İçeriğe geç

GÜNAHKÂR

Bölüm 15 · 11 dk okuma

GÜNAHKÂR

Bölüm 15

G-15

Genç kadın gözlerini araladığında fark ettiği ilk şey ağzının kuruluğu oldu. Sertçe yutkunarak etrafına bakındığında kendisini yabancı bir odada bulmuş ve panikle yattığı yerden doğrulmuştu. Bu ani hareketi ense köküne bir sancının saplanmasına neden olduğunda eli gayri ihtiyari ensesine gitti ve acıyla inledi. Gözleri, pencereden sızan güneş ışınlarını filtrelemek istercesine kısılırken temkinli biçimde etrafını incelemeye başladı.

Saniyeler sonra ilerideki masa ve şu anda kapalı olan laptopu görmüş; Evren'in odasında olduğunu anlamıştı. Kaşları hafifçe çatılırken düşündü. Sanki hafızasının üstüne kalabalık bir sis bulutu çöreklenmişti. Bazı şeyler kopuk kopuk görüntülerden ibaretti. Buraya neden ve nasıl geldiğini anımsayamıyordu. Aniden telaşla önce üstüne başına sonra da yatağa baktı. Bir delilik yapıp onunla sevişmiş olamazdı değil mi? Fakat her şey son derece normal görünüyordu. Böyle aptal bir ihtimali düşündüğü için kendini tokatladı.

Yataktan kalkarken midesinin kazındığını hissediyordu. Kim bilir kaç saattir uyuyordu? O an, olan biten her şey bir bir aklına gelmeye başladı. Dün en son babasının odasına girmişti. Sonra tartışmaya başlamışlardı ve Cansu kontrolünü kaybetmiş gibi etrafa saldırmaya, karşısına çıkan her şeyi yıkıp dökmeye başlamıştı. Tüm bunlar olurken içeriye korumaların girip müdahale etmeye çalıştığını fakat onların bile zapt edemeyeceği kadar saldırgan olduğunu anımsıyordu. Babası ise o esnada hakaretler etmeye devam ediyor ve küçümseyici bakışlarıyla kızını kınarken onun öfkesini harlamaktan öteye gitmiyordu.

O anları düşünürken içine dolan yetersizlik hissiyle ürperdi. Dakikalarca süren kriz anında en çok hissettiği iki şeyden biriydi bu. Babasının ona ömrü boyunca en çok hissettirdiği iki şeyden biri... Eli yavaşça boynuna giderken akşam boyunca bağırmaktan paralanmış boğazının acısını yokladı. Suya ihtiyacı vardı. Yavaşça yutkunarak boğazını yumuşatmayı denerken babasına söylediği şeyleri hatırlamaya çalışıyordu. Ne kadar berbat bir baba olduğundan, yalnız hissettirdiğinden ya da annesinden mi bahsetmişti? Anımsamıyordu. Tek bir kelimesini bile anımsayamıyordu.

Birden aklına o geceden kalma bir anı süzüldü. Ellerinin arasında kime ait olduğunu bilmediği kan lekeleriyle hıçkıra hıçkıra ağlarken bitap düşmüş ve holün orta yerine çökmüşken kendisine uzanan elleri anımsadı. O ellerin, kendisine ikinci kez böyle çaresiz bir anda uzatıldığını ve ikinci kez kendisini o hiçliğin ortasından koparıp aldığını... Hem de tüm kızgınlığına ve nefretine rağmen...

Elini boynundan çekip havaya kaldırdı ve incelemeye koyuldu. Avuçiçlerindeki kesikleri görünce anladı kanın kendisine ait olduğunu. Kim bilir nasıl olmuştu? Derin bir nefesi ciğerlerine göndermek istediği anda odanın kapısı yavaşça açılmış ve Evren tüm heybetiyle karşısına çıkmıştı. Kadını ayakta bulunca şaşırdı. Kaşları havalanırken duraksadı.

" Uyandın mı? "

Kadın bakışlarını ellerinden çekip adamın yüzüne çevirdiğinde sorusunu duymazdan gelmeye çoktan karar vermişti bile. Soluk mavileri adamın sağ kaşının hemen yanındaki batikonlu sargı bezini gördüğünde irileşmiş ve dudakları aralanmıştı.

" B-ben mi yaptım? " diye sordu cevabını anımsamak için kendini zorlayarak.

Evren bu soru üzerine bakışlarını yere indirmiş ve tek omzunu hafifçe silkmişti. Bu evet demekti. Cansu gerçekten de şaşkındı, hatırlamıyordu ona vurduğunu. Nasıl ya da neyle yapmıştı ki bunu? Adama doğru bir adım atarken güçsüz sesiyle mırıldandı.

" Çok derin mi? "

Evren bakışlarını yeniden kadınınkilere kaldırdığında başını hafifçe iki yana salladı.

" Önemsiz. Boşver. Açsındır, yemek söyleyeyim. Ne yersin? " diyerek konuyu değiştirdiğinde kadın da tam önünde durmuş, onun cebinden çıkarttığı telefondan yemeksepetine girmesini izlemeye başlamıştı.

" Boğazım çok kötü. Çorba içebilirim sadece. " dedi kadın bu kez çatallı sesiyle.

Evren sessizce başını salladı.

" Özür dilerim. " cümlesi ise gerçekten de ikisinin de duymayı hiç beklemediği bir cümleydi.

Adam elindeki telefona kitlenen bakışlarını tekrardan kadına kaldırırken Cansu da göz temasından kaçınmak için başını eğmişti. Özür dilemek onun için hiç kolay değildi ve bir refleks kesinlikle değildi. O, her şeye özür dileyen bir insan değildi. Nazik ise hiç değildi. Nereden çıkmıştı da şimdi hatırlamadığı bir şey için ondan özür dilemişti, anlamıyordu. Belki de hak etmişti bunu. Olamaz mıydı?

Evren de onun huzursuzluğunun farkına varmış ve konunun üzerinde durmamıştı.

" Odana dokundurtmadım, istemezsin belki diye. Ama toparlanması gerek. " dedi, az önceki olay yaşanmamış gibi dümdüz bir sesle.

Cansu da hemen ona ayak uyduruverdi.

" Toparlatırım. "

Evren başını hafifçe sallarken telefonun ekranını kilitleyip onu cebine geri attı.

" Verdim, yirmi dakikaya gelir. "

Genç kadın teşekkür etmedi. Adam da bir teşekkür beklentisinde değildi zaten. Bunu söyler söylemez arkasını dönmüş ve odadan çıkmıştı. Cansu da sessizce peşine takıldı. Hafızasındaki onca kopukluğun nedenini merak ediyordu ve bilmesi gereken başka bir şey var mıydı, bunu da merak ediyordu. Fakat sormadı. Adamın kendisiyle acıdığı için muhatap olduğuna emindi zaten. Onu daha fazla sıkıştırmak istemiyordu. Adam mutfağa saparken Cansu salona yönelmiş ve kendini koltuklardan birine bırakıvermişti.

Sağ eliyle kolunu kaşımak istediğinde parmak uçlarına değen pürüzlü yüzey, kolunun iç kısmına yapıştırılmış banta aitti. Kaşları çatılırken bantı çekip çıkartmış ve kolundaki iğne iziyle bakışmaya başlamıştı. Tam o esnada dibinde biten Evren, elindeki bitki çayıyla dolu fincanı kadına uzatırken merakını giderdi.

" Sakinleştirici vurdular. "

Cansu şaşkın bir biçimde, uzatılan fincanı kavrarken elindeki bantı buruşturarak sehpaya bıraktı. Sakinleştirici yediğini de anımsamıyordu. Ne olmuştu ona böyle? Alkollü değildi, ot çekmemiş ya da eroin de kullanmamıştı. Evet denemişti fakat yapamamıştı. Bu düşünceler içini sıkmaya yeterken aklı bir kez daha gece yaşananlara kayıverdi. Babasının kendisini takip ettirdiği fikri huzursuz edici bir gölge gibi tepesine çökmüştü. Huzursuz bakışlarını ellerinin arasındaki fincandan ayırıp yan koltuğunda oturan adama çevirdiğinde konuşmak için dudaklarını aralamış fakat hemen sonra vazgeçmişti.

Ne diyecekti ki? Babamın beni takip ettirdiğini biliyor muydun mu? Ya da sen miydin takip eden diye mi soracaktı? Sonuçta bağımlı olduğunu bildiğini ima eden kendisi değil miydi? Bu konuşmanın kime faydası olacaktı peki? Evren en başından beri neyse oydu. Koruma olarak başına dikilmiş bir bekçi. Şayet kendisini takip ettiyse bile, ona bunun için kızması neyi değiştirirdi? Her zamanki gibi yapıp, kurban olarak onu seçmesi ve tüm öfkesini ona kusması en kolayıydı fakat bu defa bunu yapmayacaktı. İçinde öyle bir güç de yoktu işin aslı. Ya aldığı sakinleştiricilerin etkisinden ya da dün gece yaşamış olduğu boşalmanın etkisinden... kızacak, kırıp dökecek enerjisi yoktu. Fakat bu, rahatladığını kesinlikle ifade etmiyordu. Sadece uyuşmuş hissediyordu. Ve tükenmiş.

O, düşüncelerinin arasında dalıp gitmişken duyulan zil sesi Evren'i oturduğu koltuktan kaldırmaya yetti. Genç kadın parmakları arasında duran ve çoktan soğumuş olan bitki çayını sehpaya bırakırken, karşı koltukta duran yastık ve pikeyi gördü. Adam, gece burada yatmış olmalıydı. Kadının odası kıyamet alanından farksız olduğundan, Cansu'yu kendi odasına götürmüş ve salona gelmişti. Fakat gece boyu pek uyuduğu da söylenemezdi. Düşünüp durmuştu. Akşamüzeri Cansu'nun telefon sinyallerinin daha önce uğramadığı lokasyonlardan geldiğini fark ettiğinde yola çıkmıştı. Ne olursa olsun görevini ihmal etmemek için...

Daha sonrasında ise genç kadını, evinde babasıyla canhıraş tartışırken bulmuştu işte. Öncesinde gittiği yeri ise diğerlerine araştırtmış ve torbacının yeni mekanı olduğunu öğrenmişti. Onu gece boyu ayakta tutan en büyük iki sebepten biriydi bu. Kadının kendisiyle yaptığı tartışma yüzünden bir kez daha uyuşturucuya başvurması düşüncesini hazmedemiyordu. Bu durumun, onun için bu kadar önemli olabileceğini bile düşünmemişti. Keşke dün geldiğinde, o kadar sert çıkmasaydı. Keşke dilini tutabilseydi. O zaman bunların hiçbiri yaşanmazdı.

Fakat hala aklı almıyordu, kendisini küçük gören, önemsemeyen, aşağılayan ve hatta onunla alay edip takılması için birini ayarlayan Cansu'ydu. Nasıl olur da tüm bunların üstüne, ona söylediği birkaç cümleyi bu kadar önemseyebilirdi ki? Bu çelişki aklını kurcalayıp duruyordu, dünden beri. Evet ona ağır konuşmuştu, bağırmıştı, belki kırmıştı da. Bilerek ve isteyerek üstelik. Ama bunları yapmasının tek sebebi zaten onun kendisinden başka kimseyi önemsemiyor oluşuydu. Sözlerini ciddiye alıp içerleyeceğini bile düşünmemişti.

Tüm gece, kadını aslında pek de doğru tanıyamadığını düşünüp durmuş ve ona biraz acımaktan kendini alıkoyamamıştı. Dünkü perişanlığı, bugüne kadar çizdiği Cansu Şahinşah profiline öylesine zıttı ki... Dün acıyla bağıran kadın, duyguları olan, kalbi kırık, çaresiz ve bunu göstermekten çekinmeyen bir kadındı. Cansu ise tüm bunları içinde yaşardı. Çevresindekilere güçsüz görünebilecek en ufak bir hareketten kaçınır, çoğu zaman kendi gücünü hissettirebilmek için karşısındakini aşağılamayı tercih ederdi. Cansu, gaddar bir kadındı. Belki de bugünkü sessizliği ve içe kapanıklığının nedeni buydu. Dün belki de istemeden gerçek Cansu'yu açığa çıkartmanın getirdiği mahcubiyet ve utanç. Bilmiyordu. Konuşsa, sorsa bir cevap alamayacağına emindi. Cansu, derdini paylaşıp yardım isteyen tiplerden çok uzaktı. Ufacık bir kıymık batığını bile gizler, kimseye kendini acındırtmazdı. O hep en güçlü, en kusursuz, en mükemmel olandı. En tepede olup, aşağıdakilerle oyunlar oynamayı, onların yaralarını kanatıp hatırlatmayı, kendisinden ne kadar da aciz durumda olduklarını hissettirmeyi isterdi. Sırf, daha güçlü hissedebilmek için karşısındakileri güçsüzleştirir, daha değerli hissedebilmek için onları değersizleştirirdi. Cansu Şahinşah buydu.

O akşam, kadın çorbasını içtikten sonra ılık bir duş almak için ortak banyodaki küveti kullanmaya karar vermişti. Bu esnada Evren de, kadının odasını toparlayıp yaşanabilir bir hale getirmeleri için birilerini çağırmıştı. Kadın, odasında kullanılabilir durumda tek bir eşya bile bırakmamıştı. Evren, kadının tüm o gürültünün hakkını verdiğini görebiliyordu. Cansu uzun uzadıya yaptığı banyosundan çıkıp kurulanırken odasındaki çer çöp de toparlanmıştı. Evren bunu haber vermek için kendi odasının kapalı kapsının önünde durduğunda iki kez hafifçe tıklattı. Karşılığında ise güçsüz bir ses işitti.

" Gel. "

Kapıyı yavaşça araladığında Cansu'nun hala bornozuyla olduğunu fark etmişti.

" Odanı temizlediler. "

" Tamam, geçerim oraya. "

Adam bir süre durdu ve kadının saçlarını tarayışını izledi. Siyah uzun saçları tarağın dişleri arasından ipek gibi kayarken boğazını hafifçe temizleyip tekrar konuştu.

" Kıyafetin yoksa eğer... benimkilerden alabilirsin. "

Kadın bu cümle üzerine duraksamıştı. Tüm kıyafetlerini parçaladığından ve dünküleri de geri giymek istemediğinden bornozla kalakalmıştı. Yani evet, kıyafete ihtiyacı vardı. Fakat onun bir şeyine ihtiyacı yoktu. Ona, daha fazla iyilik yapıp bununla böbürlenme imkanı tanımayacaktı.

" Gerek yok. " dedi sadece.

Adam da ısrar etmeden kapıyı çekip gitti. Birkaç saat sonra genç kadın bomboş kalan odasındaki çekmecelerden birinde eski bir tişört bulmuş ve onu üstüne geçirmişti. Tişört kalçasının bitimine kadar ancak iniyordu ve külodu yoktu. Odasını ne kadar karıştırsa da çamaşır bulamamıştı. Anlaşılan gelenler de her şeyi toplayıp atmıştı. İç çekerek dün giydiği külodu eline aldı ve odasının içindeki banyoda şampuanla yıkamaya başladı. Çamaşırı pis değildi aslında fakat yeni banyo yapmıştı, giyilmiş bir çamaşırı giyemezdi. Saat makul bir saat olsaydı eğer sipariş verirdi fakat gece yarısını çoktan geçmişti. Külodu saç kurutma makinasıyla kurutup altına geçirdikten sonra yatağına gömülmüş ve öylece tavanı izlemeye başlamıştı. O sıralarda, sakinleştiricinin etkisini yavaş yavaş yitirdiğinin ilk habercileri de yoldaydı. Yüreğine oturan ağırlık, baskısını arttırmış ve göğüs kafesini çıtırdatarak kıracak kadar şiddetlenmişti. Nefesi kesildi önce. Ya da o öyle sandı.

Panik Atak.

Uyuşturucuyu bıraktığında çıkmıştı ortaya ilk. Sonra birkaç kez de babasıyla yaptığı tartışmalar sonrası göstermişti kendini. Hepsinde de kendini Yağız'ın yanına atmıştı. Çünkü ölecek gibi hissediyordu ve ölmekten, hele ki yalnız ölmekten çok korkuyordu. Sonra birden ağlama isteği yükseldi içinde. Yalnızca panik atak birazdan geçecek, diye telkin etmeye çalıştı kendini. Çarşafı avuçiçlerinde toplayıp sıkıştırırken... Hep geçti, diye mırıldandı sol yanağından riyakar bir yaş süzülürken. Burnundan derin bir nefes çekti ciğerlerine ve birkaç saniye tutup uzun uzun bıraktı onu. Sonra bir tane daha fakat fayda etmedi. Sessiz hıçkırıkları şiddetlendi ansızın. Bir titreme sardı bedenini. Oturur pozisyona geçip dizlerini kendine çekti. Yalnız hissediyordu, yalnız ve tehlikede. Kollarını bacaklarına dolarken sesli sesli ağlamaya başlamıştı. Bu korku neydi şimdi? Neyden korkuyordu bu kadar? Anlayamadı.

Babasının hiç saygı duymadan, hayatına böylesine derinden ve gizli kapaklı müdahil olması üşütüyordu onu. Titretiyor, sarsıyor, üşütüyordu. Evet, başka bir kelime karşılamıyordu hissettiklerini. Üşüyordu. Çok üşüyordu. Bir birey olarak varlığını ispatlamak için verdiği savaşta hiçbir zaman ciddiye alınmadığını bilmek canını yakıyordu. Mesele babasının uyuşturucu kullandığını öğrenmesi ya da yalanını yakalaması değildi. Mesele onunla bir aptalmışçasına oyun oynamasıydı. Ve bunu kendine bir zafer addetmesiydi. Onun her zaman kendisinden büyük ve önde olduğunu... en olduğunu, tanrıcılık oynamaktan büyük bir haz aldığını hissettirmesiydi. Bir kez ilgiyle bakmayan gözlerinin daima üstünde olduğu gerçeği üşütüyordu onu. Güvensizliği, sürekli bir hata yapmasını beklemesi, kontrol arzusu, yok sayması, küçük görüşü ve en çok da aptal yerine koyuşu... Ve bunları yaparken asla pişmanlık hissetmeyişi...

Ne zamandır attığını bilmeden attığı çığlıkları duvarları inletirken artık odanın içerisinde kendisine yetecek kadar oksijen kalmadığını fark etmiş ve boğuluyormuş gibi elini boğazına götürürken kendisini yataktan atmıştı. Odadan çıkması gerekiyordu. Evden çıkması... Nefes almaya ihtiyacı vardı. Nefes alamıyordu ve üşüyordu. Artık hıçkırıkları acılı birer inlemeye dönmüştü. Dizlerinin üstünde emekleyerek kapıya ulaştı ve uzanıp kapı kolunu kavradı. Kolu sertçe aşağıya çektiğinde son gücünü kullandığını hissediyordu. Açılan kapıdan dışarıya çıkarken ayaklarının üstünde güçlükle doğrulmuştu fakat sadece iki adım atabildi. Ölüyordu. Ölüm soğukluğuydu bu hissettiği. Tüm vücudu tehlike çanlarını çalarken o çaresizce Yağız'a gitmeye çabalıyordu. Fakat onu durduran bir şey oldu. Hiç beklemediği bir anda kendisine uzatılan elleri bu defa karşılıksız bırakmamış ve çölün ortasında su bulmuş gibi büyük bir ihtiyaç ve muhtaçlıkla onlara tutunmuştu.

Evren, kadını tuttuğu ellerinden çekip göğsüne aldığında, onun tir tir titrediğini hatta sarsıldığını hissediyordu. Tek elini sırtına koyup sakinleştirmek ister gibi sıvazlarken sessizce fısıldadı.

" Şşş... "

Kadının hıçkırıkları kesilmezken dudaklarından güçlükle de olsa şu sözcükler dökülüverdi.

" Üşüyorum. Çok üşüyorum. "

Bunun üzerine adam kadını tek hamlede kucağına almış ve arkasındaki aralık kapıdan kendi odasına taşımıştı. Kadını temkinli hareketlerle yatağına bırakırken, koluna asılan güçsüz parmaklarla duraksadı.

" Korkuyorum. " diye fısıldadı bu kez kadın.

Bu belki de ilk defa dile getirdiği bir şeydi. Cansu, karşısında tüm çıplaklık ve acizliğiyle çırpınırken yapılacak tek bir şeyin var olduğunu biliyordu. Ve onu geri çevirmeyecekti çünkü vicdanı sızlıyordu. Ona ne kadar öfke de duysa, bu halde olması canını sıkıyordu. Onu böyle görmekten nefret etmişti. Tek dizini yatağa atıp bedenini, kadının yanındaki boşluğa bıraktı ve onu göğsüne çekti. Tek koluyla kadının belini kavrarken diğer eli, terden sırılsıklam olmuş saç tutamlarını okşuyordu.

" Şşş... " dedi tekrar " Yanındayım. "

▫️Merhaba nasılsınız?

▪️Bölümü beğendik mi?

▫️Evren'in Cansu tanımı doğru muydu sizce yoksa çok mu acımasızdı?

Bölüm sonu

1 yorum