İçeriğe geç

Güneşin Elçisi

Bölüm 1 · 7 dk okuma

Güneşin Elçisi

Bölüm 1

Savaşın Çocukları

Tabiyatın esen gür rüzgarı altında bazı çiçeklerin hayattan kopması kadar gerçekti yaşamak.

Asırlardır süre gelen savaşın altında ezilip yok sayılan hayatlar kadar gerçekti.

Karanlık ve savaşın sonunun bilinmezliği, tarafların hırsına piyonların dökülen kanları artıyor ve liderler vahşileşiyordu.

Savaşın iki şahı Ezel Işık İttifakı ve Direniş Birliği yıllardır savaşmışlardı fakat nihayete erdirilemeyen bu savaşlar da hiçbir zaman biri geri çekilmemişti.

Kirli hayat oyunlarının karanlık ağlarında ışığımla yolumu aydınlatmaya çalışan alelade biriydim ben.

Karanlıktan korktuğu için geçmişinden kaçan, kabullenmeyen biri. Almam gereken canlardan sorumluydum. Kalbime pişmanlık duygusunu derinlere, geçmişime gömmüştüm. Zira kendi masumiyetim için vereceğim savaşa uygun olmayan bir yerdeydim. Bu beni yaşatmayacaktı.

Ben yaşamak için öldürmeyi seçenlerdenim. Bir yerde vicdanımın sesini bastırıp avcı olanım.

~

"Savaş tarihi çok eski zamanlara, asırlık bir geçmişe dayanıyor. Çok güçlü bir tanrı doğdu ve daha fazlasına hak idda etti. Boyutlar arası düzensizliği bitireceğine ve yeni varoluş düzeni adına ant içti. Bunun için savaş başlattı. İki tarafta gücün kaynağı için kan akıtmaya başladılar. Doğa kendi içinde kaynağını en derinlere gömmüştü ki kimse bulamamaşıtı.

Rivayete göre her şey kaynağa sahip olanın tasavvufunda olacaktı. Tüm boyutlarda söz sahibi olabilecek tek bir kişi kalacaktı.

Bazıları bu gücün getireceği katliamdan korktular. Bazıları ise bu kudretin karşısında hayranlık duydular. Bu yeni varoluş projesinin parçası olmak istediler.

Bugün hepimiz bunun için buradayız. Zalimlerden sıyrılarak liderimizin önderliğinde aydınlık bir geleceğe ulaşmak için.

Sizler Ezel Işık İttifakı'nın birer askerisiniz. Buna yaraşır davranacaksınız. Emre itaatsizliğin cezasını ölümdür ve kurallara riayet edilmezse cezayı bizzat uygularım."

Üsteğmen kadın, çatılmış kaşlarının altından resmi bir şekilde bizlere evcilleştireceği köpeklere bakıyordu adeta.

"ANLADINIZ MI!"

Diye bağırdı. Kimseden çıt çıkmadı.

Kime ne olursa, kim haklı olursa olsun. Tek isteğim savaş meselelerinin dışında kalmaktı. Ama eğer bu saçmalıktan kaçıp kurtulmazsam hayatımı buna adıyacağımın farkındaydım. Annem beni bu birlik için eğitmiş ve en sonunda satmıştı. Hayatımın 12 yılı boyunca çevremde savaştan farklı bir konu olmamıştı ve ben şimdiden bu durumdan fazla sıkılmıştım.

Teğmen diğer askerlere herkesi koğuşa götürmesi üzerine emir verdi.Sürüyü kontrol altında tutup yönlendiren çobanlar gibi sardılar etrafımızı.

Biri kolumdan kabaca tuttu ve sert bir şekilde çekiştirmeye başladı. Kolumu bırakması için direndim.

"Bırak! Kendim giderim. Hayvan değilim neticede!" Dedim öfkeyle.

"Kes sesini yürü!" diye karşılık verdi kolumu sıkarak.

Tırnaklarını, yok yok pençelerini çıplak tenime geçirirken bir yandan tehditkar bir şekilde bakıyodu. Pençeleri olması gerekenden daha uzun ve sivriydi, Büyük ihtimalle yarı kurttu.

Acıyla inledim ama direnmeye devam ederek kolumu ellerinden çektim. Çizilmiş kolumu diğer elimle sıvazladım ve bende aynı sertlikte baktım kurda.

"Hey sen!" Sesi ile kafamı çevirdim.

Teğmen kadın öfkeli bir şekilde bulunduğumuz yere doğru yürüyerek önümde durdu. Kolumu kavrayarak beni kendine çekti.

"Ben az önce size ne dedim" diye dişlerinin arasından tısladı. Bende yalnızca kaşlarımı çatarak bakmakla yetindim.

Bir süre daha öylece bakıştıktan sonra

"Barın" diye bağırdı, "Diğerlerini götürün, derhâl!"

Teğmen dediğini uyguladı. Herkes titreyerek zorla odalara götürdüldü, korkaklar.

Kadın tuttuğu kolumdan beni savurarak düşürdü.

Fena güçlüydü belli ki. "Kalk" emrini verdi. Dediğini yapmayarak sadece gözlerine delici bir şekilde bakmaya devam ediyordum. Bir adım daha atarak süren sessizliği bozdu. "Sen kimsin ki de ayrı baş çekmeye kalkıyorsun" dedi ve dudaklarının kenarını yukarı kıvırarak "Böyle asi davranmak için bir hiçsin" diyerek ekledi. Benim seviyeme çöktü "Burada başının dikine gitmeye kalkarsan o başını keserler, anladın mı?". Sessiz kaldım, dişimi sıkarak gözlerimi yere doğru diktim.

Kadın çöktüğü yerden kalkarak benimde kalkmam için direktif verdi, dediğini yaptım. Bir süre daha bende bir şeyi çözümlemeye çalışıyormuş gibi baktı. Tehditkar gözlerini üzerimden çekerek arkasındaki askere manidar bir şekilde kafasını sallayarak geri döndü. Asker konuşmaya başladı.

"Adı Güneş. 12 yaşında. Annesi ve küçük kız kardeşi, Vira ve Saye ile yaşıyormuş, babası Berzansa, 3 yıl önce ölmüş. Bize gelmeden önce bir ustadan eğitim almış bize ustası getirdi. Türü Kanatlı Elf. Elementi güneş."

Gerilerek bir askere birde beni süzen kadına bakıyordum. Bir şey yakalamış gibi sırıttı.

"Kardeşi" dedi. Kahretsin. "Kardeşi hakkında?" Diye ekledi Üsteğmen. Asker derin bir nefes verdi.

"Saye, 3 yaşında. Cinsi kanatlı şeytan." Dedi.

Üsteğmen kaşlarını kaldırarak bir askere birde bana bakarak "Kanatlı şeytan" diye tekrar etti.

Gözlerini dikerek bana doğru yürüdü.

"Kardeşini en son ne zaman gördün bilmiyorum ama son görüşün olmasını istemezsin diye tahmin ediyorum" dedi.

"YAPAMAZSINIZ!" Diye bağırdım.

"Bir itaatsizliği göreyim yapıyor muyum görürüz." Diyerek karşılık verdi.

O anda susmaktan başka şansım kalmamıştı. Bakışlarımı yere çevirdim ve dudağımın kenarını dişledim. Çaresiz bırakmayı iyi biliyorlardı...

"Başka rezillik çıkarmış mı kampta kaldığı sürece?"

"13 yaşında bir oğlanla kavga etmiş. Çocuğu bayağı dağıtmış." diye yanıtladı asker.

Bir askere birde üsteğmene baktım.

Kadın delici bir şekilde bakarak "Gücünü isteğimiz doğrultusunda kullanırsan iyi edersin" dedi ve ekledi "Götürün bunu, gözünüz üzerinde olsun. Bir vukuatı olursa verin cezasını." dedi. Yanında bir kaç askerle daha arkasını dönerek kampın çıkışına doğru yol aldı ve uzaklaştı.

Ardında izlemekten fazla bir şey yapamadım. Askerlerden biri silahını kavrayarak "Yürü" diye emir verdi. Bana dokunmadılar ama tehdit ederek istediklerini yaptırdılar.

Yatakhaneye doğru ilerledim. Kapıyı açmamla içerideki gözleri üzerimde hissetmem bir oldu. O ağırlığı umursamadan boş bulduğum bir yatağa kuruldum.

"Onlara saçma sapan hareketler yapıp burnum kanamadan kurtulman büyük şans cidden"

Kafamı kaldırdım. Ateş kırmızısı saçlı bir kız. Benden büyüktü ve tecrübeli gibiydi. Uzun kırmızı saçlarının perdelediği çizikli yüzünde alaycı bir ifade belirdi.

"Gerçi yenisin diye salmışlardır. Bir dahakine gebertirler seni" dedi sırıtışını genişleterek.

Sanırım dayak yemek ya da geberip gitmek çokta umrumda değildi ama kardeşime veya anneme dokunurlarsa işte o zaman ne yapacağımı bilemiyorumdum.

"İsterlerse öldürsünler" diye karşılık verdim. Bunun üzerine bir kahkaha patlattı ve bu sinirimi bozdu. Beni kısaca süzerek paltosunu aldı ve çıktı.

Burada kaldığım sürece katlanmam gereken aptallardan yalnızca biriydi görünüşe bakılırsa.

İçeriye bir adam girdi. Herkesi süzdükten sonra bir açıklama yapmak üzere boğazını temizledi.

"Yarın eğitime gideceksiniz. Saat 4'de kalkarak aşağıda düzgün ve erkekler ile kızlar ayrı olacak şekilde sıralanın. Sayım yapılacak. Gelmeyen olursa cezalandırılacak." Diyerek bir süre daha herkese baktıktan sonra arkasını döndü ve odadan ayrıldı.

Herkes birbiriyle konuşmaya ve odanın içinde inanılmaz bir uğultu dönmeye başladı.

Bacaklarımı kollarım arasına aldım. Gürültüden sıyrılarak. Kendimi düşüncelerimle boğmaya karar verdim.

Buradan gitmem gerekiyordu. Ama annemle kardeşime ne yaparlardı? Kendi arzum bile olmadan savaşarak ölmem mi gerekiyordu? Her şey için çok mu geç kaldım? Belki ustam beni bu kampa bıraktığından itibaren her şey bitti. Kaçış yolum tamamiyle kapandı.

Gözlerimi dikerek diğerlerine baktım. Herkes gergindi ama sanki kimse olabilecekleri düşünmüyordu. O an gözüm birine takıldı.

5-6 yaşlarında bir kız çocuğu. Benim gibi toplanmıştı. Kimseyle konuşmuyor korku dolu gözlerle çevresine bakıyordu. O da gönüllü değildi. Kendi isteği olmadan, zorla gelmişti buraya belliydi.

Belki gerçeği inkar etmek beni bir yere götürmeyecekti. Alışmam gerekiyordu. Hayat tarafından oradan oraya savrulmaya alışmam gerekiyordu. Fakat içimdeki ses o kadar burada durmak istemediğini haykırıyordu ki ona karşı çıkmak istemiyordum.

Kapıya sertçe vurulduğunda düşüncelerim toz bulutu gibi kayboldu.

"YATMA VAKTİ"

Işıklar kapandı ve herkes örtülerinin altına çekildi. Oda bir anda sessizliğe büründü. Yerimden milim kıpırdamayarak tekrar yüzümün yarısını bacaklarıma gömdüm.

Hiç sevildiğimi hissettiğim bir çocuk olmadım. Ara sıra babam eve gelirdi ve başımı okşardı. Yalnız o kadardı. Bazen 2-3 gün bile olmadan gider ve aylar boyunca gelmezdi. Ezel Işık İttifakı'nın gözde bir askeriydi. Annemse evde, benimleydi. Fakat şimdilerde düşünüyorum gerçekten benimle miydi diye... Sanırım annemin kafamı okşamışlığı bile yoktu. Ama önemli değildi. Babam vardı. Onu haftalarca, aylarca beklemem gerekse bile. Son gördüğüm anı hatırlıyorum.

Alnıma uzun ve sıcak bir öpücük konduruldu. Gözlerimi araladım. Babam yatakta oturuyor, karşımda duruyordu. Çok yorgundum, gözümü tekrar kapadım. Ellerimle babamın kolunu kavrayarak kendimi daha çok ona daha çok yaklaştırdım.

"Baba, gitme" dedim kısık bir sesle.

"Gelicem kızım" dedi.

Gittiğini hatırlamıyorum. O sıcaklığı hissetmeye devam ettim. Daha sonra tekrar uykuya daldım.

Uyandığımda yatağım boştu. Gitmişti.

Gözümden bir yaş soğuk yanaklarıma kadar indi. Babam o günden sonra gelmedi. Geri dönmedi. Gelen tek şey ölüm haberiydi...

Onadan geriye sadece ben annem ve kardeşim kaldı. Babamın ölümüyle annem benden iyice uzaklaştı. Evde iki yabancı olmanın ötesinde bazen beni eve bile almazdı. Belki bir iki arkadaşımın yanına giderdim fakat sonunda yine evin önünde soğukta sabahı ederdim.

Daha sonrasında bir ustaya verildim. Şu ana kadar hayatımın en zor günlerini ustayla yaşadım. Belkide ustayla geçirdiğim vakitten ötürü artık bu ceza sistemi o kadar korkutmuyor. Görebileceğim çoğu zararı görmüştüm zira. En keskin hissettiğim acı kanadımın kırılmasıydı. Kaçmak istedim ama dayaktan morarmış bacağım bana engel oldu. O gün bir kanadın kırılmasının ne kadar can yakıcı olduğunu ve ilerleyen vakitlerde ne kadar zor iyileştiğini öğrendim.

Kanatlarım benim özgürlüğümdü. Ne kadar dilediğimce kullanamıyor olsamda. Bu yüzden özgürlüğüm için özgürlüğümü feda ettim. O gün benim son kaçma denememdi. Fakat en azından şu an bir boyunduruk altında değildim. Hayatım boyunca da esaret altında kalmayacaktım. Hayır, alışmayacaktım.

Zarar görme korkusu beni nereye götürürdü ki? Kurtuluş ancak cesaretti.

Gözümü tekrar diğer yataklara diktim. Zifiri karanlıktan dolayı hiçbir şey göremedim. Yatağımı açtım ve örtünün altına tamamen girdim. Örtünün altında parlayan bir enerji topu yaptım. Elimde oluşturduğum sıcaklık yayan ve güneş gibi parlayan enerjime baktım.

Karanlıktan hoşlanmıyorum. Belki gücümden dolayıydı. Enerjimi ışıktan aldığım için.

Buradan nasıl kaçacağımı düşünerek neredeyse uyanma saatini etmek üzereydim. Bedenim uykusuzluğa daha fazla dayanamadı. Göz kapaklarım ağırlaştı.

•••

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.