🌝🌚
“Bir insanın geçmişini bilmeden yarasına dokunursan, neden kanadığını anlayamazsın.”
Baran’ın söylediği o iki kelime bütün gece kafamın içinde dolaştı.
“Çünkü oluyor.”
Normal bir insan bunu duyup geçerdi belki ama benim beynim sağlıklı çalışmıyor. Bir şey takıldı mı bırakmıyor. Özellikle eksik bırakılmış şeyleri. Ve Baran baştan aşağı eksik cümle gibi bir adamdı zaten. Sürekli yarım konuşuyor, yarım bakıyor, yarım anlatıyordu. Ama o yarımların altında bir şey vardı. Ağır bir şey.
Ben de aptal gibi onu düşünüyordum.
Sabah uyandığımda ilk hissettiğim şey sinirdi. Kendime. Çünkü normalde bir insanı bu kadar analiz etmem. İnsanlar benim için ya eğlencelidir ya sıkıcıdır. Baran hiçbirine girmiyordu. Ve bu durum rahatsız ediciydi.
Mutfaktan gelen seslerle yataktan çıktım. Ev yine ayaktaydı. Bizim ev hiç tam uyumuyor gibi zaten. Hep bir hareket, hep bir konuşma, hep bir tartışma ihtimali var.
Mutfağa girdiğimde Gökalp telefonda konuşuyordu. Ses tonu sertti. Bilge masada oturmuş bir şeyler okuyordu. Eren ise tost ekmeğini havaya atıp tutmaya çalışıyordu.
“Bir gün o ekmek gözüne girecek,” dedim sandalyeye otururken.
“Bir gün senin ağzın başına bela açacak,” dedi hiç düşünmeden.
“Çok geç kaldın bu yorum için.”
Bilge gülmemeye çalıştı. Gökalp telefonu kapatıp bize döndü.
“Bugün mahallede dolaşmak yok.”
Direkt bana bakıyordu tabii.
Kahve fincanını elime aldım.
“Niye?”
“Çünkü istemiyorum.”
“Bu mantıklı bir açıklama değil.”
Gökalp’in bakışları sertleşti.
“Dün olanlar yetmedi mi?”
İçimde yine o tanıdık gerginlik oluştu. Herkes sürekli dün olanları kullanıyordu. Sanki mahallede bina çöktü diye ben suçluymuşum gibi davranıyorlardı.
“Ben binayı çökertmedim.”
“Ama hep olayların çevresindesin.”
“Belki olaylar beni seviyordur.”
“Güneş.”
Bu sefer Bilge konuşmuştu. Sesi yorgundu. Sanki sürekli aramızda tampon olmaktan yorulmuş gibi.
Gökalp derin nefes aldı. Sonra daha sakin ama daha tehlikeli bir ses tonuyla konuştu.
“Baran haklı.”
İşte o an ortam tamamen değişti.
Kaşlarım direkt çatıldı.
“Ne alaka şimdi?”
“Adam seni korumaya çalışıyor.”
Sinirden güldüm.
“Harika. Bir koruyucum daha olmuş.”
“Dalga geçmeyi bırak.”
“Ben ciddi olamıyorum belki!”
Cümle ağzımdan çıktığı anda sessizlik oldu. Gerçek sessizlik. Çünkü bazen insan şaka yaparken yanlışlıkla doğruyu söyler.
Ben ciddi kalamıyordum.
Çünkü ciddi anlar bana fazla gerçek hissettiriyordu.
Ve gerçek şeyler can sıkıyordu.
Üniversiteye gitmek yerine yürümeyi tercih ettim. Hava kapalıydı ama yağmur yağmıyordu. Mahallenin arka sokaklarına girdim. Bazen oralarda dolaşmayı seviyorum çünkü kimse soru sormuyor. İnsanların seni tanımadığı yerler rahatlatıcı oluyor.
Eski basket sahasının yanından geçerken birkaç çocuğun top oynadığını gördüm. Potanın filesi kopmuştu. Zemin çatlamıştı. Duvarların boyası dökülüyordu.
Ama çocuklar gülüyordu.
İşte o an aklıma yine o bina geldi.
Yıkık bina.
Bir anda durdum.
Çünkü beynimde ilk kez net bir düşünce oluştu.
“Burası düzeltilebilir.”
Çocukların oynayabileceği, insanların oturabileceği, kimsenin korkmadan gireceği bir yere dönüşebilirdi. Mahallede doğru düzgün hiçbir alan yoktu zaten. Herkes ya kafede oturuyor ya boş boş sokakta geziyordu.
Benim içim kıpırdadı.
Bu his yeni değildi ama uzun zamandır olmuyordu. Bir şeyi gerçekten isteme hissi.
Telefonumu çıkarıp Selin’i aradım.
“Ne oldu?” dedi direkt.
“Bir fikrim var.”
“Allah korusun.”
“Ciddiyim.”
“Tamam korkmaya başladım.”
Gözlerimi devirdim.
“O binayı yenileyebiliriz.”
Sessizlik oldu.
Gerçek sessizlik.
Sonra Selin bağırdı.
“NE?”
Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.
“Bağırma!”
“Sen kafayı mı yedin? Dün millet altında kalıyordu!”
“Çünkü kimse düzeltmiyor!”
Selin birkaç saniye sustu.
Bu, düşündüğü anlamına geliyordu.
“Devam et,” dedi sonunda.
Ve ben anlatmaya başladım.
Konuştukça heyecanlandım. İçimde uzun zamandır olmayan bir enerji oluştu. Çocuklar için alanlar, küçük etkinlikler, duvar boyamaları, müzik geceleri… Aklıma ne geldiyse söyledim.
Çünkü ilk kez bir şeyi sadece kaçmak için değil, gerçekten istediğim için düşünüyordum.
Akşamüstü kafeye gittiğimde Selin, Aslı ve Hakan masada oturuyordu. Daha ben sandalyeye oturmadan Selin konuştu.
“Ben hâlâ bunun kötü bir fikir olduğunu düşünüyorum.”
“Şaşırtmadı.”
“AMA…” dedi parmağını kaldırarak, “kaotik derecede iyi olabilir.”
Aslı heyecanlanmıştı bile.
“Duvarlara çizim yapabiliriz!”
Hakan kahvesinden yudum aldı.
“Belediye izin vermez.”
“Negatiflik yayıyorsun.”
“Gerçekçilik.”
Ben masaya eğildim.
“Bakın ciddi söylüyorum. O bina öyle çürüyüp gitmemeli.”
Hakan bana birkaç saniye baktı.
“Bu sana neden bu kadar battı?”
Cevap veremedim hemen.
Çünkü ben de tam bilmiyordum.
Belki kendime benzetiyordum.
Dışarıdan bakınca dağılmış görünen şeylerin tamamen kaybolmak zorunda olmadığını kanıtlamak istiyordum belki.
Tam o sırada kafenin kapısı açıldı.
Baran içeri girdi.
Ve benim şansıma, bizi duydu.
“O binadan uzak duracaksınız.”
Masadaki herkes sustu.
Ben ise direkt ona döndüm.
“Karar değişikliği oldu.”
Baran’ın bakışları sertleşti.
“Bu oyun değil.”
“Ben de oyun oynamıyorum.”
Kafede hava bir anda gerildi. Selin resmen tenis maçı izler gibi bakıyordu aramızda.
Baran yavaşça masaya yaklaştı.
“O bina kapatılacak.”
“Hayır,” dedim direkt.
“Güneş.”
“Hayır.”
İlk defa ona karşı geri çekilmedim gerçekten. Çünkü bu sefer mesele inat değildi. İçimde ilk kez ciddi bir şey vardı.
Baran bunu fark etti.
Bence en kötü kısmı da buydu zaten.
🌝🌚