İçeriğe geç

Güneşin İzleri

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Güneşin İzleri

Bölüm 1

Güzel Tesadüfler

Öncelikle şunu netleştireyim: Ben aslında kötü ya da çirkef bir insan değilim. Ama bu hikâyenin içinde öyle anlar olacak ki, muhtemelen bana bakıp “Yok artık, bunu da mı yaptı?” diyeceksiniz. Haklısınız ama bilin ki kalbimin bir köşesinde hâlâ gayet iyi, hatta fena tatlı biriyim.

Hikâyeme başlamadan önce size küçük bir sır vereyim: Mucizelere inanın. Çünkü hayat bazen tam “Bitti, buradan dönülmez.” dediğiniz anda öyle bir sürpriz yapar ki hem mucizeyi hem de yanında gerçek aşkı paketleyip kapınıza bırakır. Kargo şirketi gibi düşünün ama teslimatı biraz geç yapıyor. Bana yaptı mesela.

Ve işte… bu da benim hikâyem.

✨

20 Mayıs 2019

“Vermem seni elere, vermem!

Allah şahidim olsun, vermem seni elere vermem!”

Yazın sıcak rüzgârı saçımı savururken bir yandan bağıra bağıra şarkı söylüyor, arabanın hâkimiyetini de elimde tutmaya çalışıyordum. Yazı gerçekten seviyordum.

O kadar farklı bir havası vardı ki bence mevsimler arasında da en ilgi çekici olanıydı (benim için yani). Arkadaşlarınla geçirdiğin sıcak yaz akşamları, sülalecek o saçma pikniğe gitmek, denize girmek… En basitinden doğa bile mutlu gözüküyordu; ağaçlar meyvelerini veriyor, çiçek açıyorlardı.

Ve gelelim en sevdiğime: Yaz aşkı. Yaz filmlerindeki o yaz aşklarını o kadar kıskanırdım ki eskiden… Bazen hâlâ o filmleri izleyip özendiğim gerçeğini bir kenara atarsak tabii.

İstediğim yere sonunda varınca arabayı stop edip indim ve bayır aşağı koşmaya başladım. GEÇ KALIYORDUM! Yine kovulmasam yeridir… Nefes nefese kalmıştım.

Sonunda iş yerine vardığımda karşımda hiç görmek istemediğim bir görüntü vardı.

Mizgin, sen salaksın kızım…

🐚

İş yeri kapalıydı… Bugün pazardı ve ben bunu unutup sabah altıda kalkıp işe gelmiştim. Ağlamak istiyorum şu an, yerlerde tepinmek istiyorum ama bu maskaraya ve ayağımdaki bebek sarısı topuklularıma bir servet ödemiştim. Sağ kolumu kaldırıp saate baktım. 7:35’ti, yani tam işin başladığı zamandı. Bu saatte ne yapabilirdim ki?

Acıyla önümdeki nefret gökdelene baktım. Ünlü bir yayınevinde kapak tasarımcısıydım. Eh, şu an gördüğünüz çoğu kitap kapağı benim ellerimden çıkmıştı. Bununla övünmekten asla gocunmazdım.

“Pardon, iyi misin?”

Sesin geldiği yöne doğru baktım. Arkamda duran genç adam endişeyle bakıyordu.

“Yanlış anlama, sapık değilim. Burada çalışıyorum.” Yayınevini gösterdi. “Ve seni bu binanın neden öfkelendirdiğini merak ettim.”

Ah, tatlı çocuk… Şu an benim yerimde olsan sen de öfkeyle bakardın. Bana bakan açık mavi, resmen Ege’de olan tertemiz bir denize benzeyen gözleri ışıldıyordu. Ve sarı saçları vardı; kumral olduğunu söyleyebilirdim. Tatlı birine benziyordu. Yüz hatları oldukça yumuşaktı, insan yüzüne baktığında yanağını sıkmak isterdi. Tabii şu an bunu yapsam polisi arardı muhtemelen.

Sakin olmaya çalıştım ama yüzümde histerik bir gülüş belirdi. “İnan, benim yerimde olsan şu an sen de nefret edersin bu şeyden!”

“Neden ama?” dedi ama sesi gülerek çıkmıştı. Bu beni daha da kızdırdı.

“Bugün pazar ve ben tek boş günümde işin olmadığını unutup saat yedide işe geldim!”

Bir anda sanki çok komikmiş gibi kahkaha attı. Komik miydi yani? Ben o değerli uykumdan uyanmıştım ve bu mahlukat burada yüzüme kahkahalarla gülüyordu!

Bu tanımadığım insanoğlu sinirlerimi fazlasıyla bozmuştu. Şu an yanağını sıkmak değil, vurmak için can atıyordum.

“Bu çok kötü olmuş işte.” dedi kahkahalarının arasında. Gülmesi sonunda bittiğinde ona sinirle baktım. “Bitti mi gülmen? Ayrıca burada çalışıyorsan sen sabahın köründe burada ne yapıyorsun?”

Kusura bakma sevgili okur fakat daha kargalar tuvaletlerini bile yememişti. Bu ne yapıyordu burada?

“Ben senin aksine her gün erkenden kalkıp işe gelmeden koşuya çıkarım, hafta sonları da dahil.”

Ona bir uzaylıymış gibi baktım. Çıldırmış falan olmalıydı. Beni hiçbir güç uykumdan kaldırıp bu saatte koşuya çıkaramaz. Belki yüklü bir alışveriş olabilir tabii.

“Kusura bakma ama sen delirmiş olmalısın!” Öyle bir tonla söyledim ki bunu, bir kahkaha patlattı. Kolumu kaldırıp saate baktım. 7:47’ydi. Zaman çabuk geçmişti ve ben hâlâ eve gidip kafamı yastığa gömmek yerine burada bu adamla çene çalıyordum. Galiba ben de kafayı yemiştim. Tanımadığım bu değişik adam beni kendisine benzetmişti. Korkunç!

“Sen koşuna devam et, değişik adam. Görüşmemek üzere.” deyip birkaç adım atıp el salladım. O da giderken durup, “Bekle!” diye bağırdı. Ona tekrar döndüm.

“Adın ne?”

Adımı vermemde sakınca olmazdı. Şu an tek istediğim peşimi bırakmasıydı.

“Mizgin.”

Onun adı neydi acaba? İçimde onun adını merak eden tarafı bastıramadım.

“Senin?”

Yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi.

“Benimkini bir daha görüştüğümüzde söyleyeceğim, uykucu kız!”

Manyak herif bir daha bir yerde karşılaşacağımızı falan sanıyorsa yanılıyordu… Ya da yanılmıyordur. Çünkü söylediği gibi o da yayınevinde çalışıyorsa beni bulması kolay olurdu. Bir ona, bir yayınevine baktım, ardından sessizce bir küfür savurdum. Bunu duymuş gibi ondan bir kıkırtı geldi.

“Görüşürüz, uykucu kız!”

Uykucu kız neydi Allah aşkına ya? Daha fazla buna dayanamayarak oradan arkama dahi bakmadan koşarak (daha doğrusu koşamıyordum topuklulardan dolayı; evet, kesinlikle onlardan dolayı) uzaklaştım.

Sıcacık evime sonunda vardığımda üzerimdeki elbisenden ve takılardan kurtuldum kafamı yastığa koyma sırası gelince derin bir nefes verdim ve bugün olanları olabildiğince düşünmemeye çalıştım ve kendimi uykunun düşüncesiz kollarına bıraktım.

Bölüm sonu

2 yorum