirken yarınki yolculuğu düşündüm, beni bekleyen maceralardan habersiz, sakince gözlerimi kapattım ve derin bir uykuya daldım.
Sabahın ilk ışıkları odayı doldururken Sony marka bir alarm saati tüm sessizliği yarıp geçti. Gözlerimi açtığımda masanın üzerinde duran o eski ışıltıyla parlıyordu. Elim titreyerek saate uzandım ve sesi sağlam bir düğmeye basarak kestim. Merve'nin yatağına döndüğümde, yatağının boş olduğunu gördüm, çoktan kalkmış kahvaltı için annesine yardım ediyordu. Esneyerek yanlarına gittim, Aysel Teyze hemen ''otur kızım, geç kalmadan kahvaltını et, öyle çıkarsın'' dedi. İtiraz etmedim, yüzümü yıkayıp geldim. Kahvaltı sofrasına oturdum, hızlı bir kahvaltının ardından Mervegilin evden hızlıca ayrılarak aşağı kendi evimize indim. Çantalarımı alıp aşağı inecektim, annem kapıyı açıp kahvaltı yapıp yapmadığımı sordu, bende ''yaptım'' dedim. ''Anneanneni üzmek yok, gittiğinde haber ver'' dedi. ''Tamam'' diyip annemle vedalaştım, o da işe gitmek üzere evden ayrıldı. Aşağı indiğimde babam arabada beni bekliyordu, hızlıca arabaya binmeden önce arabanın yanında vedalaşmayı bekleyen Merve ile kısa bir vedalaşmanın ardından arabaya bindim.
Gara geldiğimizde arabadan indim ve babamla vedalaştım. Babam valizimi bagajdan çıkartarak bana uzattı ve son kez sarılarak, "Dikkatli ol kızım," diyerek tembihledi. Babama hızlıca başımı sallayarak "Tamam" dedim ve arkamı dönerek trenlerin yanına doğru ilerledim. Bir elimde valizim, diğer elimde biletimle Muğla trenini aramaya koyuldum. Treni bulduğumda hareket etmek üzereydi ve elimi sallayarak yetişmek için koştum. Benle aynı anda bir adam daha trene doğru koşuyordu. İkimiz de treni yakaladık, ancak ben ondan sonra bindim. Bilet kontrolüm bittikten sonra içeri girdim ve koltuğumu bulmak için koridorda ilerlemeye başladım. Koltuğumu bulup tam oturmaya hazırlandığım sırada, koltuğumda başka bir adamın oturduğunu gördüm. Daha doğrusu, genç bir adam, en fazla yirmisindeydi. Adam yanında dikildiğimi görünce kafasını çevirip bana baktı. Saçları güneşte parlıyor, gözleri toprak rengiyle derinleşiyordu. Duruşu sakin ve kendinden emindi, fakat gözlerinde o anı sorgularmışçasına bir merak vardı. Bu genç adam, az önce benimle treni yakalamak için koşan adamdı. Evet, ta kendisiydi.
Sakinliğimi korumaya çalışarak sıkılmış bir şekilde, "Burası benim yerim beyefendi, kalkıp kendi yerinize geçer misiniz, rica etsem?" dedim, bütün kibarlığımı kullanarak. Tekrar insanı rahatsız edecek derecede olan sakinliğiyle rahat bir şekilde cevapladı sorumu.
"Sanırım yanılıyorsunuz, zira benim yerim olduğunu kanıtlayabilirim."
"Gerek yok beyefendi, çünkü bende benim yerim olduğunu kanıtlayabilirim. Bir koltukta iki kişi oturamayacağına göre, lütfen yerinize geçer misiniz?"
"Acele karar veriyorsunuz hanımefendi, bakın, benim biletim bu koltuk," dedi, elindeki daha önce katlanıp düzeltilmiş biletini göstererek.
Ve evet, gerçekten de bu koltuk onundu. Şaşkınlığımı gizleyemeyerek öylece bakakaldım. Nasıl olabilirdi ki? İkimizin de biletinde aynı yeri gösteriyordu. İki kişiye bir koltuk vermişlerdi.
"Ne olacak şimdi, ben nereye oturacağım?"
Umursamaz adam omuzlarını silkerek önüne döndü. Cidden, nasıl bu kadar umursamaz olabiliyordu? Tam kara kara ne yapacağımı düşünürken, biletleri kontrol eden adam gelip sorunun ne olduğunu sordu. Durumu kısaca özetledim ve bana yanlışlıktan dolayı özür dileyip başka bir yer gösterdi. Umursamaz adama ters ters bakarak yerime geçtim. Hala yüzünde o umursamaz tavrı vardı.Sırt çantamdan walkman'imi ve kulaklığımı çıkardım ve en sevdiğim müziği açarak mırıldanmaya başladım.
''Benden çekiniyormuşsun
''Bana göre değil hiç'' diyormuşsun
Çok baskın, çok iddialı
Fazla popüler buluyormuşsun
Peki, benim de bir kalbim olduğunu,
Senin aşkınla dolduğumu
Göz göze gelince mahvolduğumu
Gerçekten mi görmüyorsun?''
Şarkı bittikten sonra kulaklığımı çıkarıp gözümü dışarıdaki manzaradan çektim ve koridora çevirdim. Herkes bir şeylerle uğraşıyordu. Bir kadın, ağlayan çocuğunu susturmak için türlü türlü şirinlikler yapıyordu. Çocuğun ağlama sesi gerçekten korkunçtu. Gözümü bir başka köşeye çevirdim ve orada da umduğumu bulamadım. Ne umduğumu da bilmiyorum. Bir an için umursamaz bir adamın bana baktığını hissettim, fakat dönüp baktığımda kafasını eğmiş, elindeki bir kağıt parçasını okuduğunu gördüm. O an, ne okuduğun çok merak etsem de vazgeçtim ve kafamı cama yaslayarak tekrar dışarıyı izlemeye başladım. Hızla geçen ağaçlar, yanımdan geçip giden kuşlar ve çeşitli bitkiler, ufukta beliren dağlar, gökyüzü yumuşacık mavi bulutlar ve nihayet denizi gördüm karşımda, bütün berraklığı ve büyüklüğü ile Ege Denizi vardı. Bir an heyecanlanarak biraz başımı camdan çıkarttım ve saçlarımı rüzgarın dansına bıraktım. Çok geçmeden geri içeri girdim ve trenin içerisinden gelen hafif monoton seslerle birlikte, doğanın sessiz melodisi kulaklarımda çınlarken yol almaya devam ettim.
Trenin düdüğünün sesi ve telaşlı insanların toparlanma sesleriyle uyandım. Sersem bir şekilde etrafıma bakarken inmem gerektiğini hatırladım. Dedem çoktan beni almaya gelmiş olmalıydı. Kalkıp inmek için hazırlandım ve son bir kez umursamaz adamın koltuğuna baktım. Koltuk boştu, fakat oturduğu yerde birkaç saat önce okuduğu not duruyordu. Merakıma yenik düşerek notu alıp hızlıca cebime attım ve dışarı çıktım. Gelmeden önce dedemle taksilerin beklediği yerde buluşmak üzere sözleşmiştik. O tarafa doğru yöneldim ve hızlıca yürüdüm. Dedemi gördüğümde koşarak sarıldım. Dedem beni "Kızıl Sultanım" diye severdi, küçükken bu isimi hiç sevmezdim, fakat şimdi seviyorum.
"Nasıl geçti bakalım yolculuğun güzel kızım?" dedi.
"Fena değildi dede anneannem nasıl?" diye sordum.
"İyi, yolunu gözlüyor dört gözle. Hadi ver bana valizini, sen bin, gidelim hemen" dedi.
"Anneannemgil Milas'da oturuyorlar, denize yakın çok güzel bir evleri var. Yazları buraya gelmek cennet gibi bir şey, fakat en son çocukken geldiğim için illaki değişim olmuştur diye tahmin ediyorum."
Eve varana kadar yolda dedemle sohbet ettik. Evin önünde durduğumuzda hızlıca inip mutfakta sofrayı hazırlayan anneanneme arkadan sarıldım. Anneannem beni görünce çok sevindi ve sıkı sıkı sarıldı. Hemen elindekini bırakıp sandalyeye oturdu, bende karşısına oturdum. Sürekli "Ne kadar büyümüşsün" diyip durdu. Biz anneannemle sohbet ederken dedem de sofranın geri kalanını kurdu. Yumurta tavasını ortamıza yerleştirirken "Hadi bakalım kızıl sultanım, sizin en sevdiğinizden yaptım, peynirli omlet, afiyet olsun" dedi. Sesli bir şekilde anneannemle gülerek yemeğe başladık. Yemekten sonra anneanneme sofrayı toplaması için yardım ettim ve odama gidip eşyalarımı yerleştirmeye başladım. Hızlı bir duş aldım ve kendimi dışarı attım.
Sahile doğru yürümeye başladım. Küçükken burada hep kendi başıma oturduğum bir kayalık vardı, genelde kimse olmazdı, sahilin biraz yukarısıydı, bütün sahil ayaklarımın altında kalıyordu. Gittim ve her zamanki yerime yerleştim. Gözlerimi kapayıp bir süre etrafı dinledim ve elime cebime götürdüm, umursamaz adamın okuduğu kağıt geldi aklıma. Hemen çıkardım ve hızlı hareketlerle kağıdın ipini çözdüm. Açtığım kağıdı tam okumaya başlamıştım ki arkamdan gelen tanıdık bir sesle irkildim:
"Hep böyle başkalarının eşyalarını gizlice alır mısınız?"

*Zerrin Arslan*

*Deniz Kayaş*
(UMURSAMAZ)

*Merve Çelik*

*Zerrin'in Anneannesinin evi*

*Walkman*

*Merve'nin odası ve çizimler*


