## Bölüm 1: Karahan Kuralları
Karahan Koleji’nin devasa mermer merdivenlerinde yankılanan topuk sesleri, o binadaki herkes için tek bir anlama gelirdi: Teslimiyet.
Nur Karahan, adını taşıyan bu lüks okulun koridorlarında yürürken, etrafındaki öğrenciler adeta görünmez bir emir almış gibi iki yana açılırdı. Omzundan aşağı dökülen uzun kızıl saçları, pahalı parfümünün kokusu ve insanları tepeden süzen o kibirli bakışlarıyla buranın tek hakimiydi. Nur için hayat basitti; zayıflar ezilmek, güçlüler ise onun kurallarına itaat etmek zorundaydı.
O sabah kafeteryaya adım attığında, günün ilk kurbanını seçmesi uzun sürmedi. Gözüne kestirdiği burslu bir kızın masasına doğru adımlarken, dudaklarında o alaycı, acımasız gülümseme vardı. Ancak tam masaya ulaşacakken, hemen yan taraftaki masada oturan bir çocuk dikkatini çekti.
Okulun o aşırı lüks, steril havasına tamamen aykırı duruyordu. Okul kravatını gevşetmiş, formasının ceketini umursamazca omzuna atmıştı. Dağınık sarı saçları alnına düşmüştü. Kulaklıklarını takmış, önündeki kitaba bakıyordu ama gözlerinde derin, karanlık bir yorgunluk vardı. Bu, babasıyla yaşadığı ağır sorunların ve ruhundaki psikolojik enkazın izlerini taşıyan, okula yeni transfer olmuş Tuğra Mertoğlu’ndan başkası değildi.
Nur, bu umursamaz tavır karşısında sinirlendiğini hissetti. Kimse onun olduğu bir odada bu kadar rahat davranamazdı. Adımlarını Tuğra’nın masasına doğru çevirdi. Elindeki buzlu kahveyi, bilerek ve sertçe Tuğra’nın önündeki kitabın tam üzerine bıraktı. Kahvenin birkaç damlası Tuğra’nın beyaz gömleğine sıçradı.
"Pardon," dedi Nur, sesine yapay bir acıma hissi katarak. "Burada birinin oturduğunu fark etmemişim. Genelde önümdeki çöpleri pek görmüyorum da."
Kafeteryadaki herkes nefesini tuttu. Herkes yeni çocuğun korkup kaçmasını ya da özür dilemesini bekliyordu. Nur Karahan’a karşı gelmek, bu okulda sosyal bir intihardı.
Ancak Tuğra, beklenen hiçbir şeyi yapmadı. Kulaklığını yavaşça boynuna indirdi ve başını kaldırdı. Nur, o an çocuğun çarpıcı, keskin yeşil gözleriyle karşı karşıya geldi. O gözlerde korkudan eser yoktu; aksine, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan birinin o ürkütücü rahatlığı vardı.
Tuğra yavaşça ayağa kalktı. Nur’dan oldukça uzundu, yukarıdan aşağıya doğru kızın o kusursuz, pahalı kıyafetlerini süzdü. Ardından masadaki kahve bardağını aldı. Nur’un gözlerinin tam içine bakarak bardağı ters çevirdi ve kahvenin geri kalanını Nur’un bembeyaz tasarım ayakkabılarının üzerine büyük bir soğukkanlılıkla boşalttı.
Kafeteryada ortak, şok dolu bir fısıltı yükseldi. Nur, hayatında ilk kez böyle bir muamele görüyordu. Öfkeden ve şaşkınlıktan donakalmıştı.
Tuğra, boş bardağı masaya bırakırken Nur’a doğru eğildi. Sesi fısıltı kadar kısıktı ama etkisi bir tokat gibi ağırdı:
"Soyadının bu binada yazıyor olması, senin buraların sahibi olduğun anlamına gelmez, ufaklık. Benim zaten kaybedecek hiçbir şeyim yok. O yüzden bence zorbalık yapacak başka birini bul. Yoksa bu oyunun sonunda en çok senin canın yanar."
Tuğra, elini cebine atıp arkasını bile dönmeden kafeteryadan çıkarken, arkasında öfkeden titreyen bir Nur Karahan bıraktı. Karahan Koleji’nin kuralları ilk kez yıkılmıştı ve bu gizemli sarışın çocuk, Nur’un asla unutamayacağı bir savaş ilan etmişti.