İçeriğe geç

GÜLEN MASKENİN ARDINDA

Bölüm 3 · 3 dk okuma

GÜLEN MASKENİN ARDINDA

Bölüm 3

BÖLÜM 2 - MASKENİN ALTINDAKİ GÖZLER

Lyra ertesi sabah uyandığında gece boyunca neredeyse hiç uyumadığını fark etti.

Penceresinden içeri süzülen güneş ışıkları odanın beyaz duvarlarını aydınlatıyordu. Her şey her zamanki gibiydi.

Ama kendisi aynı değildi.

Çünkü Rowan'ın sözleri zihninde yankılanmaya devam ediyordu.

"Kaçın."

Tek bir kelime.

Tek bir düşünce.

Fakat yıllardır ördüğü bütün duvarları sarsmaya yetmişti.

Hizmetçiler odasına girip onu hazırlamaya başladıklarında Lyra yine sessiz kaldı.

Bir prensesin sessizliği çoğu zaman zarafet olarak yorumlanırdı.

Oysa gerçekte sessizlik bazen bir çığlığın başka biçimiydi.

Öğleye doğru sarayın büyük salonunda düzenlenecek karşılama töreni için hazırlıklar başladı.

Kuzey Krallığı'nın veliaht prensi gelecekti.

Herkes heyecanlı görünüyordu.

Herkes...

Lyra hariç.

Koridorlardan geçerken saray görevlilerinin fısıldaşmalarını duyuyordu.

"Prens çok yakışıklıymış."

"İki krallık birleşecekmiş."

"Ne kadar şanslı."

Şanslı.

Bu kelime Lyra'nın içini acı bir kahkahayla doldurdu.

Kimsenin onun ne istediğini sormadığı bir evlilik...

Gerçekten şans mıydı?

Tam o sırada tanıdık bir ses duyuldu.

"Yüzünüz sanki idama gidiyormuşsunuz gibi."

Lyra dönmeden konuştu.

"Belki de gidiyorumdur."

Rowan sütunlardan birine yaslanmıştı.

Elinde her zamanki gibi renkli iskambil kâğıtları vardı.

Parmakları arasında çevirdiği kartlar havada dans ediyordu.

"Abartıyorsunuz."

"Hayır."

"Biraz."

"Hayır."

Genç adam güldü.

Bu kez gerçek bir gülümsemeydi.

Lyra istemeden birkaç saniye boyunca ona baktı.

İlk tanıştıkları zamandan beri bunu fark etmişti.

Rowan'ın yüzünde garip bir şey vardı.

Yakışıklılık değildi yalnızca.

Sanki sürekli bir sır saklıyormuş gibi görünüyordu.

Gözleri özellikle...

İnsanların gözlerine benzemezdi.

Bazen gri.

Bazen mavi.

Bazen neredeyse gümüş.

Işığa göre değişiyor gibiydi.

"Bir şey mi var?"

Lyra bakışlarını kaçırdı.

"Hayır."

Rowan gülümsedi.

Ama belli ki ona inanmamıştı.

Akşam geldiğinde saray ışıklarla süslenmişti.

Büyük avizeler yüzlerce mumla aydınlanıyordu.

Müzik salonda yankılanıyor, asiller birbirleriyle sohbet ediyordu.

Lyra ise salonun merkezinde duruyordu.

Bir sergi parçası gibi.

Herkes ona bakıyordu.

Kimse onu görmüyordu.

Kapılar açıldı.

Muhafızların sesleri yükseldi.

"Kuzey Krallığı Veliaht Prensi!"

Salondaki herkes dönüp girişe baktı.

Uzun boylu bir genç adam içeri girdi.

Altın işlemeli siyah bir ceket giymişti.

Açık renk saçları omuzlarına kadar uzanıyordu.

Yakışıklıydı.

Şüphesiz.

Asillerin kızları hayranlıkla fısıldaşmaya başladı.

Prens doğrudan Lyra'ya doğru yürüdü.

Sonra elini uzattı.

"Prenses Lyra."

Genç kız zarifçe eğildi.

"Prens Alaric."

Alaric gülümsedi.

Ancak bu gülümsemede sıcaklık yoktu.

Daha çok hesaplanmış bir hareket gibiydi.

"Tanınmak bir onur."

Lyra aynı nezaketle cevap verdi.

"Benim için de."

Yalan.

İkisi de yalan söylediklerini biliyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde dans başladı.

Alaric onu dans etmeye davet etti.

Reddetmesi mümkün değildi.

Salonun ortasına çıktılar.

Müzik yükseldi.

Prens elini beline koydu.

"Bu evliliği istemiyorsunuz."

Lyra şaşkınlıkla ona baktı.

Alaric gülümsedi.

"Yüzünüzden belli oluyor."

"Ya siz?"

"Ben de istemiyorum."

Bu cevap beklemediği bir şeydi.

Lyra ilk kez gerçekten dikkatle baktı.

Alaric'in gözlerinde de aynı yorgunluk vardı.

"Öyleyse neden kabul ettiniz?"

Prens kısa bir kahkaha attı.

"Çünkü krallar çocuklarına seçim hakkı tanımaz."

Bu sözler aralarında garip bir yakınlık yarattı.

Belki de ikisi de aynı kafesin içindeydi.

Sadece farklı saraylarda.

Gece sona erdiğinde Lyra odasına dönmek üzere koridordan geçiyordu.

Saray sessizleşmişti.

Tam köşeyi döndüğünde bir el bileğini tuttu.

Refleksle geri çekildi.

Rowan'dı.

"Ne yapıyorsun?"

Genç adamın yüzündeki ifade alışılmışın dışındaydı.

Ciddiydi.

Hem de çok ciddi.

"Benimle gelin."

"Ne?"

"Hemen."

"Rowan—"

"Şimdi."

Sesindeki sertlik Lyra'yı susturdu.

Genç adam onu koridor boyunca sürükledi.

Merdivenlerden aşağı indiler.

Kullanılmayan eski bir kuleye girdiler.

Kapı kapanır kapanmaz Rowan derin bir nefes verdi.

"Birileri sizi öldürmek istiyor."

Lyra donup kaldı.

"Bunun şaka olduğunu söyle."

"Keşke olsaydı."

İlk kez Rowan'ın gözlerinde korku görüyordu.

Gerçek korku.

"Ne demek istiyorsun?"

Genç adam cebinden küçük bir hançer çıkardı.

Bıçağın ucunda koyu renkli bir madde vardı.

"Bu zehir."

Lyra'nın kalbi hızlandı.

"Nerede buldun?"

"Kadehinizde."

Sessizlik çöktü.

Bir saniye.

İki saniye.

Üç saniye.

Sonra genç kızın dizlerinin bağı çözüldü.

"Hayır..."

"Evet."

Rowan'ın sesi yumuşamıştı.

"Biri bu gece ölmenizi istedi."

"Kim?"

"Bilmiyorum."

Bu kez yalan söylüyordu.

Ama Lyra bunu henüz fark etmedi.

Çünkü Rowan gerçeği biliyordu.

Suikast emrini veren kişiyi de tanıyordu.

Ve o kişi sandığından çok daha yakındı.

Çünkü Aurelia Sarayı'nın duvarları arasında dolaşan en tehlikeli canavar dışarıda değildi.

Tahtın hemen yanında oturuyordu.

Ve yaklaşan fırtına henüz başlamamıştı...

Bölüm sonu

1 yorum