
XXII. BÖLÜM
Kendimizi faytona attığımızda hala dans ettiğimi varsayıyor, sanki görünmez hareketlerle etrafımda dönüyor, olmayan bir müzik kafamda çalıp duruyordu. Prens Anthonio benim kadar dağılmamıştı, aslında salona nasıl girdiyse öyle çıkmış gibi görünüyordu. Bense kesinlikle bir şey içmediğim halde sarhoş gibi etrafıma bakıyor, sönmeyen heyecanım muhtemelen bir sersem gibi görünmeme sebep oluyordu.
"Nasıl bu kadar güzel dans etmeyi öğrendin?" diye sorunca bakışlarımı Anthonio'ya çevirdim. Küçükken dans dersleri aldığımı elbette söyleyemezdim ama diğer gerçeği söylemekte bir sakınca yoktu.
"Sarayda her balo düzenlendiğinde Lydia'yla gizli bir köşeye geçer, salonun ortasında nasıl dans ettiklerini izledikten sonra onları taklit etmeye çalışırdık. Oradan kalma bir alışkanlık."
Prens başını koltuğa hafifçe yaslayıp dalgın bir bakışla beni izlerken kalbimin dengesi bozuluyordu. Bunu önlemek adına "Herkes sizi izliyordu." diyerek konuyu değiştirmeye çabaladım. "Maskenin altından dahi sizin güzelliğinizi fark etmişlerdi Ekselansları."
"Beni değil, bizi izliyorlardı." Yüzüne şaşkınca bakınca "O kadar uyumlu bir dans sergiledik ki insanlar kendi danslarını bırakıp bizimkini izlemeye başladı." diye devam etti ve orkestranın çaldığı bir şarkıyı kendi kendine mırıldandı.
"Ayrıca dans ettiğin o adamlara hiç baktın mı? Seni ellerinden aldığım için çok kızgınlardı."
"İyi yaptınız. O kadar üzerime geldiler ki salondan kaçmama ramak kalmıştı."
"Sana kavalyem olduğunu söylememe rağmen gidip başkalarıyla dans etmenin bir cezasıdır belki?" deyip gülümsedi.
"Ben onu unutmuştum Majeste!" deyip sızlandım, eğer unutmasaydım hiç kimsenin teklifini kabul etmez, tüm danslarımı ona adardım. Hâlâ onunla sabaha kadar dans edebilecek kadar güçlü bir arzu duyuyordum, beni etrafında döndürse ve bunu yapmaktan hiç vazgeçmese sanki sıkılmaz, hiç de şikayet etmezdim. Ne var ki bu güçlü arzunun kaynağı ruhumu bir gecede adam akıllı sarsmasından kaynaklanıyordu ve bu beni -sebebini henüz anlayamasam da- ürkütüyordu. Hani neredeyse dansa kalktığımdan pişman olacak kadar içimi acıtıyordu. Çünkü sanki bir şeyler bir anda değişip dönüşmüş ve eski haline geri dönemeyecek halde şekil değiştirmişti.
Hana vardığımızda hala bir sohbetin içerisindeydik, maskelerimizi çıkarmış ve artık birbirimizi daha net görüyorduk. Her ikimiz de yürümekte biraz zorlanıyor, ayağımızın acısından gülerek bahsediyor ve yarının çok daha acılı geçeceğini söylüyorduk. Sohbet bitmek bitmeyince koridordan hanın arka bahçesine bakan ince uzun balkonunda kimsenin olmadığını görünce orada yan yana oturup sırtımızı duvara yasladık.
"Dansımı beğendiğinizi söylediniz ama şunu da söyleyin bana, objektif düşünerek yanıtlayın. Siz beni tanımasaydınız dansımın hangi tabakadan insanı andırdığını düşünürdünüz? Bir hizmetçiyi mi, bir soyluyu mu, leydi ya da bir düşesi mi?" Merakla gözlerini üstüne diktim. Hangi cevabı daha çok istediğimi bilmiyordum ama nefesimi tutmaktan kendimi alamadım.
Prens kısa bir düşünme anının sonunda başını eğip "Kendi dengim gibi." deyince gözlerimi dikkat çekmeyecek şekilde yüzünden ayırdım ve mutlu olsam da bir yandan telaşlandım.
"Böyle bir vasıf benim ne haddime olabilir Ekselansları? Siz bu gece iltifat yönünden çok cömert gibisiniz."
"Sadece daha çok dürüstüm." Ellerini saçıma götürüp belli ki düşmek üzere olan tokamı düzeltirken "Toplum kuralları, tabakalar, ünvanlar, soylar umurumda bile değil. Seninle beni bu dansta eşitleyen, bir araya getiren bir şeyler vardı. Bir yabancının gelip de bir anda tüm hayatıma ortak olması ama bu ortaklığı sadece hedefi için değil; ruhuyla, bedeniyle, tüm kalbiyle birlikte geçirmesi, bana içten, yapaylıktan uzak, dosdoğru yaklaşması kolayca alışabildiğim bir durum olmasa da bu içime hem huzur hem mutluluk veriyor. Belki bu da somut dünyada olmasa bile ruhların serbestçe dolaştığı o diyarda seninle beni bir noktada eşitleyip birbirine kattı." deyince kısa bir süre birbirimize baktık, gözlerimiz birbirinden zar zor ayrıldı.
Bu sözlerden tam olarak ne çıkarmam gerektiğinden emin değildim. Belki de dostluğumuzu ilerlettiğimizle ilgili güzel birkaç sözdü. Ama kalbim yanıt olarak bunu kabul etmiyordu. Heyecanlıydı, kor gibi sıcacıktı ve güzel sözlerle okşanmaya devam etmek istiyordu. Onu dinleyemezdim, Anthonio'yla birbirimize hülyalı bakışlar atarken daha fazla sınırı aşamazdım.
"Sizin Prenses Ellen'a dans sözü verdiğinizi duymuştum." deyip konuyu değiştirmeye yeltendim. "Benim beceriksiz dansım sizde bu düşünceleri uyandırdıysa eminim ki onunla dans etmek hayatınızın en güzel deneyimlerinden biri olacaktır."
"Ellen mı?" deyip kaşlarını çattı, sonra nedense aklına gelen şeyle muzip bir gülümseme dudaklarına oturdu. Fakat bana anlatmak yerine geri çekilip yıldızlarla süslenmiş gökyüzünü seyre daldı. Ay ışığı yüzünü belli belirsiz aydınlatıyor, o sabit bir şekilde durduğunda fildişinden bir heykele dönüşmesine sebep oluyordu. Konuşmamam en yerinde hareket olacaksa da dudaklarımı ısırıp "Bir karara vardınız mı Prens'im?" diye soruverdim. "Hangi prensesi kendinize eş seçeceğiniz konusundan bahsediyorum."
"Evet vardım."
"Kim?" diye sorarken neden içimin korkuyla dolduğunu anlayamadım.
"Henüz açıklayamam, çünkü kesin bir karar değil ve Prenses Jane'le henüz görüşmedim." diye iç geçirdi. "Sen kimi seçmemin doğru olduğunu düşünürdün Orla?"
"Bu size, neyi ne kadar önemsediğinize bağlı."
"Neyi önemserim ben?"
"Bir düşüneyim." deyip dizlerimi kendime çektim. Prens Anthonio'yu tanıdığım kadarıyla kafamda çözümlemeye uğraştım. "Sadakati. Bir de sevgiyi. Siz sanırım en çok bu ikisini önemserdiniz." Yandan bir bakış atıp muzip denecek biçimde gülümsedi. "Büyücülüğün yanında falcılık yapmayı da düşünür müsün? Yan meslek sayılır."
Kıkırdayıp başımı duvara yasladım. "Sahte bir büyücü olmak bana yetiyor." Gülümsemem düşüncelerimin derin sularına gömülüp kaybolurken çenemi dizime yaslayıp uzaktan gibi gelen bir sesle "Ancak bu durumda hangisini seçmek isterdiniz bilemiyorum." deyince benim gibi dizlerini karnına doğru çekip başını benden yana dönük olacak şekilde duvara yasladı.
"Ellen masallarda anlatılan güzeller güzeli prenseslere benziyor, Kaitlyn kıvrak zekasıyla ön plana çıkıyor. Jane'in o ikisinin arasında bir yerde özellikle saf niyetiyle kendini gösterdiğini söylemek mümkün. Ophelia'nın ise hepsinden kötü bir ünvanı var: zamanla akli dengesi bozulup hastalanması gibi. Onlarla görüşürken seni çok iyi tanımadığımdan Ophelia'yı bazı hizmetçilere ve işçilere sorma ihtiyacı hissetmiştim. Hepsinin ondan bahsederken çekinen ve ürperen bir tavrı vardı. Hakkında korkunç hikayeler anlatanlar olduğu gibi sevimsiz olduğunu söyleyip geçenler de bulunuyordu."
Bunun nasıl olup da mümkün olduğunu bir süre sorgulamak zorunda kaldım. Halkın bazı kesimlerinde bu hikayenin varlığını işitmiştim ama saraydan çok fazla arkadaşım ve dostum vardı. Yani herkesin böyle söyleme imkanı yoktu.
Bir ihtimal hariç. Baş Danışman hepsini tembihlemiş olmalıydı!