Genç kadın yüzüne vuran güneş ışınlarıyla gözlerini araladığında yalnız olduğunu fark edip huzursuzlandı. Dirseğinden güç alıp koltukta doğrulurken mahmur bakışlarını salonda dolaştırmış fakat kocasını görememişti. Sol eliyle gözünü ovuşturarak önce oturur pozisyona geçti, sonra ise ayağa kalktı. Evde iki tane çift kişilik yatak vardı fakat koltukta yatmayı adet edinmişlerdi resmen. Elini indirirken adımları da kapıya yönelmişti. Salondan çıkarken esnedi. Uykusunu almış olsa da mutsuz hissettiğinde hep halsiz olurdu.
Mutfağın kapısından içeriye bir bakış atıp Evren'i orada da göremeyince odasında olabileceğini düşünüp hole girdi. Uzun adımlarla ilerlerken bir yandan da, uyurken kabaran saçlarını elleriyle düzeltip yatıştırmaya çalışıyordu. Hala ağlama krizine girmemesi düne nazaran daha iyi olduğunu mu gösterirdi yoksa daha bitik olduğunu mu? Adamın kapalı kapısının önünde durduğunda hafifçe tıklattı önce sonra ise beklemeden kolu indirdi.
Evren tıpkı düşündüğü gibi odasındaydı. Nemli saçlarından duştan yeni çıktığı anlaşılıyordu. Üzerine siyah bir gömlek geçirmekle meşgulken kadının geldiğini işitmesine rağmen dönüp bakmadı. Cansu ise onun telaşlı hareketlerini izlerken merakla sordu.
" Bir yere mi gidiyorsun? "
Evren oldukça tok ve ters bir sesle yanıtladı kadını.
" İşim var. "
Cansu, onun gömleğinin eteklerini altındaki siyah kumaş pantolonun içine tıkıştırmasını seyrederken konuştu yeniden.
" Ne işi? "
Evren gömleğini düzeltip yatağın üstünde duran silahını beline yerleştirdikten hemen sonra kadının önünden geçip odadan çıkmıştı.
" İş işte Cansu. İş. "
Genç kadın onun bu aksi tavrına şaşırmakla birlikte hafiften sinirlendiğini hissediyordu. Ne biçim konuşuyordu kendisiyle böyle? Sabah sabah tersinden kalkmıştı herhalde. Fakat ılımlı kalmaya çalıştı. Belli ki bir şeyler yolunda değildi.
" Kötü bir şey mi oldu? "
Evren konuşmanın başından beri kadına bakmaktan imtina ederken Cansu inatla onun gözlerine bakıyordu.
" Yok bir şey. " diyerek arkasını döndü ve dış kapının kolunu indirdi.
" Ben de geleyim. " dedi genç kadın bu kez.
Evde tek kalmak istememesi bir yana, bu şekilde gergin ayrılmalarını da istemiyordu. Sorun neyse konuşulup çözülebilirdi. Farkında olmadan yanlış bir şey yaptıysa ya da onu kırdıysa, bunu bilmesi gerekiyordu ki düzeltebilsin. Fakat Evren kendisinden asla beklenmeyecek bir tavırla adeta tısladı.
" Rahat ver! "
Cansu işittiği cümleyle olduğu yere çakılı kalırken Evren çoktan çıkmış ve kapıyı da sertçe çekmişti. Genç kadın, adamın evden çıkıp gitmesinden sonra dakikalarca olduğu yerde dikilip şok içerisinde olanları sindirmeye çabaladı. Adamın böyle kaba bir tavırla hareket ettiğine ilk kez şahit oluyordu. Bu kadar kaba ve sevgisiz. Tıpkı babası gibi... Cansu dişlerini birbirine kenetlerken gözlerinin dolmasına engel olamadı. Neydi bu şimdi böyle? Ne olmuştu birden bire? Nefes alamadığını hissettiğinde kendini dışarıya attı. Bahçedeki masaya oturup içine derin derin nefesler çekerken, titremeye başlayan elleriyle masanın kenarlarından sıkıca tutunmuştu.
Daha dün kendisine aşık olduğunu söyleyen adam mıydı bu? Rahat ver de ne demekti? Sindiremiyordu bir türlü. Ağrına gitmişti. Yük müydü ona? Böyle mi hissediyordu? Nefes aldırtmıyor muydu, boğuyor muydu? Bu kadar çabuk mu sıkılmıştı? Titreyen dudaklarını birbirine sıkıca bastırırken gözlerini yumdu ve yaşların yanaklarından süzülmesine müsaade etti. Hissetmesi gereken şey öfkeydi belki fakat o yalnızca kırgın hissediyordu. Dudağını dişlerken hıçkırmamak için kendini zorladı.
" Aptal. " dedi dişlerinin arasından.
" Aptalsın. "
Burnunu çekerken bacaklarını toplayıp dizlerini kendine çekti. Bir yandan da söylenmeye devam ediyordu.
" Neden inandın ki? "
Sol avcuyla gözlerini silerken hıçkırdı. Neden inanmıştı ki? Tahammül edilebilecek biri miydi? Babası bile tahammül edemezken bir başkasının kendisini, ona rağmen seveceğine nasıl inanmıştı? Bir kez daha hıçkırırken başını dizlerine yasladı. Bu kadarsın sen Cansu, dedi içinden. Daha fazlasını istemeye nasıl cüret edebildin aptal kız? Önce baban bıraktı sevmeyi şimdi de... Bu kez daha güçlü bir hıçkırık koptu dudaklarından. Ama neden aşığım dedi o zaman? İnsan tahammül edemediği birine aşık olur muydu? Bir hıçkırık daha kopup karıştı havaya. Dakikalarca durmaksızın ağladı. Ona inandığı ve onun sevgisini kaybedecek kadar beceriksiz biri olduğu için...
O esnada Evren ise başını ağrıtacak raddede derince çattığı kaşları ve kırpmadan yola kilitlediği kahveleriyle son sürat ilerlemekteydi. Cansu'yu kırdığının farkında olamayacak kadar berbat hissediyordu kendini. Öfkeliydi, mahcuptu... Nasıl yapabilmişti bunu? Nasıl unutabilmişti ailesinin ölüm yıldönümünü? Bir kez dahi aklından çıkmayan o tarih şimdi nasıl olmuştu da çıkıvermişti? Elini hırsla direksiyona geçirirken adeta kükredi.
" Nasıl yaptın lan nasıl?! Bu kadar mıydı senin acın! "
Hırsını alamayıp bu defa yumruk geçirdi.
" Buraya kadar mıydı lan senin davan?! İt herif! Nasıl kaptırırsın kendini bu kadar? "
Öfkesi kendisineydi. Gencecik bir kız çocuğuna körkütük aşık olup yıllarını verdiği, bütün hayatını koyduğu davayı unuttuğu için. Ailesini unuttuğu için. Acıyla inledi bu kez. Nasıl yapardı bunu nasıl? Kendinden çok değer verdiği tek şey onlarken; nasıl bu tarihi kaçırabilirdi? Gaza daha da yüklenirken başı ağrımaya başlamıştı.
" Akıllı geçinen iradesiz itin tekisin lan sen! " diye tısladı bu kez.
Kendisini kadına o kadar adamıştı ki son zamanlarda... her şeyi ikinci plana atıvermişti. Onları yüzüstü bırakmıştı. Utanıyordu kendinden. Şimdi ne diyecekti? Ne söyleyecekti? Dün uğramamış olmasını ne gibi bir mazeretle telafi edebilirdi ki? Cansu ve babasının kavgası mıydı bunun nedeni? Bu muydu aklını dağıtan şey? Sol gözünden ufacık bir yaş süzüldüğünde hızla sildi onu. Araba nihayet mezarlığın önünde durduğunda sertçe açtı kapısını ve hızla çıktı içinden. Kapıyı aynı sertlikle kapatıp uzun adımlarla mezarlıktan içeriye girdiğinde, ezbere adımları ailesinin mezarlarına doğru ilerliyordu. Onlardan geriye kalan son parçaların gömüldüğü mezarlarına... Çıkan yangında öyle hasar almıştı ki bedenleri, tanıyamamıştı genç adam onları. Hele ki kardeşi... Zaten küçücüktü. İyice küçülmüştü. Burun delikleri genişlerken yumruklarını sıktı.
" Senin yüzünden öldü o çocuk. " diye fısıldadı kendi kendine.
" Bak bak iyi bak. Orada yatma nedeni sensin. " derken kardeşinin mezar taşının önünde durmuştu adımları.
Gözlerinden birer damla daha süzülürken kaşları inmişti. Ne diyecekti şimdi? Özür mü dileyecekti? Acılarını yaşamayı, yaslarını tutmayı, hatıralarını yaşatmayı bile layığıyla yerine getiremeyen beceriksiz herifin tekiydi! Dizlerinin üstünde toprağa çökerken dudaklarından bir hıçkırık firar etti. İri elini mezar taşının üstüne yerleştirip yavaşça okşadı.
" Kardeşim... " dedi titrek bir sesle fakat devamını getiremedi.
Devran'ın onu affetmeyeceğini biliyordu. Nasıl ki o kendisini suçluyorsa, Devran'ın da onu suçladığını biliyordu. Neden almamıştı onu yatağa o gece? Neden ailesinin odasına göndermişti? Nefes almakta güçlük çektiğinde bir kez daha hıçkırdı. Ciğerleri acıyordu artık. Nemli kahveleri ürkek ve ağırca hemen yan tarafındaki annesine çevrildiğinde nefesini tuttu.
" Annem... " dedi bu defa daha güçsüz bir sesle.
" Özür dilerim. Geciktim. " demeye çabaladı fakat sesi öyle boğuktu ki...
Gözlerini sıkıca yumarken elini bu defa annesinin toprağına sürttü. Onu hissetme ihtiyacıyla titredi parmakları. 21 yıl. Tamı tamına 21 yıl geçmişti ve acısı hala tazeydi. Hala tazeydi fakat yıldönümlerini unutmuştu. Onlara layık bir evlat, bir abi değildi. Acıyla inlerken gözlerini araladı ve dizlerinin üstünde babasının mezarına doğru ilerledi.
" Baba... " diyebildi yalnızca.
Görüntüsü oldukça bulanıktı. Sol eliyle gözlerini silip bakışlarını Güneş'ten sararmış olan mermerden, kuru toprağa indirdi ve kaşları hafifçe çatılıverdi. Mermerin hemen önünde, baş kısmında dörde katlı bir kağıt duruyordu. Dizlerinin üstünde doğrulup elini kağıda uzatırken, beyazlığına bakarak yeni konmuş olduğunu düşünmeden edemedi. Kağıdı parmaklarının arasına alıp bir çırpıda açarken burnunu sertçe çekti. Kalp atışları hızlanmıştı. Ters bir şeyler olduğunun farkındaydı. Kağıdı nihayet açtığında ters tuttuğunu fark edip hızla çevirdi ve gözleriyle okudu. El yazısıyla yazılmış, özensiz bir cümleydi kağıttaki.
Benimle vakit kaybediyorsun, aradığın kişi bu adreste:
Altınoluk Mah. Dikyaka Cad. No:8 /Sarıyer
S.
Adamın bakışları, yazının altındaki S'den ibaret imzaya kaydığında kaşları daha da çatıldı. O an için aklından geçen tek bir isim vardı. Sinan Fırat. Kağıdın arkasını çevirip başka bir şey göremeyince hızla yerden kalkıp etrafına bakındı. Fakat birkaç metre ötede kocasının mezarına su döken orta yaşlardaki kadından başka kimseyi göremedi. Eli derhal telefonuna giderken bakışları kağıdın üzerindeki adresteydi. Kimin adresiydi bu? Vedat'ın ismini bulup hızla arama tuşuna bastı ve telefonunu kulağına dayadı. Arama ikinci çalışta yanıtlanmıştı.
" Buyur kardeşim? "
" Vedat gönderdiğim adrese bak. Kim yaşıyor burada öğren. " der demez telefonunu indirip kağıdın fotoğrafını çekti ve gönderdi.
Karşı hattan birkaç tuşlama sesi geldikten hemen sonra Vedat'ın gergin sesini işitti.
" Nereden buldun sen bunu? "
Evren gergince alnını ovarken yanıtladı onu.
" Babamın mezarına konmuş."
" Bu S, Sinan mı? "
Adam sertçe yutkundu.
" Muhtemelen. "
" Bu mevzunun artık kişiselleştiğinin farkında mısın? Ailenin mezarını nereden biliyor? "
Evren derin bir iç çekerken adımlarını mezarlığın çıkışına yöneltmişti. Bir yandan da kısık gözleriyle etraftaki kameraları inceliyordu. Görüntülere ulaşabilirse bu notu bırakanı da bulabilirdi.
" Bilmiyorum. " dedi sıkıntılı bir sesle fakat kestirip atarcasına bir hızla.
Vedat ise hiç memnun değildi olanlardan.
" Patronun mevzusu değil miydi bu oğlum? "
" Öyleydi Vedat. Uzatma. Dediğimi yap. "
" Arıyorum. " dedikten sonra iç çekti karşı hattaki adam. " Bak ne işler çevirdiğini de söylemiyorsun, başın belada mı bari bunu söyle? "
Evren bu defa tahammülsüzlüğü fazlasıyla belli olan bir tınıyla konuştu.
" Vedat söyleyecek olsam bunca yıl söylerdim zaten değil mi? "
Doğruydu bu. Vedat yakın bir arkadaşı sayılırdı fakat ona bile hiçbir şey anlatmamıştı. Yalnızca Gözde biliyordu. Gözde ve kendisi. Karşı hattan derin bir iç çekiş daha duyuldu önce. Sonra ise keyifsiz birkaç mırıltı. O esnada Evren de mezarlıktan çıkmış ve arabasına yerleşmişti. Dünkü çocuk değildi. Adrese öyle doğrudan gitmeyecekti. Tuzak olabilirdi. Önce orada kimin yaşadığını bulacak ve gizlice gözetleyecekti. Sonra da Sinan denen sansarın kendisini neden o eve yönlendirmiş olabileceğini çözecekti. Arabayı çalıştırıp yola koyulduğunda nihayet Vedat'tan yanıt geldi.
" Haluk Talas. "
Evren'in kaşları daha derin çatıldığında ismi anımsamaya çalıştı fakat daha önce duymadığına emindi.
" Kimmiş? " dedi bu kez sakalını sıvazlarken.
" Pek bir bilgi yok. 54 yaşında. Malulen emekli inşaat işçisi. Bekar. "
Evren duydukları kendisine hiçbir şey ifade etmediğinde iç çekti.
" Tamam. Bir araştırayım. Sen de şu mezarlıktaki kameraları kontrol et. Ve bu adresin etrafında kamera var mı bir bak. "
Vedat tamam diyerek telefonu kapattığında Evren evin yolunu tutmuştu. Bir an evvel bilgisayarının başına geçip şu adamı ve adresi araştırmalıydı. Haldun denen adamın Dolapdereliler ya da Sinan Fırat ile ne alakası vardı ve sansar bunu neden kendisine iletmek istemişti? Ve neden onun aradığı adam olduğunu düşünüyordu? Tek eliyle yüzünü sıvazlarken Vedat'ın söylediklerini de düşünmeden edemiyordu. Haldun denen adam kim olursa olsun, Sinan neden bu bilgiyi ailesinin mezarında paylaşmayı seçmişti? Ailesinin ölüm yıldönümünü bilecek kadar neden araştırmıştı kendisini? Bir an yüreğinin sıkıştığını hissetti. Elin adamı bile ölüm yıldönümünde mezarlığa gelmişken kendisi... Elini bir kez daha direksiyona geçirdi hırsla. Zamanında gelse adamı da yakalayacaktı belki. Öfkesi asla dinmiyor aksine katlanarak artıyordu.
Arabayı sokakta bırakıp anahtarı da korumalara paslar paslamaz hızla bahçeye girmiş ve cebinden çıkarttığı anahtar ile evin kapısını açmıştı. İçerisi sessizdi. Cansu, geldiğini fark etmemişti henüz. Onun dikkatini çekmek istemediğinden yavaşça kapattı kapıyı ve derhal odasına girdi. Kapıyı kapatır kapatmaz masasına oturdu ve bilgisayarını açtı. O açılırken bir yandan da telefonunu çıkartıp Gözde'yi aramıştı. Telefon çalmaya devam ederken açılan bilgisayardan kendi uygulamasına giriş yaptı. Arama yerine Haldun Talas ve Sarıyer bilgilerini yazarken telefon açıldı.
" Efendim? "
Kadının sesi hala bozuktu fakat Evren bununla uğraşacak durumda değildi.
" Gözde sana bir isim atıyorum araştırır mısın? Şirketteki kayıtlara bak. "
" Tamam. "
Evren ismi yazıp gönderdi.
" Hızlıca bakıp bana döner misin? "
" Kim bu? "
" Bilmiyorum. Sinan Fırat bu adama yönlendirdi. Şirketle ya da Nihat Beyle ilişkisi olabilir. "
Kadın bu kez şaşkınlıkla soludu.
" Sinan'ı mı buldun? "
" Hayır. Not bırakmış. Mezarlığa. " derken bir yandan da tarama sonuçlarına bakıyordu.
" Mezarlık mı? Ailenle mi ilgili yani? "
" Bilmiyorum. " diyerek iç çekti adam.
Bunun üzerine kadın da iç çekiverdi.
"Tamam bakarım ama şirkette başka işler de var. Bulmam günler sürer. Biliyorsun. "
Evren'in kaşları çatıldı. Her kaydın dijital ortamda tutulmadığını, arşivin de elden geçirilmesi gerektiğini biliyordu. Ve şirketin arşivinin ne denli büyük olduğunu da öyle. İç çekerken sordu.
" Bilgisayardan bir şey çıktı mı? "
Karşı taraftan klavye sesleri gelirken kadın cıkladı.
" Kayıt yok. "
" Günlerce bekleyemem. " dedi adam bu kez.
Kendi de kayda değer bir şey bulamamıştı. Bunun üzerine Gözde keyifsiz bir sesle konuştu.
" Yani bunu öğrenmenin daha kolay bir yolu var ama... "
Evren, kadının bir kez daha saçma bir öneride bulunacağını fark edip yüzünü buruşturmuştu.
" Yine kime sormamı bekliyorsun Gözde? "
" Cansu. Karı koca değil misiniz? Biliyorsa söyler. "
Evren gerçekten öfkelendiğini hissettiğinde parmaklarını klavyeden çekmişti. Ardından son derece ters bir biçimde konuşmaya başladı, kapısının önünde kendisini dinleyen kadından bihaber...
" Bunu bir tek sana anlatmamın bir nedeni var değil mi Gözde? Cansu'ya güvenmemi mi bekliyorsun? "
Gözde duyduklarından gizli bir haz duyarken gülümsemesini sesine yansıtmamaya çalıştı.
" Tamam haklısın. Güvenemezsin ona sonuçta. O zaman ben başlayayım bakmaya."
Evren sertçe solurken koltuğundan kalktı.
" Tamam. Yarım saate geliyorum. "
İkisi birlikte arşive dalarsalar daha hızlı bulurlardı aradıklarını. Fakat her ihtimalde de yaptıkları şey samanlıkta iğne aramaktan farksızdı. Belki de adamın herhangi bir kaydı bile yoktu.
Cansu kapının önünde titreyen bedeniyle dikilirken adamın dışarıya çıkacağını fark etmesiyle birden geriledi. Ona gidiyordu. Gözde'ye gidiyordu. Kaşları çatılırken ne hissedeceğini dahi bilemez haldeydi. Konuşmanın yalnızca sonunu yakalayabilmişti fakat bu kadarı bile yeterli olmuştu. Evren'in kendisine güvenmediğini ve buna karşılık ona güvendiğini öğrenmeye... Konu neydi umurunda dahi değildi o an. Gözde ile görüşmeyeceğini söylemişti fakat görüşüyordu. Ona kendisinden çok güveniyordu üstelik bunu rahatça dile getirebiliyordu. Nefesinin kesildiğini hissettiğinde hızla dış kapıyı açıp üstündeki geceliği umursamadan bahçeye çıktı. Adımları garaja yöneldiğinde aklında tek bir düşünce konaklıyordu.
Evren onu aldatıyordu.
Ne aptaldı! Ne kadar aptal bir kadındı ki görmek istememişti bunu? Oysa her şey en başından beri yeterince açık değil miydi? Kapı kilitlemeler, gizlice buluşmalar, gömleğini getirmesi, kendisiyle pişkin pişkin ben kocanı senden daha iyi tanıyorum diyerek konuşabilmesi... Sinirden titreyen ellerini sıkıca yumruk yaparken öfkesi en çok kendineydi. Nasıl gelmişti ki bu oyuna? Aşığım demişti bir de! O an aklına babası geldi ve nefesi tekledi. Babası da aşıktı güya değil mi? Demek ki bu engel değildi aldatmaya? Bir de ne demişti Evren ona? Doğruysa bile bu sizden vaz geçtiği anlamına gelmez mi? Kendisi de aynı anda iki kadını idare ettiğinden böyle söylemişti demek!
Düşündükçe boğuluyor gibi hissediyordu. Aklını kaçırmak üzereydi. Aldatılmıştı. Cansu Şahinşah hayatında ilk kez bir adama güvenmiş ve onun tarafından aptal yerine konmuştu. Fakat hepsinin yanında içten içe hissettiği bir başka duygu daha vardı ki en zoru da buydu. Kıskançlık. Ona gidecek olduğunu bilmek delirtiyordu kadını. Sevdiği adam o kadına gidecekti. Yüreğinin orta yerinde bir yangın başlamıştı ve giderek büyüyordu sanki. Acısına dayanamıyordu. Yalnızca öfkeli kalmalı hatta nefret etmeliydi ondan fakat yapamıyordu. Ne olursa olsun istemiyordu gitmesini.
Gözlerinden sicim gibi boşalan yaşları fark ettiğinde Evren'in arabasının önüne gelmişti. Mavileri hırsla kısılırken başını çevirip etrafta delici bir alet aradı. İzin vermeyecekti. Öyle kolay değildi gitmek. Rahat rahat elini kolunu sallayarak çıkamazdı bu evden! Bakışları ilerideki alet çantasına çarptığında koşarak yanına vardı ve içinden kırmızı saplı bir tornavida çıkarttı. Sonrasında ise hiç düşünmeden arabanın iki lastiğini de indirivermişti. Tornavidayı arabanın arka camına saplayıp orada bıraktıktan hemen sonra garajdan çıktı. Çıldırmış gibiydi. Ne yapacağını bilemez haldeydi. Canı yanıyordu. İçinde büyük bir öfke çağlıyordu ve deli gibi de ağlıyordu. O an hissettiği hayal kırıklığının hiçbir sözlükte tanımı yoktu.
Korumaların yanına vardığında üstündeki geceliğe, perişan haldeki suratına ve şişmiş gözlerine aldırış etmeden avcunu açtı.
" Anahtarı ver. "
Adam, kadının ne dediğini anlayamayarak şaşkınca baktığında Cansu bu defa daha güçlü bir sesle tekrarladı.
" Arabanın anahtarını ver! "
Koruma afallayarak elini cebine atarken bir yandan da olan biteni anlamaya çalışıyordu.
" Bir yere mi gideceksiniz, ben götüreyim Cansu Hanım? "
Cansu adamın cümlelerini umursamadan avcundaki anahtarı çekip aldı ve ilerideki arabaya doğru ilerlemeye başladı. Ne yapacağını ya da nereye gideceğini bilmiyordu fakat bu evden uzaklaşmalıydı. Bu ev kendisini aptal gibi hissettiriyordu. Bu evde kendini ona açmış, ona tamamen teslim etmişti. Sürücü koltuğuna yerleştiğinde hırsla çığlık attı.
" Aptal! "
Bir de bakir numarası yapmıştı yani öyle mi? Düşündükçe kafayı yiyecek gibi hissediyordu. Gaza yüklenirken aklını kurcalayan son şey Gözde ile sevişip sevişmediğiydi ve bu canını hiç beklemediği kadar çok yaktı. Şimdi ona gitme nedeni de bu muydu? Dudaklarından bir hıçkırık koparken arabayı güvenebileceği tek kişinin yanına sürdü. Saat erkendi, evinde değildi muhtemelen ve anahtarı da yanına almamıştı. Bu yüzden stüdyoya doğru yol aldı. Yol boyu küfürler etti, bağırdı, ağladı ve muhtemelen birkaç trafik cezası da yedi. Kendini dizginlemesi o kadar uzun sürdü ki kaza yapmadan stüdyoya varması mucizeydi. Arabanın kapısından bitik bir vaziyette çıktığında mavileri ilk kez böyle büyük bir acıyla kıvranıyordu.
Yeni bir ağlama krizine daha teslim olmaktan korkarak arabanın kapısını kapattı ve stüdyonun bulunduğu dar sokağa ilk adımını attı. Sonra ikinciyi. Fakat üçüncü adımı havada kaldı. Çünkü ölü mavileri biraz ilerisindeki siyah arabadan inip stüdyoya ilerleyen takım elbiseli adamı görmüştü. Kaşları hafifçe çatılırken arabanın plakasını tanıması bir yana adamın da dün babasının kapısında duran korumalardan biri olduğuna neredeyse emindi. Hatip miydi ismi? Sertçe yutkunurken ürkek bakışları adamı takip etti. Sonra stüdyonun kapısı açıldı ve Yağız dışarıya çıktı. Adama birkaç kısa kelime söyledikten sonra elleri arasındaki paketi aldı ve açıp içinden bir tomar 200'lük çıkarttı. Elinde tuttuğu banknotlara bakarken dudakları gevrekçe kıvrılmıştı. Cansu o an gerçekten de nefes alamadığını hissetti. Ne oluyordu şu an burada?
Zavallı kadın ilk kez böylesine uyuşmuş hissediyordu, böylesine ruhsuz. Ruhu bedenini terk etmiş de tüm mevcudiyeti oracıkta kalakalmış gibiydi. Tüm bu olanlar onun başına mı geliyordu? Anlayamıyordu. Kalbi pır pır atsa da hissedebildiği tek bir duygu dahi yoktu. Bomboştu sanki içi. Buradan gitmek istiyordu. Fakat adım atamıyordu. Tüm bu süreç ne kadar sürdü, kestiremedi. Ta ki birkaç metre ötesindeki genç adamın bal rengi irislerinin kendisininkilere çevrilmesine kadar. İşte o an tüm sesler ve tüm o karmaşık hisler geri geldi. Kulakları derin bir uğultuyla inlerken yüreği sıkıştı. Bedeni iki büklüm oldu. Gözleri kararır gibi olsa da direndi. Titreyen ellerini iki yanında sıkıca yumruk yaparken sıkıca kenetlediği çenesini çözdü ve güç de olsa nefes aldı. Ölüyor gibi hissediyordu fakat ölmüyordu. Keşke ölseydi...