Sabah yine hergün olduğu gibi bir kabusla uyandım. Geçmişte yaşadıklarım yüzünden her gece gözüme uyku girmiyor, birkaç dakika gözlerimi yumsam o evde yaşananlar gözümün önünde beliriyordu. Baba olmayı hiç haketmeyen bir şerefsiz tarafından büyütüldüm. -Büyütülmekten çok işkence gördüm.-
Ben her zaman kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalıştım. Annemi küçük yaşta kaybettim. Babam -bu adama bu şekilde hitap etmekten nefret ediyorum- ve benden iki uaş büyük olan ağabeyimle yaşıyordum. Tabii buna yaşamak denirse. Çocukluğumu hiç diğerleri gibi geçirmedim. Benim çocukluğum; bir çocukluktan çok hayata nefretle bakmayı öğrenmek, kimsenin kimseye bir yararı dokunmadığını anlamak ve 'Keşke bir an önce ölüp gitsem...'diye düşünmekten ibaretti. Haytımda hiç güzel bir şey olmadı. Hiç beni seven ya da hiç benim sevdiğim biride. Bazen neden hala yaşadığımı sorguluyorum. Neden hala yaşadığımı, niçin doğduğumu, nasıl böyle bir hayata sahip olduğumu...ve bunun gibi birçok şeyi sorguluyorum.
Artık bu şekilde uyanmaya alıştığım için ne yapmam gerektiğini biliyordum. Hemen yatakta doğruldum. Derin derin nefesler almaya başladım. Yanaklarımdan aşağı sıcak bir sıvı süzülüyordu: Gözyaşı.. Ağlamıştım, buna da şaşırmadım. Genellikle gördüğüm kabuslar yüzünden ağlardım. Kendimi daha iyi hissedince yavaşça yataktan kalktım ve banyoya doğru yürüdüm. Birçok kez avuç dolusu suyu yüzümle buluşturdum. Havluyla yüzümü kuruladıktan sonra bakışlarım aynadaki yansımama kaydı. Göz altlarımda koyu halkalar oluşmuş, gözlerim kıpkırmızı olmuştu. Bakışlarımı aynadan çektim ve kısa sürede rutin işlerimi hallettim. Banyodan saçlarımı kurutarak çıktım. Dolabıma doğru ilerlerken birden közlerim karardı. Tam düşecektim ki duvardan destek alarak buna engel oldum. Dolabımın kapağını açtığımda neredeyse tamamı siyah olan kıyafetlerim beni karşıladı. Hemen kendime bir şeyler seçtim. Altıma siyah kot pantolon, üstüme de aynı renk yünlü bir kazak giymiştim. Kazağım kalçamın biraz altında kalıyordu. Dolabım çoğunlukla siyah olmakla birlikte asla bir elbise, etek veya şort yoktu. Derin dekolteli hiçbir şeyi bulundurmazdım burada. Kıyafetlerimi bilerek böyle alıyordum, çünkü hiçbir zaman o kendini beğenmiş kızlar gibi insanlara bir yerlerimi göstermeye niyetim yoktu. Biraz kaba bir anlatım olmuş olabilir ama gerçek bu. Pijama olarak bile bu şeyleri kullanmıyordum. 'Makyaj yapmak için kullanmadığım' makyaj masamın önüne geldim ve sandalyeye oturdum. Makyaj yapmaktan nefret ederdim. Tıpki birçok şeyden nefret ettiğim gibi. Doğal yöntemlerle yüzümde oluşan halkalar için biraz uğraştım. Halkalar az da olsa kaybolunca saçlarımı taradım ve güzel bir at kuyruğu yaptım. Silahımı her zamanki gibi kılıfına koydum. Uzun kazağım onun gözükmesini engelliyordu. Son olarak olmazsa olmazım siyah maskem ve şapkamı da takarak aşağı indim. Maske ve şapkanın amacı ise, ekip arkadaşlarım tarafından bile ihanete uğrayabileceğim ve kimliğimin açığa çıkabileceğiydi. Ben, babam ve bizim gibi üst kademedeki mafyaların hepsi şapka takmasa bile maske takardı. Bir an aklıma o gün geldi: yeni hayatımın başladığı gün.
GECE'NİN GEÇMİŞİNDEN BİR BÖLÜM
Sekiz yaşımda evden ayrıldığımda -kaçtığımda- ilk ne yapacağımı bilemedim. Ama iş aramam gerektiğini biliyordum çünkü kalacak bir yerim yoktu. Öncelikle o evden tamamen uzaklaşmalıydım. Koştum, koştum ve koştum. En sonunda o kadar çok yorulmuştumki kendimi bir ağacın dibine bırakarak uyudum. Sabah uyandığımda direk iş aramaya başladım. Ancak ne kadar iş aradıysam da yaşımdan dolayı kimse bana iş vermiyordu. Artık her bir yerden reddedilerek çıkmaktan bıkmıştım. Kimsenin olmadığı biryerde -kimsenin ağladığımı göremeyecaği bir yerde- ağlamaya başladım. Fakat duyduğum adım sesleriyle hemen gözyaşlarımı sildim ve seslerin geldiği yöne döndüm. Otuzlarında bir adam bana "İş mi arıyorsun küçük hanım?" diye sordu. Nefret ettiğim şeylerin başında erkekler geliyordu. Bunun tek nedeni bana birçok kötü şey yapan babam -bu kelimeden nefret etmeme neden olan adam- ve babamın yaptıklarına sessiz kalan ağabeyimdi.
Öfke dolu gözlerimle adama baktım. "Hayır," diye yanıtladım ve adama arkamı dönüp yürümeye başladım. O sırada tekrardan konuşmaya başlayan adam yürümeme engel oldu. "Beni de baban gibi görüyor olabilirsin ya da olanlara sessiz kalan ağabeyin ve diğerleri gibi. Ama ben onlardan değilim." Tekrardan ona döndüğümde "Hakkımda ne biliyorsunda böyle konuşabiliyorsun?" diye sordum. Soruma karşılık bana gülümsedi. Uzun boylu, zayıf ama yapılı, kestane renginde saçları ve saçlarıyla aynı renk gözleri olan kumral bir adamdı. Karizmatik ve yakışıklıydı. Giydiği siyah kıyafetler ona çok yakışmıştı. Dudakalrını araladığında bir şeyler söyleyeceğini anlayarak ona odaklandım. "Hakkında ne bilmiyorum ki, seni senden bile iyi tanıyorum 'Gece'." Adımı bastırarak söylemişti. Beni nasıl tanıyordu veya adımı nereden biliyordu? Bu şekilde sorularıma cevap alamayacağımı anladığımda ona doğru birkaç adım attım ve tam karşısında durdum.
"Adımı nereden biliyorsun?" Çok ciddi ve kin dolu bir ses tonunda konuşuyordum. "Annen olduğundan beri seni izliyorum. Babanın; annenin ölümünden sonra içkiye başladığını sana şiddet uyguladığını, bağırıp çağırdığını, abin de dahil olmak üzere kimsenin sana destek olmadığını, senin hala bir umudun olduğunu, mezarına giderek, olanları annene anlatıp ağladığını, son olanlardan sonra evden kaçtığını ve verdiğin sözleri... hepsini biliyorum." Bu söylediklerinden sonra gözlerim fal taşı gibi açıldı. Şaşkınlığımı çok bariz belli ediyordum. Sonrasında bu şaşkınlık içimde ona karşı bir öfkeye dönüştü. "Madem beni izliyordun, madem tüm olanları gördüğün neden bana yardım etmedin?! Neden?! Neden?! Yaşadığım onca şeyi bildiğin halde bana yardım etmeyip, neden şimdi karşıma çıkarak bana bunları anlatıyorsun? Amacın ne senin be adam?! Bağırarak söylediğim şeyler içimdeki öfkemi biraz olsun dindirdiği için az da olsun rahatlamıştım. Etrafımızı kimse olmadığı için bağırmaktan çekinmemiştim.
Ben o kadar bağırıp haykırmışken o yine sakin ve otoriter bir ses tonuyla konuştu. "Sana yardım etmedim çünkü eğer bir gün seni yanıma alacaksam güçlü olman gerekiyordu. Ne zaman babana karşı gelerek o evden ayrılacaktın işte o zaman bana kendini kanıtlamış olacaktın. Sen dün bunu yaptın, o evden ayrıldın ve bana kendini kanıtladın." Ben bir kez daha şaşkınlıkla ona bakarken o bana doğru bir adım daha attı ve bana sarıldı. "Ben Gündüz'ün en yakın arkadaşıydım Gece," Gündüz benim annemin adıydı. Hala şok içerisindeyken ne onun bana sarılışına engel olabiliyordum ne de ağzından çıkan her kelimeyle, ona hissettiğim yakınlıkla sarılmasına karşılık verebiliyordum. "Sen belki hatırlamazsın ama Gündüz hastanedeyken hep yanındaydım, hatta babam ben de rahatsız bile olurdu. Hatırlamaman normal daha küçüktün. Gündüz hayatta gözlerini yummadan önce seni bana emanet etmişti çünkü babannı sana iyi davranmayacağını biliyordu. Fakat benimde sana kolay kolay bakmayacağımı iyi biliyordu. Bana olan güveni ile ağzından son çıkan kelimeleri ise seni bana emanet ettiğiydi işte." Nedense içimden bir ses ona güvenmemi, onun bu kötü hayatımı tamamen değiştirdiğini söylüyordu.
Hiçbir şey söylemedim, benim konuşmayacağımı anlayınca o konuşmaya devam etti. "Söylediklerime inanmayabilirsin, ben olsam ben de inanmam. Ancak inan bana söylediklerimde zerre yalan yok. Hemen bana güvenmeyeceğini bildiğim için kanıtlarla geldim." dedi ve benden ayrıldı. Cebinden telefonunu çıkardı ve bir şeyler aradı. En sonunda bir ses kaydını dinlemem için açtı. Bir kadınla şu an yanımda, tam karşımda duran adamın sesi geliyordu. Kadının sesi tanıdık geliyordu ama bir o kadar da yabancıydı. Ses kaydı bittiğinde telefonunu kapatıp cebine geri koydu. "Annenin sesini umarım hatırlamışsındır, eğer hatırlamadıysan eski videoları sana gösterebilirim. Belki o zaman sesi tanıdık gelir." dedi ve tekrardan eni cebine atıp telefonunu almaya çalıştı. Elimi kaldırdım ve onun elini tuttum. Anlattıklarına inanmıştım. "Sana inanıyorum, buna gerek yok." dedim ve kendi elimle onun elini de indirdim. Az önce ona nefretle bakan gözlerim şimdi ona sevgi ve şefkatle bakıyordu. Ona sarılmak için kollarımı kaldırdım ve ona sarıldım. O da en az benim kadar şaşırdı. İlk sarılmamı karşılıksız bıraktı sonra o da sarıldı. Bir babanın çocuğuna şefkatle sarılması gibiydi. Çok değişik duygularla karşı karşıyaydım. Gerçek babam -bu kelimeyi onun gibi biri için kullandığımda diğer babalara büyük bir hakaret etmişim gibi hissediyordum.- annem yaşarken bana sarıldığında asla böyle hissetmemiştim. Adamdan ayrıldığımda ona nasıl hitap edeceğimi bilmiyordum, o yüzden sordum. "Adın ne ağabey, sana nasıl hitap etmeliyim?" Soruma hiç beklemeden cevap verdi. "Benim adım Merih ama bana baba demeni isterim." dediğinde ben de ona baba demek istedim çünkü bana gerçekten baba sevgisini birkaç dakikada olsa tattırmıştı. Hep böyle olsun istiyordum. "Peki, baba." dedim ona yüzümde büyük bir gülümsemeyle. O da bana gülümsedi ve elimden tutarak beni evine yeni hayatımı geçireceğim yere- getirdi.
* * *
O günden sonra babamın bir mafya olduğunu öğrendim. Başlarda bu durumdan ve ondan korksam da yavaş yavaş bu duruma alıştım. Ben de babamın izinden giderek bir mafya olmak istiyordum. Babama bunu söylediğimde o da kabul etti ve eğitimlerimi almamı sağladı. Gerektiği yerde beni kendi eğitti. Babam sayesinde dövüş ve silah eğitimlerinin yanına normal bir öğrencinin alması gereken eğitimleri de aldım. 18 yaşıma geldiğimde babam sonunda operasyonlara katılmama izin verdi. Yaptığım planlar tıkırında işledi ve operasyonu başarıyla tamamladık. 21 yaşıma geldiğimde babamı ayrı bir eve çıkmak istediğimi söyledim. O da nedenini hiç sorgulamadan her gün aramam şartıyla kabul etti.
TEKRARDAN GELECEĞE
Sonrasında aşağı indim. Koskoca evde benden başka kimse yoktu. Babam dışında insanlara çok nefret dolu biri olduğum için tek yaşamak en iyisiydi. Sadece babama sıcak ve sevgi dolu yaklaşıyordum, sadece babama bağlanmıştım. Ekip arkadaşlarıma çok olmasa da nazik tarafımı göstermeye, acımasız ve kalpsiz tarafımı karanlıkta bırakmaya çalışıyordum. Bunu çok aşırı sinirlenmediğim sürece başarabiliyordum ama çok sinirlendiğimde veya düşmanıma karşı asla karanlıkta kalan tarafımı göstermekten çekinmezdim. Sevdiğim birine sinirlendiğimde -babama sinirlendiğimde- iş biraz değişiyordu. Ne kadar sinirlenirsem sinirleneyim, gözlerimi yere dikip susuyordum. Çünkü biliyordum ki, gözlerimde öfke ile ona bakıp konuşursam çok ağır, kalp kıracak sözler söyleyecektim. Hiçbir zaman bunu göze alamazdım hayatımda sevdiğim tek insanı da kaybedemezdim.
* * *
Kahvaltımı yapıp dışarı çıktım. Dışarıda beni bekleyen motoruma diktim ilk gözlerimi. Ancak bugün bir değişiklik yapıp arabama doğru yürümeye başladım. Siyah, Tesla markalı arabam...
(Şöyle bir fotoğrafını koydum merak eden olur diye)

...bana, 19. yaş günümde babamdan bir hediyeydi. Beni o gün çok mutlu etmişti. Motorumu da bana 18 yaşıma girdiğimde almıştı. Arabama binip babamın mekanına doğru sürdüm. Şarkı dinlemeyi severdim -en çok da K-pop şarkılarını- ve arabamdayken hep müzik dinlerdim. Bir idolüm vardı: Rosé... Bu kıza aşığım aşık. Şarkıların arasından direk "Gone"u bulup, açarak yola devam ettim. Müziği asla tam ses dinlemezdim. Bana göre her müziğin belli bir sesi vardı ve bizim o sesi içimizdeki tutkuya göre yükseltmemiz gerekirdi. Bir yandan şarkıya eşlik ederken bir yandan yolu takip ederek, arabayı kullanıyordum.
Yolda benden başka hiç araba yoktu. Ve bu demekti ki, araba kullanırken en sevdiğim şeyi yapma zamanı gelmişti. Gazı kökleme! Tüm gücümle gaz pedalına bastım ve ilerlemeye devam ettim. Çok hızlıydım ve açık camdan gelen rüzgarla uçuşan saçlarım, yüzüme vurup duruyordu. Her şey çok güzeldi, keyfim yerindeydi. Ama aniden önüme çıkan arabayla çok erken konuştuğumu anladım. Ani bir fren yaptım, az önce gaz pedalına hızlanabilmek için nasıl kuvvetli basmışsam şimdi de durabilmek için frene aynı şekil basıyordum. Sonunda durabilmiştim fakat emniyet kemerimi takmayı unuttuğum için ileriye savrulup kafamı sertçe çarpmıştım. Öyle çok sinirlenmiştim ki... Sanki koskoca dünyada böyle şeyler hep beni buluyordu. Bir hışımla arabadan çıkıp az önce önüme çıkan araca doğru yürüdüm. O da arabasından inmişti ve kollarını göğsünde birleştirmiş beni izliyordu. Yanına vardığında konuşmaya başladım.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?! Senin yüzünden kaza yapabilirdim!" Ben bağırırken o umursamaz bir şekilde bana bakıyordu. Uzun boylu ve yapılı biriydi. Beyaz bir teni, tenine zıt olan koyu kahverengi saçları ve hafif eladan maviye çalan gözleri ona ayrı bir hava katıyordu. Ancak tabii bu benim umurumda değildi. "Ben bir şey yapmadım, gazı kökleyerek araç kullanan sizsiniz." Benimle alay ediyordu sanırım, önüme çıkan oydu! "Bana baksana se-" Daha cümlemi tamamlayamadan başımın çatlarcasına ağrıyarak dönmesinden dolayı, düşmemek için arabasına tutundum. Bu olayı çok sık yaşardıma ama bu sefer kafamı çarpmış oluğumdan dolayı olduğunu düşündüm. Birkaç saniye öyle kaldıktan sonra elim bir anlık refleksle başımdaki yaraya gitti. Elimle yarama dokunurken onunda gözleriyle elimi takip ettiğini gördüm. Kendime geldiğimde kin dolu gözlerle ona baktım. "Bir daha karşıma çıkma!"dedim ve hemen ondan uzaklaştım. Arabama bindim ve kusamadığım öfkem için kendime kızdım. Arabayla ters ters bakarak geçtim yanından, sonra hızla babamın mekanına sürdüm. Mekana vardığımda babam beni kapıda karşıladı.
"Tam olarak 6 dakika, 33 saniye, 47 salise geciktiniz küçük hanım. Umarım geçerli bir mazeretiniz vardır." Babam tam bir matematik dahisiydi. Anlaşılan her zamanki dakikliğimi koruyamayıp bugün geç geldiğim için endişelenmişti ve beni kalıda bekliyordu. "Sorma baba ya, salağın teki birden önüme çıktı biraz tartıştım." Anladığını göstererek beni onaylarken başımdaki yarayı fark etmiş olmalı ki sordu. "Başına ne oldu tatlım senin? İçeri gel pansuman yapalım." Onu başımla onaylayıp içeri girdim. O da benim peşimden içeri girdi. Babamla yalnızken maskemi takma gereği duymuyordum. O yüzden maskeyi çıkardım. Şimdi eminim hepiniz 'Koskoca mafyanın mekanında hiç adamı yok mu ?' diye soracaksınız, haklısınız da. Ancak burası babam ve benim özel mekanımız. Burada ilimizden başka kimse olmaz. Babam yanıma ilk yardım çantası ile gelirken "Anlat bakalım, nasıl oldu bu?" diye sormayı unutmadı. "Buraya gelirken yolda kimse yok diye biraz gaza yüklenmiştim. Biraz daha hızlanacaktım, önüme bir araba çıktı. Ani bir fren yapınca da başımı vurdum. Emniyet kemerimi takmayı nasıl unuttum bilmiyorum."
Bir yandan beni dinlerken bir yandan da yarama pansuman yapıyordu. Canımı yakamayacağını bildiği halde acıtmamaya çalışıyordu. Evet babam bir mafya olabilir ve düşmanlarına karşı da acımasız. Ama bana her zaman sevgi ve şefkatle, bir babanın çocuğuna karşı nasıl olması gerekirse o şekilde yaklaşıyordu. Onun yanında mutluluğu ilk defa yaşamıştım. "Anladım. Fakat senin bu olaydan sonra rahat durmayacağını biliyorum. Ne yaptın bakayım?" Beni çok iyi tanıyordu. "Arabadan inip hesap sordum, beni hiç umursamadı bile! Bunun bedelini ağır ödetecektim ama yine başım döndü. Doğru düzgün bir şey yapamadım. Sonra da arabama döndüm ve buraya geldim işte." Babam ben konuşmamı bitirdiğim an elini başımdan çekti. Anlaşılan işini bitirmişti.
Onunal biraz işlerimiz hakkında konuştuk. Telefonumun çalmasıyla irkildim. Arayan Yağız'dı. Benimle çalışan ekip arkadaşlarımdan biriydi. Babamdan izin alıp dışarı çıktım -maskemi takmayı ihmal etmedim- ve telefonu açtım.
"Alo?"
"Merhaba Küçük Hanım." Bana adımı bilmedikleri için 'Küçük Hanım' diye hitap ederlerdi. Yağız'ın sesi biraz boğuk geliyordu. Konuşmaya devam ettim.
"Merhaba Yağız, kötü bir şey mi oldu?" İlk biraz sustu. Sonrasında söyledikleri çıldırmama yetti.
"İşi tam halletmiştik ki Reis'in adamlarından ve benim en yakın arkadaşlarımdan biri çıktı ve tüm planları altüst etti." Elim ayağım titriyodu. Ne demek tüm planları altüst etti?! Ne yaptı bu piç?!" O iş için birçok plan yapmıştım, bu çok yorucu ve uzun bir zamanımı almıştı. Planımın bozulamasına izin veremezdim.
"Biz tam Baran'la belgeleri imzalıyorduk içeri silahla daldı. Yanında birkaç adamı da vardı. Bana adımla seslenip, beni tanıdığını Baran ve adamlarına belli ettiği için onca emek çöpe gitti. Çatışma çıktı oradan zor kurtulduk. Yağız'ın ağzından çıkan her kelime ile daha da öfkelendim. Eğer o adamı bulursam kimse onu elimden alamayacaktı. Anlaşılan bunu Reis'in haberi olmadan yapmıştı çünkü Reis'in planımdan haberi vardı. Reis, babamın sağ kolu Ali Abi'nin takma adıydı. Benim ikinci babam -ya da amca desek daha doğru olur sanırım- gibiydi. Hemen Yağız'a geri döndüm. "Kimmiş bu planlarımı bozan it?!" Haykırarak konuşuyordum. "Ateş SÖNMEZ. Reis'in manevi oğlu gibi bir şey." dedi Yağız. "Şuan nerede o şerefsiz?!" Bir an önce onun işini bitirmek istiyordum. "Benim yanımda, Reis'in mekanına geçiyoruz şimdi." Reis'in mekanına gittiklerini duyduğum an telefonu Yağız'ın yüzüne kapattım. Babamın yanına koşar adımlarla gittim ve olanları anlattım. O da en az benim kadar sinirlendi. Babama dönüp:
"Bugün adamlarından birini kaybedebilirsin." dedim ve ondan izin alıp yola çıktım.
Çok geçmeden Reis'in mekanına vardım. Yağız'ın arabası da buradaydı. Anlaşılan benden önce gelmişlerdi, bu iyiydi beklemeyecektim. Kapıdaki korumalar beni görünce "Hoşgeldiniz Küçük Hanım." diyerek beni selamladılar. Bende onları başımla selamladım. Korumalar bana kapıyı açınca hiç beklemeden içeri girdim. Hızlıca Reis ve adamlarının genellikle birlikte oturdukları odaya geldim. O kapının önündeki korumalar da beni selamladı. Aynı şekilde karşılık verdim ve benim için açtıkları kapıdan içeri girdim. Normalde her zaman ilk Ali Abi'yi selamlar, sonrasında adamlarına dönerdim. Ama bu sefer öyle olmadı, gözlerim direk Yağız'ı buldu. "Hangisi?" diye öfkeyle sordum. Parmağıyla, Ali Abi'nin masasının önündeki sandalyelerden birinde oturan adamı gösterdi. Silahımı hızla kılıfından çıkardım ve çalışır hale getirerek kafasını nişan aldım. "Ateş SÖNMEZ?" Sorumu başını hafif eğerek onayladı. Herkes bize şaşkın gözlerle bakıyordu. Ali Abi ve Yağız hariç. Biraz daha dikkatli baktığımda bu adamın sabah arabasıyla önüme çıkan adam olduğunu fark ettim. "Sen!" diye tısladım. "Sabahki olay yetmedi, şimdi de 'bir daha karşıma çıkma' dememe rağmen işlerimi mi mahvediyorsun?!"
Hiç yüzüme bakmadan sessiz kalıyordu. "Yüzüme bak..." dedim ona, başını kaldırıp bana boş boş baktığında. Silahımı çalışır hale getirdim. "...ve son duanı et!" Tetiğe basacağım sıra Ali Abi'den gelen sesle duraksadım. "Dur." Ona şaşkın gözlerle bakarken, silahımı indirip ona doğru ilerledim. "Her şeyi mahvetmişken neden durayım Reis?" Ne diyeceğini bilemiyormuş gibi mahcup gözlerle bana baktı. "Benim hatrım için onu bu seferlik affet, lütfen." Herkes hala büyük bir şaşkınlıkla bizi izliyordu. "Reis, emin ol bunu Sarp operasyonu başarıyla tamamlayamadığında onu affetmem için söylesen olurdu. Ama bu affedebileceğim bir şey değil. Baran gibi bir adamı devirmek o kadar kolay değil ve ben o planı yapana kadar gece gündüz çalıştım. Fakat şu arkamdaki şerefsiz o planı iki dakikada mahvetti." Bu sözümle birlikte Ateş denen adam ayaklandı. "Yeter ve, kim oluyorsun da bana bu şekilde bağırabilme hakkına sahip olabiliyorsun?!" Bu söylediğiyle hafif sırıttım. Sonra ciddiyetini takınıp "O soruyu benim sana sormam lazım SÖNMEZ." dedim. Elimden geldiğince sakin bir şekilde konuşuyordum
Ali Abi ayağa kalktı veonu uyardı. "Ateş sus!" Anında karşılık verdi. "Neden susacak mışım?! Bu küçük böcek bana bu şekilde bağıracak ve ben susacağım öyle mi?! Üzgünüm bunu yapamam!" Tüm söylediklerini unutup sadece, benim için söylediği 'küçük böcek' yerine takıldım. Yağız başını, kötü şeyler olacağını anlayıp, 'bir kere de söz dinle' der gibi avcuna bastırdı. Haklıydı, burada kötü şeyler olacaktı.
Selam! Sonunda hep yayınlamak isteyip yayınlayamadığım bölümü yayınlayacağım. Bu bölüm 2760 kelimeden oluşuyor. Çok az da değil çok fazla da değil. Hep bu şekilde yazacağım. 2 bölümü yazdım isteyen olursa erken atarım. Ama normalde bölümler: Pazar, saat 21.00-21-30 civarında olacak. Bu bölüm bayağı geç kaldığı için çarşamba yayınlıyorum yanlış anlamayın. Neyse destek olursanız sevinirim:-)

