2 Eylül 1910 — 27 Şaban 1328
Kadızade Köşkü'nde yeni gün yine sabah namazıyla başladı.
Ezanın sesi İstanbul'un henüz tam anlamıyla uyanmamış sokaklarının üzerinde yükselirken köşkün içinde de günün ilk hareketliliği başlamıştı. Mutfakta çalışan üç kişi kahvaltının hazırlığıyla ilgileniyor, evin temizliğinden sorumlu üç yardımcı kız odaları havalandırıyor, üç kalfa ise hanımların ihtiyaçlarını tamamlamakla birlikte sofranın hazırlanmasına yardım ediyordu. Köşkte iş çoktu fakat işin çokluğu hiçbir zaman düzensizlik anlamına gelmezdi. Herkes ne yapacağını bilir, sabahın ilk saatlerinden itibaren günün geri kalanını buna göre kurardı.
O sabah evin içinde diğer günlerden farklı bir hazırlık daha vardı.
Kerem Ali Bey görev için yeniden yola çıkacaktı.
Kendisine ait odada son kontrollerini yaparken her zamanki titizliğiyle hareket ediyordu. Oda onun karakterini yansıtan krem ve açık mavi tonlarında döşenmişti. Fazla eşya yoktu; bulunan her şeyin bir yeri vardı. Odada hafifçe hissedilen portakal ve amber kokusu ise onun yıllardır değiştirmediği kokuydu.
Kerem Ali Bey yola çıkarken ardında dağınık bir oda bırakmayı sevmezdi.
Önce küçük giyinme odasına geçti. Kirli çamaşır sepetine baktı; boştu. Giysileri yerli yerindeydi. Ardından yatağın düzgünlüğünü kontrol etti, çalışma masasının üzerinde unutulmuş bir kâğıt ya da eşya olup olmadığına baktı. Son olarak odasına ait banyo ve tuvalete geçti. Orası da temiz ve ferah bırakılmıştı.
Böylece içi rahat etti.
Fesini ve ceketini aldı, odasının kapısını son kez kontrol ederek aşağıya indi.
On sekiz yaşından beri görevler sebebiyle evden ayrılıyordu. Bazen sahada, bazen masanın başında ülkesine hizmet eden bir subay olarak görevini yalnızca bir meslek olarak görmüyordu. Ona göre vazife, insanın hayatının kendisine düşen kısmını hakkıyla yerine getirmesiydi.
Bahçede kahvaltı sofrası kurulmuştu.
Kerem Ali Bey masaya doğru ilerlerken Neşe Hanım'ı gördü. Neşe yine mutfaktaydı. Evin küçük hanımı olmasına rağmen mutfakta çalışanlardan uzak durmaz, işi bilmediğinden değil, o işin içinde bulunmaktan hoşlandığı için onlara yardım ederdi. Bir tabağı yerine koyuyor, bir yandan da kahvaltının son hazırlıklarına göz atıyordu.
Evin erkekleri ise sabah gelen gazeteleri ellerine almıştı.
Kısa süre sonra herkes sofradaki yerini aldı.
Kahvaltı sakin geçti.
Kerem Ali Bey'in bugün yola çıkacağı bilindiği için konuşmaların arasında zaman zaman görevine dair birkaç cümle geçiyor, fakat kimse vedayı gereğinden fazla ağırlaştırmıyordu. Böyle evlerde görev için giden erkeğin arkasından uzun uzun hüzünlenmekten ziyade, onun sağ salim dönmesi için dua etmek daha alışılmış bir şeydi.
Kahvaltı bittiğinde Kerem Ali Bey tek tek herkesle vedalaştı.
Sıra Neşe Hanım'a geldiğinde ikisi de bir an durdu.
Kerem Ali Bey yalnızca,
“Allah'a emanet olunuz,” dedi.
Neşe de aynı sakinlikle karşılık verdi.
“Allah'a emanet olunuz.”
Fakat Kerem Ali Bey arkasını dönmeden önce Neşe'nin boynundaki gümüş madalyonu fark etti.
Bir anlığına gözleri o kolyede kaldı.
Sonra hiçbir şey söylemeden kapıya doğru yürüdü.
Günün geri kalanı ise Kadızade Köşkü'nün alışılmış hareketliliğine döndü.
Kerem Ali Bey'in vedasının ardından evin işleri devam ederken Lara Hanım'ın şikâyetleri de başladı.
“Evde bu kadar yardımcı var, biz neden iş yapıyoruz?” diye söyleniyordu. “Güya emrimizde kalfa var ama odamızı bile kendimiz topluyoruz.”
Hatice Hanım kızına dönüp sakin fakat kesin bir bakış attı.
“Yarın öbür gün evlenip gittiğinizde ne olacak hanımefendi? Burada yardımcılarınız var diye her şeyi başkasına yaptırabilirsiniz. Ya gittiğiniz yerde olmazsa? Gücünüz yetmediğinde ne diyeceksiniz?”
Lara hiç düşünmeden cevap verdi.
“Anne, sen koskoca Kadızade Hatice Hanım'sın. Ben neden gücü olmayan biriyle evleneyim ki? Hem bugün Terzi Marica Hanım gelecek. Dayım işe gitmeden bu ayki harçlığımı alıver, sana zahmet.”
Hatice Hanım'ın yüzünde bıkkın bir ifade belirdi.
“Yine mi terzi? A benim kızım, odanda eşya koyacak yer kalmadı. Bir giydiğini bir daha giymiyorsun. Bunun adı israf, haberin olsun.”
“Anne, benim param benim tasarrufum. Kimse kusura bakmasın ama elime geçen iki kuruşu da kenara koyup kötü gün bekleyemem. Gerçi bu evde iki çeşit insan var. Maddi açıdan zengin doğanlar ve yetinmeye çalışanlar. Ben ikinci kısımdanım.”
Hatice Hanım bu defa gerçekten sinirlendi.
“Kızım, neden böyle söylüyorsun? Dayınız her ay senin adına zaten bankaya para yatırıyor. Onun haricinde ben de kendi payımdan sana veriyorum. Fakat sen her hafta terziye gidip yeni kıyafet, yeni mücevher alıyor; iki gün sonra yüzlerine bile bakmadan bir kenara atıyorsan seni uyarmak da benim vazifem.”
Lara'nın yüzündeki ifade değişmedi.
“Anne, zaten sorun da bu. Harçlığımı dayım tayin ediyor. Peki Neşe Hanım neden her sene bir ev alabilecek kadar para biriktirebiliyor? Ben onunla aynı parayı alıyorsam bunu hesapladığımda anlamıyorum. Onun aldığı yüz elbise parası neredeyse bir ev parasına denk geliyor ama o yine de biriktiriyor. Buradaki eşitsizlik bizim dayımızın evinde yaşamamızdan mı kaynaklanıyor, yoksa gerçekten bir eşitsizlik mi var? Bence ikincisi.”
Hatice Hanım'ın sabrı artık tükenmişti.
“Bu konuyu bir daha açma. Ben anlatmaktan yoruldum, sen itiraz etmekten yorulmadın.”
Ardından sesini biraz daha sertleştirdi.
“Bir kere daha ev işi yaparken söylendiğini duyarsam Allah şahidim olsun, iki aylık harçlığını sana hiçbir koşulda vermem. Hiç kimseden borç almana da izin vermem. Her şeyden önce hepimiz insanız ve üzerimize düşen vazifeyi yapmakla mükellefiz.”
Lara cevap vermedi.
Öğlene doğru köşkteki işler büyük ölçüde tamamlanmıştı. Evin erkekleri memuriyet düzenleri sebebiyle öğle arasında eve gelir, yemeklerini yer, namazlarını kılar ve yeniden işlerinin başına dönerlerdi.
Mutfakta ise öğle yemeği hazırlanıyordu.
Neşe Hanım yine kızların yanındaydı.
Büyük mutfağın geniş pencerelerinden içeri giren gün ışığı mermer tezgâhlara vuruyor, mutfağın ortasındaki büyük ada tezgâhı bütün hazırlığın merkezini oluşturuyordu. Kapıdan girildiğinde solda pişirme ocağı bulunuyor, hemen yanında çalışma tezgâhları uzanıyordu. Büyük bir çeşme ve evin o dönem için oldukça ileri sayılabilecek su tesisatı mutfağın işini kolaylaştırıyor, elektrik sistemi de özellikle akşam hazırlıklarında büyük rahatlık sağlıyordu.
Yaz günlerinde pencereler sonuna kadar açılıyor, mutfak neredeyse bahçeyle birleşiyordu.
Lara ise elinde yelpazesiyle mutfağa girdi.
“Evet, besleme hanım da yerini aldığına göre,” dedi, “yemek hazırlığı başlayabilir.”
Kızlardan biri gülümseyerek bugün ne yapılacağını söyledi.
“Etli ayvalı güveç, yanında pirinç pilavı, salata ve tatlı.”
Lara'nın yüzü hemen değişti.
“Eti illa ayvalı mı yapmak zorundasınız? Ben sevmem.”
Tam o sırada Hatice Hanım da mutfağa girdi. Neşe elinde bıçakla et doğruyordu. Kızının elindeki yelpazeyi görünce kısa bir bakış attı.
“Bugün ne yapıyoruz?”
Aynı cevap tekrarlandı.
Hatice Hanım başını salladı.
“Güzel. Ayvaları biraz tuzlayıp limonlayalım, sertliği kırılsın. Bir de geçen gün Fransız tarif kitabında gördüğümüz domatesli sostan yapalım. Etin yanında güzel olur.”
Sonra kızlara döndü.
“Bir de bugünden itibaren okul açılıncaya kadar Lara Hanım da Neşe Hanım gibi size mutfakta yardım edecek. Bilginiz olsun.”
Lara'nın yüzü düştü.
Neşe ise gülmemek için başını çevirdi.
Hatice Hanım onun ardından seslendi.
“Neşe, bugün seninle bir işimiz var. Hatırlıyorsun değil mi?”
“Hatırlıyorum hala evet.”
“Öğle yemeğini hallederim, o arada gider geliriz.”
Melike bütün bu konuşmaların farkındaydı. Fakat onun en güçlü tarafı yalnızca işini bilmesi değildi.
Melike iyi bir sır tutucuydu.
Evde konuşulan bir söz, görülen bir hâl veya birinin emanet ettiği bir düşünce onun yanında kalırdı.
Öğle yemeği hazırlanıp evin erkekleri geldiğinde herkes yine sofrada buluştu. Yemek yenildi, erkekler namazlarını kılıp yeniden işlerine döndü.
Neşe ise odasına çıktı.
Kendi odasına girdiğinde konağın geri kalanından farklı bir dünya onu karşıladı. Krem ve gül kurusu tonları, odanın her köşesine yayılan gül ve lavanta kokusuyla birleşiyordu.
Giyinme odasına geçti.
Boynundaki gümüş madalyonu çıkardı.
Madalyonun kapağını açtığında iki küçük fotoğraf karşısında belirdi.
Bir tarafta annesi ve babasının fotoğrafı, diğer tarafta ise Kerem Ali Bey'in mezuniyet gününden kalma küçük bir fotoğrafı vardı.
Neşe bir süre fotoğraflara baktı.
Sonra madalyonu yeniden kapattı.
Hazırlanıp başını örttü ve aşağıya indi.
Hatice Hanım ile birlikte kısa bir çarşı turuna çıktılar. Alınması gereken birkaç eksik tamamlandı, kuyumcuda yapılacak iş halledildi ve akşam olmadan köşke dönüldü.
Onlar döndüğünde akşam yemeğinin hazırlıkları başlamıştı.
Kadızade Köşkü'nde akşam yemekleri özellikle erken yenirdi. Gece namazından sonra ağır yemekler yenmez, ev halkı yavaş yavaş günün temposundan çekilirdi.
Akşam sofrası kuruldu.
Yemek yenildi.
Ardından namazlar kılındı.
Köşk yeniden gece düzenine geçmeye başladı.
Yemek yenilen masalar silindi, mutfak ertesi günün hazırlıkları için temizlendi. Nefise Hanım mutfağın bir köşesinde ertesi sabah pişirilecek ekmekler için hamur yoğuruyordu. Hamurun gece boyunca dinlenmesi, sabah fırına girdiğinde ekmeğin daha lezzetli olmasını sağlıyordu.
Konağın her köşesinde günün son işleri tamamlanırken dışarıdaki İstanbul da yavaş yavaş sessizleşiyordu.
Artık herkes kendi odasına çekilmişti.
Günün bu son saatleri, Kadızadeler için bir nevi vicdan muhasebesi vaktine dönüşürdü. Kimi kitap okur, kimi dua eder, kimi ertesi günün işlerini düşünür, kimi de yalnızca sessizce dinlenirdi.
Hatice Hanım masasının başına oturmuştu.
Önünde yine defteri vardı.
Yarın yapılacak işleri yazdı. Sonraki günlerde yapılması gereken birkaç işi not etti. Birkaç sayfa çevirdikten sonra kalemi bıraktı.
Konağın ışıkları birer birer sönmeye başladı.
İstanbul gecesi Kadızade Köşkü'nün üzerine çökerken ev halkı da uykunun sessizliğine teslim oldu.
Ve o gün, diğer günler gibi sıradan başlamış, sıradan bitmişti.
Henüz kimse bilmiyordu.
Bazı sıradan günler, insanın hayatındaki en önemli günlerin başlangıcıdır.
Sevgili nazik okuyucu bugün köşkün sırları biraz daha açıldı sana ve eğer devam etmek istersen memnuniyetle anlatmaya devam edeceğimden şüphen olmasın .