
II. BÖLÜM
Saraya geri dönene kadar çeşit çeşit korku ve endişe yaşamış sevgili arkadaşım Lydia yatağımın yanına bir sandalye çekmiş oturuyordu. Çıkarıp katladığım kıyafetleri ona geri verirken "Lydia son günlerde yaşadığım en korkunç ama en güzel gündü!" deyip kendimi yatağa attım. Sonra denizin sonsuza giden görüntüsünü, tuz kokusunu, kalabalık insan dalgasını, bu dalgadaki sevinç çığlıklarını hatırlayınca içim kıpır kıpır etti.
"Baş danışman bugün çok yoğun olmasa siz bu kadar uzun süre ortada yokken saraydan kaçtığınızı hemen fark ederdi."
Dudağımı ısırıp "Bu yıl üçüncü oluyor, bazen işkilleniyor ama üzerinde çok durmuyor. Eğer öğrenirse işimi bitirir Lydia." deyince benim tatlı Lydia'm-bu kısa boylu, esmer, saçını her daim iki yana ayırıp alnını kapatan sevimli bir kaküle sahip küçük dostum- bana başını iki yana sallamakla umursamaz tavrımı pek de onaylamadığını gösteriyordu. Küçükken benimle ilgilenen biricik dadımın kızı olması bir yana beraber saray mutfağı ve saray koridorlarında büyümüş olmamız onu kendi yanıma bir hizmetkardan öte bir dost olarak almamı sağlamıştı.
"Sizde son günlerde olağanüstü bir değişim var, bu beni açıkçası korkutuyor. Baş Danışman tehlikesini bu kadar hafife almamalısınız."
"Hafife almıyorum ama savaş bitti Lydia. Babamdan sözümü aldım, anlaşma imzalandığı gibi buradan kendimi atacağım. O zaman Baş Danışmanın üzerimde ne hükmü kalacak ki?" Kitaplığımın, meşe kenarlıklı koltuklarımın ve tuvalet masamın yanında dolandım. O sırada aynanın karşısına geçip kendime bir baktım.
Açık kumral saçlarım omzumdan aşağı salınıp belime kadar uzanıyor, bal rengi gözlerim bu saçla tatlı bir uyum sağlıyordu. Küçük burnuma, neden hep kızarmış görünen yanaklarıma, oval yüz hattıma, Lydia'ya göre çok daha uzun kalan boyuma bakarken bir zamanlar annemi ne kadar andırdığımı düşünüyordum.
Kızın bu saraydan kurtulacak anne. Çok az kaldı.
Saray mutfağından gelen meraklı ve dedikoduya bayılan birkaç aşçı çırağı odama uğrayınca sohbetimiz yarım kaldı. İlk başta ne yapıp ettiğimi bir anlamaya çalıştılar, sonra "Rultam Krallığından gelen kafilenin Kral, Kraliçe ve kızlarıyla salonda toplanıp yemek yediğini" söyleyip tepkimi ölçmeye çalıştılar. Herhalde üzülüp kendimi yerlere atacağımı düşünüyor olmalılar ki tepkisizliğim onları dumura uğrattı.
Doğruydu, şu birkaç sene içerisinde babamın kurduğu savaş konseyinde bizzat yer almış, stratejileri belirlemek, belgeleri onaylayıp imzalamak gibi birçok işe ben bakmıştım. Birçok insan çoğu özelliğimle eksik yaratılışa sahip olsam da bu konuda olağanüstü bir yeteneğim olduğunu düşünüyordu.
Babam ona sağladığım katkılar için zemin kattaki odamı üçüncü kattaki salona taşıyıp beni ödüllendirmiş, bazı ufak aile yemeklerinde benim de katılmamda sakınca görmemişti. Evet, bütün bunlar büyük bir değişimdi ama ben de geçmişi unutmamıştım. O yemekte yer almayı hak etmem gerçekte beni o yemek masasına başka Kral ve prenslerle oturmayı gerektirmeyecekti. Yine de içime acı bir hissin çöreklendiğini hissettim.
"Prenses Ellen dedi ki," diye devam etti karşımdaki kız. "Rultam Krallığından gelen kafile gidene kadar yemeklerin yapımına siz de yardım edecekmişsiniz. Özellikle yaptıklarınızda vişneli tart olursa sevinirmiş, Prens Anthonio'nun o tartların tadına bakmasını ve onun yorumunu dinlemeyi çok istiyormuş."
Prens Anthonio'nun adını duyunca başımı hayretle kaldırdım. Tam isabet. Gerçekten o'ymuş.
"Ne diyorsunuz?" diye sordum öfkeyle. "Ellen başka bir hizmetkarına pekala yaptırabilir." Karşımdaki çırak gülmemek için kendini zorlar gibi "Ama o sizi istiyor. Eğer yapmazsanız canınızı sıkacak şeyler yapabilirmiş." deyince yüzüne kapıyı kapatıvermek istedim.
"Bir de tehdit mi ediyor?"
"Kendisini sinirlendirmek istemezmişsiniz." Kıza attığım bakış üzerine korkuyla bir adım geriye çekilip izin isteyerek odamdan uzaklaştı.
"Kendisi yetmediği gibi yanında gezdirdiği hizmetkarları da kendisine benzetmiş."
Lydia endişeyle koluma girip "Gerçekten yapacak mısınız?" diye sordu.
"Barış anlaşması seviyesine gelene kadar gecemi gündüzüme katarak çalıştığımı çok iyi biliyor. O masada olup yemek yemekten ziyade benim yok sayılarak çağrılmamamın canımı sıktığını biliyor. Ama madem tart yapmamı istiyor, ben de ona layık bir tane yaparım."
Gardırobumun önünde eteklerinde uzun fırfırları olan, üst kısmında büyük sevimli bir kurdelesi olan sarı bir elbise seçtim. On dakika kadar sonra Lydia'yla aşağı inmiş, mutfağa varmıştık. Şu anda mutfak bir kovanı, aşçılar ve çıraklar da vız vız uçup bal yapan arıları andırıyordu. Bir tarafta iyice harlanmış fırının yanındaki aşçılar palamut, iskorpit, somon alabalığı, orkinos, lüfer gibi çeşit çeşit balık pişiriyorlar; diğer tarafta tencerelerde çorbalar kaynıyor, kepçelerle tabaklara bunlar koyuluyordu. Tatlı kısmında çalışanlar ise tezgaha krema dökmüş, sos ve meyveleri etrafa saçmışlardı. Onlara yaklaştığımda burada olduğuma birkaç aşçı şaşırarak selam verdi ve yoğunluğun arasında benim de onlarla birlikte tatlı hazırladığım unutuldu gitti.
Tart hazır olduğunda yemekleri servis etmek için giden hizmetçilerin arkasına ben de takıldım, salonun uzun ve haşmetli kapısı önünde durduğumuzda onların içeri girmesini izledim. Kapı aralığından sık aralıklarla yerleştirilmiş şamdanların sarı titrek ışıklarının aydınlattığı beyaz masaya koyulan çeşit çeşit yemeğe, hizmetçilerin tabakları bir an önce yerleştirmesini bekleyen sabırsız kraliyet ailesi üyelerine göz gezdirdim. Babam tam da bir Arnogya Kralına yakışacak cüssesiyle masanın bir ucuna oturmuş, karşı tarafa yerleşmiş Rultam Kralını ve yanındakileri gözlemliyordu.
Rultam Kralı ise ondan geri kalmayacak bir asaletle sandalyesine yerleşmişti. Uzunca siyah saçları olan, esmer, üçgen bir surata sahip, biraz asabi biraz kibirli görünen bir adamdı. Ondan birkaç sandalye uzakta olan sarışın adamı görünce ise kalbim korkudan mı yoksa heyecandan mı titredi bilemedim.
Şamdanların ışıkları onun altın sarısı saçlarında küçük oyunlar yaparak parlıyor, mavi gözlerine kristal gibi bir berraklık katıyor, beyaz tenine verdiği mat görünüm kusursuz olmasını sağlıyordu. Üzerindeki beyaz cekette Rultamı temsil eden kutup kurdunun simgesi göze çarpıyor, kolundaki şık saatin metali parlıyor ve fırfırlı kravatı tüm bu görünümü tamamlıyordu. Ancak yanında Ellen'ın olması bu asil çerçeveyi bozmuştu.
Bu esnada kralların ülkelerin refahı hakkında konuşmaları işitiliyordu, masaya bir sessizlik çöktüğünde Prens Anthonio sandalyesinde geriye yaslanıp camdan gözlerini babama dikerek "Üç kızınızla da tanışma şerefine eriştim ama bildiğim kadarıyla bir kızınız daha var." dedi, kendinden emin görünüyordu. "Onunla tanışmayı da çok isterdim."
Kraliçe dahil Arnogya'dan herkesin yüzüne çapraşık bir ifade oturdu, neden orada olduğunu bile anlamadığım Baş Danışman hemen "Prenses Ophelia son günlerde biraz rahatsız, kendisi şu an dinlenmek ve tedavi görmek için Brineport'ta. Saraya dönüşü sizin buradan ayrıldığınız bir vakte denk gelmesi olası, bu yüzden şu süreçte görebileceğinizi pek sanmıyorum. " diyerek olaya dahil oldu. Birkaç güne gelir bile dememişti, sizin ayrıldığınız vakitte gelmesi olası. Hani sizin görmenize izin veremeyeceğim demenin farklı bir yoluydu bu.
"Yazık oldu." dedi Anthonio. Neden deli diye anlattığım bir kızı görmek istiyordu ki?
Yemeklerin dağıtımı işlemi bittiğinde Ellen yemek yerken Prens Anthonio'ya bitmek bilmeyen bir olayı anlatıyor görünüyordu. Ara ara kıkırdıyor, anlatırken sürekli karşı tarafın onaylamasını bekliyor ve karşısındaki prensi sohbetine dahil etmeye çabalıyordu. Prensin ne düşündüğünü anlamak zordu ama bundan rahatsız görünmüyordu.
Ellen önündeki yemeği bitirip tatlı faslına geçtiğinde dağıtacak hizmetçiye Ellen'a özel tartımı verdim ve ona doğru götürmesini izledim. Kapı aralığına daha çok yaklaştım. Gerçekten de bu anı gözlüyordum. Ellen önüne koyulandan eline bir dilim aldı ve yemesiyle yüzünü buruşturup öfkeyle etrafına, en yakınındaki hizmetçiye baktı.
"Bunu kim yaptı?" diye çıkışınca bütün gözler ondan tarafa çevrildi. Babamın ifadesiz biçimde ona bakışından susmasını istediği belli oluyordu, tek arzusu bu yemeğin sorunsuz geçmesiydi ama Ellen onu dinlemeyecek gibiydi.
"Kim yaptıysa çabuk onu buraya getir! Hangi hadsiz benim tartıma acı baharat koymaya cüret eder?"
Yutkundum, Ellen anlaşılan benden tart istediğini unutmuştu. Muhtemelen yanındaki Prens ile o kadar meşgul olmuştu ki yaptığı saygısızlık aklından uçup gitmişti.
Elimle alnıma vurup başarısız intikam planım yüzünden dudağımı ısırdım. Ne olursa olsun o yemek masasına gitmem doğru olmayacaktı. Benim hasta olduğumu söylemişlerdi, onları yalancı çıkaramazdım. Kendimi göstermeye karar versem bile rütbeme uygun giyinmem en az bir saatimi alacaktı. Hem her şeyden öte Prens Anthonio'yla karşılaşmak istemiyordum. Beni tanırsa habersiz dışarı çıktığım sarayda duyulabilirdi.
Yine de Ellen durmayacaktı. Ta ki emrettiği tartı yapanın ben olduğumu görene dek.
Hizmetçi apar topar kapıdan çıktığında koridorda oturan beni gördü. Nasıl söyleyeceğini bilemez gibi bir hal vardı üzerinde. Derin bir nefes aldım ve mutfaktan aldığım ince küçük yemek örtüsünü burun kemiğimin üzerinden geçecek ve tanınmayacak şekilde yerleştirip saçlarımın arkasından bağladım.
Kapıdan içeriye yavaş adımlarla geçerken saygıyla gözlerimi kraliyet üyelerinden ayırıp başımı eğdim, salonda yalnızca benim adımlarımın sesi yayıldı. Masanın tam önünde durduğumda gözlerimi Ellen'a diktim.
"Beni emretmişsiniz Ekselansları."
Ellen'ın göz bebekleri büyürken dudağını birbirine bastırıp öfkeyle bana baktı, içinden neler geçirdiğini anlamak zor değildi.
"Bana ne diyecektiniz?" Göz ucuyla babama ve Baş Danışman'a baktığımda hayretlerini fark edebiliyordum. Eğer Ophelia olduğum ortaya çıkarsa her şey mahvolabilirdi.
"Bu tart neden acı olmuş?"
"Benden tart yapmamı isteyen sizdiniz. Belki de tatları iyi algılayamamışımdır, ne de olsa rahatsızmışım ben, Ekselansları." Ellen'ın yüzü kıpkırmızı kesilirken Baş Danışmanın öksürdüğünü işittim.
"Rezil bir tart," diye devam etti Ellen. "Senin gibi basit, rezil bir hizmetçiye yakışacak şekilde. Gel ve bu tartın hepsini yiyip bitir."
"Bu kadar uzatmaya gerek yok kızım." dedi babam, endişeli olduğunu ancak onu benim kadar yakından tanıyan biri fark edebilirdi.
"Hayır baba, önemli bir yemekte bana bunu yedirmeye cüret ediyorsa cezasına hemen bakılmalı." Bütün bedenimle karşı koymak, ona karşılığını vermek istiyordum ama bu barış anlaşması için olan hassas bir yemekti. Herhangi bir pürüz, tatsızlık çıkarsa anlaşma kritik bir noktaya sürüklenebilirdi. Ben Ellen'ın bunu düşünerek sessiz kalacağını zannediyordum ama o yine kendi nefsini tatmin etmek dışında bir şeyi umursamıyordu.
Masanın Ellen ve Prensin olduğu kısma yöneldim ve ancak o zaman Anthonio'nun bana bu kadar tuhaf baktığını fark ettim. Gözlerini kısıyor ve konuşmamak için kendini zor tutuyordu. Hemen bakışlarımı ondan kaçırıp Ellen'ın tabakla uzattığı tartı ve çatalı aldım. Aldığım ilk lokma önce ağzımı sonra bütün boğazımı yakarak mideme kadar gitti. İkinci lokma dayanılacak gibi değildi ama Ellen bana hırsla bakıp "Ye, devam et ye!" diyordu. Kendimi zorladım. Kendin için değil, ülken için, anlaşma için. Kendin için değil, ülken için, anlaşma için.
Bitirdiğimde bütün yüzümün kıpkırmızı olduğunu görmeden hissediyordum. Ağzım, burnum hatta gözlerim dahi bu acıdan payını alıp alev alev yanıyordu. Zorlukla kendimi kapıdan dışarıya atıp birkaç adım ilerlediğimde arkamdan birinin yürüdüğünü fark ettim. Tam dibime geldiğinde arkama döndüm ve onu gördüm: Prens Anthonio.

Umarım sevmişsinizdir bölümüü❤️✨️
Yorumlarınızı eksik etmeyin🤍
Diğer bölümde görüşmek üzere🦭


