Parmaklarımı koltuğun derisinde döndürüyordum, zihnim karmaşıktı. Dudaklarıma götürdüğüm kadehimi yutunca suratımı buruşturdum. Uzun süredir beklediği için tadı değişmişti.
''Efendim planlarınızda bir değişiklik olacak mı?'' Kafamı sağa sola salladım, bir bok değişmeyecekti.
''Çıkabilirsin Dimitri.'' Salladığım kadehim dökülmüştü, üst üstüne attığım bacaklarımı indirdim. Aklıma düşen kancalar vardı.
''Dimitri dur!'' Dimitri tekrar yanıma geldiğinde, parlayan gözlerimdeki nedeni arıyordu.
''Bir balo organize edeceğiz. Tüm üyeleri teker teker davet et, hatta diğer baronları da.'' Dimitri kaşlarını çattığında, başını onaylar biçimde salladı.
''Baronlar birleşme partisi mi?'' Kafamı geriye atıp güldüğümde hala şaşırmış bakıyordu. Baronlar soruşturma partisi diyelim.
''Yarın olacak Dimitri.'' Dimitri başını aşağı yukarı sallayıp odadan çıktığında tekrardan kendimle kalmıştım. Tekrar deri koltuğuma oturdum. Tırnaklarımla kadehe vurarak ritim tutturmuştum. Bir balo demek, mayınlı tarlada gezmek demekti.
Gözlerim masanın üzerindeki annemle olan eski fotoğrafımıza kaymıştı, annem yine gülümsemiyordu. Her zaman gülümsemezdi, onun soğuk bakışları Moskova gibiydi.
Elim çerçevedeki kurt dövmesine gitti, diğer elimle kendi boynuma dokundum.
Kurt dövmesinden bende yaptırmıştım. Annemdeki dövmenin aynısından bende de vardı. Annemi hatırlatacak o kurt bendeydi.
Çerçeveyi bırakıp, çantamı alıp odamdan çıktım. Koridorda yürürken asansöre doğru ilerledim. Annem zeki bir kadındı. Hiç bir kararı ve davranışı öylesine sergilemez, hep bir planı olurdu. Onun soğuk dünyasının ardındaki sıcak evreni hiç görmemiştim. Kimseye de göstermezdi.
Arabaya bindiğimde, babamın yanına gidiyordum.
Babam çok daha karanlık bir adamdı. Küçüklüğümden beri hatırladığım anılarım hep siyahtı. Bu siyahlığı babam boyamıştı. Onun karşısında herkes yenilirdi, Ivan Veniora'nın karşısında durmak bile kendi kendine katline ferman vermekti.
Bir keresinde çocukken, bağırış sesleri duyduğumda odamdan çıkıp merdivenin parmaklarından aşağı katı izliyordum.
Babam iki bacağını üst üste atmış votka içiyordu. Karşısındaki adam her ne kadar yalvarıp, ağlasa da babamın iki parmağını oynatmasıyla, beynine bir kurşun yemişti.
İnsan öldürmenin bu kadar hızlı ve duygusuz olabileceğini ilk o zaman öğrenmiştim. Gerektiğinde duygusuz kalabilmeyi babam öğretmişti.
Araba durduğunda kapılar açılmıştı. Arabadan inip eve doğru yürüdüm. İçeri girdiğimde merdivenleri iniyordum, kendi odasının evin en kuytu yerde olması onun seçimiydi. Ayak uydurmak da benim seçimim.
Odaya girip dolabı elimle çevirdim. Babamın odasına girerken tüylerimi ürperten o hisse engel olamadım. Beni gördüğünde oturduğu sandalyeden kalkmıştı. Gülümseyerek ileri atılıp sarıldı. Parmaklarımı kıpırdatıp belli belirsiz bir karşılık verdim.
''Hoş geldin kızım.'' Gülümseyip, kafa salladım. İyi olup olmadığımdan emin olmak ister gibi baştan aşağı süzmüştü. Tekrar koltuğuna oturduğunda, boş sandalyeye oturdum.
''Baba'' sesimin tınısını yönetememiştim. ''Yarın bir balo organize ettim, cemiyetler ve baronlar. Hepsi olacak.'' Yüzüne baktığımda kaşlarını çatmıştı, tepkisi beklediğimden daha sakindi. Ne yapmaya çalıştığımı biliyordu.
''Bu kararı biri mi teklif etti? Kendin mi verdin?'' Sesimi toparlayıp boğazımı temizledim. Kendim veremeyecek miydim?
''Baba, ben kendi şirketimin başındayım, bir karar belirlemekte sakınca görmüyorum. Kimse kararlarımda fikir belirtmiyor.'' Bakışlarını aniden başka yere çekti, plan yapmak bu kadar zor olamazdı.
''Seni bu şirketin, tüm hisselerin başına geçiren benim Lana. Birisinden akıl amayı reddediyorsan bile benden alacaksın. Sana nasıl bir çemberde döndüğünü anlatmıştım, sen kendini kurtlar sofrasına atıyorsun.'' Gözlerini sinir ve endişe bürümüştü. Bana baktığında bir cevap bekliyordu.
''Merak etme. Kimsenin malzemesi olmam. Bu balo bir taç giyme töreni baba. Kimse kimseyi görmek için gelmeyecek, perde arkasında dönenleri izleyeceğim.'' Tırnaklarımı avuç içlerime batırıp, ayağa kalktım. Çenemi kaldırdım.
''Ben zaten kurtlar sofrasındayım, gerektiğinde sofraya tuz da uzatırım. Kurtları da öldürürüm.'' Ellerini masanın iki yanına koyarak ayaklandı, tam karşımda durduğunda başını sağa sola sallamıştı.
''Artık çocuk değilsin Lana, gurur borç ödemez. Kendi gücünün ve varlığının bilincinde olarak adım at. Onlar döktükleri hiç bir kanın hesabını yapmaz.'' Artık çocuk değildim, babam bunu bir kez daha dile getirmişti. Gözlerindeki duygunun ne olduğunu bu kez çözememiştim.
Elini gömleğimin yakasına götürüp, kıvrılan yakayı düzeltti. Gözlerini kısıp daha net görmek ister gibi, gömleği tekrar kıvırdı. Kurt dövmesini fark etmişti.
Elini yakamdan indirdiğinde gözlerini dövmeden almamıştı.
''Bu Elena'nın dövmesi.'' Evet annemin dövmesiydi. Üstüne bastığı farklı anlamları mı vardı? Bu sefer ben kaşlarımı çatmıştım.
''Bunu neden yaptırdın?'' Bir bana bir dövmeye bakıyordu.
''Annemden kalan bir parçayı kendime de mühürlemek istedim.'' Elimi boynuma götürüp kurda dokundum. ''Bilmediğim bir şey mi var?''
''Bu eski bir tarikatın simgesi. Eskiden parçası olanlar bu dövmeye sahip olurdu, tarikat yok olduğunda bir daha kimse mühürlenmedi.'' Zihnim ağrıdığında bir kaç adım gerilemiştim. Ben kendimi mi mühürlemiştim?
''Annem bir tarikat üyesi miydi baba? Annem hiç bahsetmedi.'' Benden çok şey sakladıklarını biliyordum ama anneme dövmesini sorduğumda sadece gücünü temsil ettiğini söylerdi.
''Elena çok önceden bir tarikat üyesiydi. Rusya'nın başka bir yeraltı parçası. Annen de bu tarikatın son üyesiydi.'' Annemin eski bir Rus ajanı olduğunu söylüyordu. ''Kimseye söylememişti çünkü tarikat parçalandığında söylemesi için neden yoktu.''
Annem ölmeden önce bile işin içinde olsaydı da mı bilmeyecektim? Boynumdaki dövmenin kısa bir an sızladığını hissettim. İçinde olmadığım işin parçası mı olmuştum.
Yoksa annesinden kalan son anıyı ölümsüzleştirmek isteyen biri mi?
…
Karşımda beliren küçük kız bana bakıyordu. Başımı sağa yatırdığımda o da yatırmıştı. Gözlerinde alışmış bir mutsuzluk vardı. Yorgun gözlerini, alnına dökülen siyah kakülleri örtüyordu. Tedirgin bakışlarla etrafa bakındıktan sonra elleriyle kulaklarını kapatıp yok oldu.
Gözlerimi sıkıca kapattıktan sonra geriye doğru sayıp yavaşça açtım. Aynaya baktığımda tekrardan kendimi görmüştüm. Çocukluğum elleri kulaklarında kaybolmuştu.
Gördüklerinden ve göreceklerinden korkmuştu. Duyduğu ve duyacaklarından da. Onu kimse hayatın karanlığından saklayamamıştı. Küçük kız çocuğu aydınlığı ararken, karanlığa alışmıştı.
Ellerim saçlarıma gittiğinde son kez düzeltmiştim. Ayağa kalkıp aynanın karşısına geçtim. Siyah bir elbise giymiştim. Korsesinin kolları omuzlarımdan dökülmüştü. Göğsünde kıvrımlı işlemeleri, uzun bir yırtmacı vardı.
Giydiğim topuklu ayakkabılarla uzun boyumu daha da uzatmıştım. Veniora cemiyeti liderinin izlemi akılda kalıcı olacaktı. Odamdan çıkıp merdivenleri inmeye başladım. Kapıdaki korumalara baş selamı verip, arabaya doğru yürüdüm.
Babam haklıydı, kurtlar sofrasına gidiyordum. Bin bir pislikleri yapan, kundakçıların, çakal sürüsünün ortasında kalacaktım. Bu kez koyun değil, kurttum.
Elim istemsizce boynuma gitti. Sanki zihnim tehlikeyi aldığında yardım istiyordu. Annemi arıyordu. Oluşan boşluk canımı yaksa da kendime yansıtmadım. Annem boyun eğmemi değil, çenemi kaldırmamı isterdi.
Kollarımda yığılışı o son bakışı hiç bir zaman aklımdan çıkmamıştı. Annesinin değerini kaybedince anlayan biri olmamıştım. Anneme her baktığımda sarılsa dünyayı durduracak bir Lana bırakıyordum. Annem kılıçlarını kuşanan biri gibi görünse de, bazen baktığında sadece kalkanını kuşanırdı.
Annem ailesini korumak için kalkan diye kalbini çıkarır koyardı. Bana sarılması ise onun için zordu. Onun için sevgi zayıflık mıydı? Duygusuz bir askerin güçlü olabileceğine inandılar ve ben duygusuz bir askerdim.
Araba durduktan saniyeler sonra kapısı açılmıştı. İndikten sonra önümdeki uzun kırmızı halının başına geçtim. Saçlarımın bir tutamını arkaya atıp dövmemi açığa sermiştim. Çenemi kaldırıp kuşandığım gülümsememle yürümeye başladım.
Topuklu ayakkabılarımın tıkırtısını, yaklaştıkça yükselen ses bastırmıştı. İçeri girdiğimde bana dönen kafaları hissetmiştim. Fısıldaşmalar yükseldikçe gülümsememi artırıp önümdeki boş masaya doğru ilerledim.
Şampanya bardaklarında kırılan mum ışıkları, büyük avizeleri ile kasvetli ve görkemli bir organizasyonu vardı. Etrafı süzdüğümde herkesin suratında yapmacık bir gülümseme olduğunu gördüm.
Sahte kişiliklerle örtülmeyecek tehditkar bakışlar çoktu.
Dakikalar sonra masama Mariya gelmişti. Sarı elbisesi şıktı. Saçını geriye atmış dudağını büzerek bakıyordu. ''Merhaba, tekrardan karşılaşmamıza sevindim.'' Sinsice bakıyordu, en son başına küçük bir kız çocuğu kesileceği için debelenen bir kadındı.
''Merhaba, tekrar karşılaşma şerefine sahip olmak çok etkileyici.'' Bir anda kalkan omuzlarını ve başını gördüğümde gülmemek için dudağımı ısırdım. Son karşılaşmamızda bana zerre tahammülü yoktu.
''Yani sizin açınızdan öyle olmalı, haklısınız.'' Omuzları tekrardan düştüğünde, dudağını iyice büzmüştü. Yüzü gittikçe kızardığında, arkasını dönüp gitmişti.
Karşı masada Igor Pavlov'un, Maksim Masow ile kulak kulağa konuştuklarını gördüm. Kim bilir hangi malları kime kiralayacaklarını tartışıyorlardı. Igor Pavlov uyuşturucu baronu olarak bilinirdi.
''İyi bir izleyici olmalısınız.'' Duyduğum sesle kafamı çevirip, gördüğüm kişiyi tanımaya çalıştım. Kumral saçları omzuna dökülmüştü, benim yaşlarımdaydı.
''Gözlem severim.'' Karşımdaki kadın gülümseyip, elini uzatmıştı. ''Alina ben, Alina Masow. Maksim Masow'un kızıyım.'' Kaşlarım şaşkınlıkla kalkmıştı. Maksim'in bir kızı vardı demek. Elimi uzatıp sıktığımda tekrar konuşmuştu.
''Tanıyorum, Lana Veniora. Bu aralar magazinin kapağındasınız.'' Gülümseyerek elimi indirdim. Saf bir kıza benziyordu. Buraya babasının zoruyla geldiğine emindim.
''Magazin tutkunluğum yoktu, bazen ne olacağını paparazziler karar verebilir.'' Kafasını geriye atıp gülmüştü. Babasıyla göz göze gelince yutkunmuştu. Gözlerinde değişen o parıltıyı görmüştüm.
''Tanıştığıma memnun oldum, yine uğrarım.'' Başımla onaylayınca kaçar adımlarla babasının olduğu masaya koşmuştu. Çantamdan telefonu aldığımda Dimitri'ye tıklamıştım.
''Yapabildin mi Dimitri?''
Dimitri: Bitmek üzere, bittiğinde haber vereceğim. Sistemler çok zor.
Tekrar önüme baktığımda garsonlardan biri dikkatimi çekmişti. Şarapları eliyle tek tek sayıp, etrafını kontrol edip parmağını indirmişti. Odağımı başka yere çekmiştim. Bunun olacağını tahmin etmiştim. Buradakiler için büyük bir avantajdı.
Karşı masadaki kişiyi görünce kısa bir an afallamıştım. Kısık kahverengi gözleriyle beni izliyordu. Çenesindeki çukura gözüm kaydığında, şarkının değişmesiyle kafamı çevirmiştim. Draven Valsleo buradaydı.
Aklım babamın o gün dediklerine gitti.
''Çok fazla yasal holdingin fazla bazı ülkelerin merkez bankalarının ortağı. İlk başlarda hayaletti, yüzünü göstermiyordu. İşleri babası yönetiyordu. Baronlar baronu Valsleo. Diğer baronlar onun yanında ceketini ilikler, gücü küçümsenemeyecek derecede.''
Yanına gelen adamla derin bir sohbete girmişlerdi. Onu tekrar incelediğimde zehrin yavaşça kanıma karıştığını hissetmiştim. Bahsedildiğine göre, saygınlığı ve yetkisi fazlaydı. Telefonum titrediğinde, Dimitri'den gelen mesajı gördüm.
Dimitri: Hallettim ;)
Memnuniyetle gülümsemiştim. Dimitri bütün kameraları etkisiz hale getirmişti. Bazen oyunu kuralına göre oynamak gerekmezdi. Kurulan aptal kuralları çiğnemek, galibiyetime toz konduramayacaktı. Telefonumu çantama koydum.
Salonun köşesinde oturan David Hayes boğazını tutarak öksürüyordu. Ten rengi gittikçe morarıyordu, iki eliyle boğazını sıkmaya başladı. Yediği ya da içtiği şeyden dolayı zehirlenmişti. Burada güven kelimesi yalnızca sözlükte terimi olan bir kelimeden ibaretti.
Üst kata baktığımda, önlük altında saklanan silahları görmüştüm. David Hayes yere yığıldığında salonda küçük çığlıklar artmıştı. Tahmin ettiğim gibi saniyeler sonra kurşunlar yağmaya başlamıştı. Çığlıkların artması ve kurşun seslerin zihnimi kandırmasına izin vermedim.
Olduğum masanın altına eğildim. Patlayan cam sesleri, ve pencereleri görünce istemeden sırıttım. Kaostan beslendiğim söylenemezdi ama güç ham maddem olabilirdi. Önüme bir anda düşen avizelerden çıkan ışınlar ve parçalar sesi katlamıştı.
Masa örtüsünün altından kontrol ederek, karşı masaya doğru emekleyerek yürüdüm. Arkamdan omzuma dokunan bir el hissettiğimde arkama döndüm, döndüğüm an kalbinden vurulup yere düşmüştü.
Yüzüme sıçrayan kanı elimin tersiyle sildim. Çoğu ateş ediyor, saklanıyor, kaçıyor ve kaçarken ölüyordu. Emekleye devam ettim, arkadan dolanarak karşı masaya kadar gelmiştim. Dizlerimin üstünde durup, çantamdan silahımı çıkardım.
Gabriel Graves tam karşımda duruyordu. Perdenin arkasına saklanmıştı, titreyişleri perdenin arkasından bile belli oluyordu. Silahımı doğrultmuştum, perdenin arkasında olduğu için doğru yeri hedef almalıydım.
Emin olduktan sonra tetiğe basmıştım. Saniyeler sonra yığıldığında tam olarak alnına isabet ettiğini gördüm. Rahat nefes verip omuzlarımı indirdim. Ayağa kalkıp, geriye doğru yürüdüğümde kafamı bir göğüse çarpmıştım.
Draven'nı gördüğümde aniden beni kendine çekmişti. Ayrıldığım yere gelen kurşun, duvardaki tablonun çerçevesini patlatmıştı.
Elindeki silahlarla ateş ediyordu. Elimdeki silahla ateş edip önünden ayrılmıştım. Garson kılığındaki muhbir elini kaldırıp vuracakken, tutup ters çevirdim. Yere yatırdığımda kafasına sıkmıştım.
''Bahsedildiğin kadar varsın.'' Arkamdaki adama sıktığında, ayakkabıma kan sıçramıştı. Beni ikinci defa kurtarıyordu. Bahsedildiğim kısımda ne kadarını duymuştu bilmiyordum ama duymadığı çok şey olduğu kesindi.
''Bilindiğimi bilmek güzel.'' Arkasında duran garsonun kafasına sıktım. ''Ama borçlu kalmaktan nefret ederim.'' İlerleyip tekrar masanın yanına gelmiştim. Masanın üzerindeki votkayı alıp ayakkabımın üstündeki kana döktüm.
Tam gidecekken arkamdan tekrar aynı sesi duydum.
''Ester.'' Arkamı döndüğümde iki silahını da indirmiş bana bakıyordu. ''Ölümle raks etme.'' Bana tavsiye, akıl mı veriyordu? Ölüm benim için şimdilerde içinde yüzdüğüm bir havuzdu.
Bir şey demeden tekrardan arkama dönmüştüm. Yerdeki silahı diğer elime alıp, iki elimi de doğrulttum. Kafamı eğip yarım ağız gülümsedim. Balansım yeterince şaşmıştı.
''Я Эстер, приятно познакомиться.'' (Ben Ester tanıştığımıza memnun oldum.)
İleriye doğru hızlıca koşarken sıktığım iki kurşunla iki kişi yığılmıştı. Arkamı dönüp üst kattaki 3 kişiye ateş ettim. Denge kayıplarıyla aşağıya düştüler.
Durmaksızın ateş ettiğimde geriye doğru yürümeye başladım.
Bu kıyametin alameti Ester'in var oluşuydu.
