🌝🌚
“Bazı bakışlar insanın aklında değil, sinirlerinde kalıyor.”
Sabah alarmdan önce uyandım. Bu normal değildi. Ben genelde alarmı üç kere erteler, sonra geç kaldığımı fark edip evin içinde panik halinde dolaşırım. Ama o sabah gözlerimi açtığım anda uyanıktım. Odanın içi sessizdi. Fazla sessiz. Perdelerin arasından ince bir ışık giriyordu ama hava hâlâ griydi. Bir süre tavana baktım. Beynimin içi boş gibiydi önce, sonra bir anda doldu. Dün olanlar, Baran’ın sesi, bakışı, “risk” derken yüzünün hiç değişmemesi… Hepsi aynı anda aklıma üşüştü.
Sinir bozucuydu.
Çünkü ben normalde insanları bu kadar düşünmem.
Yatağın içinde döndüm, yastığı kafama bastırdım ama işe yaramadı. Sessizlik yine başlamıştı. Sessizlik benim için dinlenmek değil; düşünmek zorunda kalmak demekti. Ve ben düşünmeyi pek seven biri değildim. Özellikle kendim hakkında.
Mutfaktan sesler gelmeye başlayınca kalktım. Ev yine ayaktaydı. Gökalp’in evde olduğu sabahlar zaten farklı olurdu; herkes daha dikkatli hareket ederdi. Bardak koyuşlar bile daha kontrollü olurdu sanki. Mutfağa girdiğimde Bilge kahve hazırlıyordu. Gökalp masadaydı. Eren ise telefona gömülmüş halde tost yiyordu.
“Günaydın problem,” dedi Eren ağzı doluyken.
“Günaydın felaket.”
Bilge gülümser gibi yaptı ama tam yapmadı. Gökalp gazeteden gözlerini kaldırdı.
“Bugün erken kalkmışsın.”
Ses tonu düzdü ama ben sorgu kokusunu alıyordum artık.
“Uyandım işte.”
“Sebepsiz mi?”
İşte buydu. Bu evde hiçbir şey sebepsiz olamazdı. İnsan erken kalkınca bile altında anlam aranıyordu.
Sandalyeye oturup kahve kupasını elime aldım. Kupaya birkaç saniye boş boş baktım. Sonra fark ettim ki kupanın çatlağı varmış. İster istemez güldüm.
Bilge kaşını kaldırdı.
“Ne oldu?”
“Bu evde sağlam eşya yaşamıyor.”
Eren kahkahayı bastı ama Gökalp’in bakışıyla sustu. O an yine aynı şeyi düşündüm: Gökalp konuşmadan bile ortamı yönetebiliyordu. İnsanların sesini kısmayı biliyordu. Belki bu yüzden benim kadar konuşan biri ona bu kadar batıyordu.
“Bugün direkt eve geleceksin,” dedi.
Başımı kaldırdım.
“Neden?”
“Çünkü öyle istiyorum.”
İçimde anında bir şey gerildi. Ben emir sevmiyordum. Özellikle açıklamasız emirleri hiç sevmiyordum.
“Ben köpek miyim çağırınca geleyim?”
Bilge gözlerini kapattı. Eren hemen telefonuna gömüldü. Çünkü herkes birazdan ne olacağını biliyordu.
Gökalp gazeteyi masaya bıraktı. Yavaşça. Kontrollü. Ama o kontrollü hareketler daha korkutucu oluyordu bazen.
“Ben senin abinim.”
“Fark ettim.”
“Öyle davran o zaman.”
Ben cevap vermedim. Çünkü cevap verirsem büyüyecekti. Ama içimdeki huzursuzluk gitmedi. Sürekli birileri bana ne yapmam gerektiğini söylüyordu. Ne zaman geleceğim, ne zaman çıkacağım, neyin riskli olduğu… Sanki herkes benim hayatımı benden daha iyi biliyormuş gibi davranıyordu.
Ve en kötüsü ne biliyor musun?
Baran da aynıydı.
Üniversitede ders boyunca hiçbir şeye odaklanamadım. Hocanın anlattığı şeyler havada uçuşuyordu resmen. Yanımda oturan Aslı sürekli bir şeyler fısıldıyordu ama ben yarısını bile duymadım.
“Sen iyi misin?” dedi sonunda.
“Hayır ama dramatik bir sebebi yok.”
“Kesin var.”
“Asıl sorun da o zaten.”
Aslı bana birkaç saniye baktı. Sonra yüzünde yavaş bir sırıtma oluştu.
“Birini düşünüyorsun.”
Öyle hızlı döndüm ki boynum çıtlardı neredeyse.
“Ne?”
“Asla inkâr etme şekline bakılırsa kesin biri var.”
“Yok.”
“Var.”
“Yok.”
“Polis olan mı?”
Bir saniye sustum.
Hata.
Aslı ellerini masaya vurdu.
“ALLAH’IM VARMIŞ!”
“Sesini kes!”
Gülmeye başladı. Ben ise kafamı sıraya koyup ölmek istedim. Çünkü olay Baran’dan hoşlanmak değildi. Değildi gerçekten. Sadece… aklımı bozuyordu. Çünkü çözebildiğim insan tiplerinden değildi. Ve çözemediğim şeyler sinirimi bozardı.
Ders çıkışı Selin aradı. Daha telefonu açmadan bir olay olduğunu anlamıştım çünkü Selin durduk yere kimseyi aramazdı.
“Neredesin?”
“Okuldayım.”
“Mahalleye gel.”
“Niye?”
“Çünkü olay var.”
Bu kızın ağzından çıkan en tehlikeli cümle buydu.
Mahalleye geldiğimde kalabalığı direkt gördüm. Eski yıkık binanın önü insan doluydu. Polis şeridi çekilmişti. İçimde kötü bir his oluştu. Adımlarımı hızlandırdım.
“Ne oldu?” dedim Selin’e.
“İki çocuk içeri girmiş.”
Kalbim bir an garip attı.
“Ne?”
“Tavanın bir kısmı çökmüş galiba.”
O an kalabalığın arasında onu gördüm.
Baran.
Yine aynı sert yüz ifadesiyle insanlara talimat veriyordu. Ama bu sefer daha gergindi. Omuzları sertti. Çenesi kilitlenmiş gibiydi.
Bir adam bağırıyordu.
“Ben size kaç kere söyledim burayı kapatın diye!”
Baran cevap vermedi. Çünkü içeriden sedye çıkıyordu.
Bir çocuk ağlıyordu.
Kalabalık uğulduyordu.
Ben ise olduğum yerde kalmıştım.
Çünkü ilk kez Baran’ın neden böyle olduğunu gördüm.
Adam haklıydı.
Bir saniyelik dikkatsizlik gerçekten bir şeyi mahvedebiliyordu.
Baran gözlerini kaldırdı.
Beni gördü.
Ve yüzündeki ifade bir anda değişti.
Öfke değildi.
Daha kötüydü.
Korku.
Bana doğru yürüdü.
“Hemen buradan uzaklaş.”
Sesi sertti.
“Ben sadece bakıyordum.”
“Güneş.”
İlk defa adımı böyle söyledi.
Kısa. Keskin. Gergin.
“Uzaklaş.”
Ben de o an fark ettim.
Bu adam sinirlendiğinde bağırmıyordu.
Panikliyordu.
🌝🌚