Üniversitenin kapısından içeri girdiğimde, hayatımın bu kadar hızlı bir şekilde boka saracağını bilmiyordum.
Yeni şehir. Yeni okul. Yeni insanlar.
Ve görünüşe göre yeni problemler.
Elimdeki kahveyle kampüs haritasına bakarken üçüncü kez aynı binanın önünden geçtiğimi fark ettim.
“Harika, Arel. Daha ilk günden kayboldun.”
Telefonumu çıkarıp haritayı açtım.
Tam o sırada biri omzuma çarptı.
Kahvem elimden fırladı.
“Şaka mı bu?”
Başımı kaldırdığımda karşımdaki çocuk, sanki az önce kahvemi üstüme döken benmişim gibi yüzüme bakıyordu.
Siyah tişört. Dağınık saçlar. Umursamaz bir ifade.
Ve yüzünde…
O gülüş.
“Özür dilesen fena olmazdı,” dedim.
Çocuk başını hafifçe eğdi.
“Dilemeli miyim?”
“Evet?”
“Pek alışık değilim.”
“Belli.”
Gülüşü biraz daha genişledi.
“Yeni misin?”
“Bunun seni ilgilendirdiğini sanmıyorum.”
“İlgilendiriyor.”
“Niye?”
Birkaç saniye sustu.
Sonra hiç beklemediğim bir şekilde elini uzattı.
“Ateş.”
Eline baktım.
Sonra yüzüne.
Elini sıkmadım.
“Arel.”
“Memnun oldum.”
“Ben olmadım.”
Ateş kısa bir kahkaha attı.
“Olursun.”
Yanımdan geçip gitti.
Arkasından bakarken istemsizce kaşlarımı çattım.
Ne biçim bir çocuktu bu?
“Sen onunla mı konuştun?”
Yanımdan gelen sesle irkildim. Bir kız bana bakıyordu.
“Evet?”
Kızın yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Ben olsam konuşmazdım.”
“Neden?”
Kız cevap vermeden önce Ateş’in uzaklaşan siluetine baktı.
Sonra sesini alçalttı.
“Çünkü Ateş’le uğraşılmaz.”
Gülümsedim.
“Ben de zaten uğraşmam.”
Kız gözlerini üzerime dikti.
“Umarım.”
O an bunun sadece saçma bir uyarı olduğunu düşündüm.
Ama birkaç saat sonra Ateş’i tekrar gördüğümde, bunun bir uyarıdan çok kehanet olduğunu anlayacaktım.
Çünkü bu kez bana doğru yürüyordu.
Ve yüzünde o aynı gülüş vardı.