İçeriğe geç

GRİ NEHİR

Bölüm 1 · 6 dk okuma

GRİ NEHİR

Bölüm 1

GRİ NEHİR

Akşam tahtadan, küçük bir masada dışarısının resmini çizerken, sokak ışıklarının göz alıcı parlaklıktaki turuncu rengi pencereye vurduğunda ortaya çıkan gölgeleri izlemeyi sekiz yaşımdan beri çok sevmişimdir. Bu gölge bazen gür yapraklı bir çınar ağacıdır, bazen yolunu kaybetmiş bir baykuştur, bazen ise pencerenin önünde hızla uçan küçücük bir yarasaya aittir. Sonra ayağa kalkar, pencerenin önüne gider ve dışarıya bakarım. Tam o anda, var olan tüm gölgeler sanki benim onlara yaklaşmamdan korkmuş gibi ortadan kaybolur, büyük gölgeler bile aniden yok olur. Ben de tekrar sandalyeme oturur ve onları izlemeye devam ederim, insanları.

Genellikle koyu gri bir sisle başlayan sabahlar vardır burada. Sokak lambalarının parlak turuncu renkleri sönmüş, gün yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştır. Buradan güneşi neredeyse hiç göremem ama diğer insanlar için tamamen yeni bir günün başladığını, hızla akan zamanın koca bir günü daha geride bıraktığını bilirim. Gıcırdayan tahta merdivenlerden aşağıya iner ve pencerelerden süzülerek içeriye yayılan parlak gün ışığını hayal ederim; diğer insanlar için papatya renginde sapsarı fakat benim için hiçbir şey ifade etmeyen o ışığı. Daha sonra arkamda, sesi kısa bir süre sonra yitip giden bir gıcırtı daha duyarım; annem, bitmek nedir bilmeyen o dört yılın kalıcı, ona ne hissettirdiğini belki de hiçbir zaman anlayamayacağım etkisinden yıpranmış uzun ve kırmızı eteğiyle, omuzlarına dökülen dalgalı sarı saçlarıyla, kahverengi tüylü eski terlikleriyle, solgun yüzü ve artık geride kalan o yılların hatıralarıyla sönmüş yeşil gözleriyle mutfağa girer. Bir elinde her zaman, sayfaları üst üste birden fazla kez katlanmış kalın bir kitap olur. Ardından kitabı bir köşeye bırakır, tezgâha yanaşır ve kendine aceleyle bir kupa kahve hazırlayıp balkon kapısının önündeki sarı kadife yastıklı eski iskemleye oturarak kitabın tozlu sayfalarını yavaşça çevirir. Eğer sıradan gibi görünen hayatını bir nebze de olsa renklendirmek istiyorsa bazı sabahlar bunu balkonda yapar. Bir süre kitap okuduktan sonra elini çenesine dayar ve uzunca bir zaman semaya bakar, eskiden gün doğup batarken tüm renklerin birbirine karıştığı sonsuz bir gökyüzü vardı karşımda, şimdi ise gökyüzü gri, sadece soluk bir gri. Annem semaya bakarken onun ne düşündüğünü çok merak ederim. “Yorulmuş,” diye düşünürüm, “sıkılmış da olabilir.” Onu çok seviyorum, en çok da zümrüt yeşili güzel gözlerini. Ben henüz çok küçükken yemyeşil ve şefkatli gözleriyle bana bakar, ellerimi okşar ve işi olmadığı tüm zamanlarını bana kitap okuyarak geçirirdi. “Onun o yeşil gözlerini tekrardan eskisi gibi görebilmeyi çok isterdim,”

diye düşünürüm balkondaki annemin yanına gelerek. Onun elini tutarım, ona gülümserim ve neden sonra başımı gökyüzüne çeviririm. Çok yüksekten bir martı acı bir çığlık atar ve pike yapıp karşıdaki upuzun binanın çatısına konar.

Evin salon denilemeyecek kadar küçük ve eski bir odasında orta büyüklükte, sallanan oyuncak bir at vardır; babamın benim beşinci yaş günüm için aldığı, özel bir armağandır o. Annem okumakta olduğu kitabı da yanına alarak buraya, oyuncak atın yanına gelir. Onun beyaz gövdesine dokunur ve bir süre ona bakar. Benim için gerçekten çok değerli olan bu acı anının anneme ne hissettirdiğini bilmesem bile emin olduğum tek bir şey var: Annem ona değer veriyor, her şeyden ve herkesten daha çok. Mutluyum çünkü hatıralarım birden yok olan karanlık gölgeler gibi gözümün önünden kaybolmuyor ve ara sıra içimin derinliklerinde oluşan burukluk hissini yok ediyor. Sanırım hiçbir zaman ağlamayacağım, neden… bilmiyorum.

“Arya, Arya! Hayır! Arya!”

Dört yıl önce, bir yıllık uzun bir çalışma döneminden sonra, derslerim benden yaşça büyük olanlara daha kolay gelse bile fiziksel ve ruhsal açıdan yorulmaya başladığımı hissediyordum ve bir an önce yeni yerler görmek istiyordum. Bu uzun süreli çalışma döneminden en çok etkilenense babamdı, daha bir banka memurunun ne iş yaptığını tam olarak kavrayamamış olsam da sürekli sayılarla ve matematikle uğraşan birinin bir yıl sonra ne kadar yorulmuş olabileceğini tahmin edebiliyordum. Bu yüzden babam, annem, benden beş yaş büyük olan ablam ve ben, nehir kenarında ve yemyeşil bir yerde tatil yapmaya karar verdik. Ablam beni severdi, yani en azından öyle görünüyordu ama bunu sadece ben göremiyordum çünkü genellikle tartışırdık, diğer tüm kardeşler gibi. Gittiğimiz yer sıradan bir otele benziyordu, diğerlerinden farklı olan tek yanı ise otelin karşısında yemyeşil ağaçları olan bir ormanın ve ormanın içinde de suyun dibini bile görebileceğiniz berraklıkta masmavi bir nehrin olmasıydı. Annem ve babam ormanın derinliklerine gitmemizi istemiyordu, ablamsa bu konuda beni sürekli uyarmaktan geri kalmıyordu (bunu, sabahları kahvaltıda mısır gevreği yiyebilmek için annemden gereken izni almak üzere yaptığını anlamamak için deli olmak lazımdı. Evet, kendisi beni sinir etmekte gerçekten ustadır) ve bu durum benim her geçen saat nehir kenarını daha fazla merak etmeme yol açıyordu, oraya gitmeyi ve nehir kenarını görmeyi her şeyden çok istiyordum. Bir gün, annemle babam bizimle beraber otelde kalan başka bir aileyle koyu bir sohbete dalmışken ve ablam da otelin dışındaki çimenliklerde bu güzel manzaranın resmini çizerken dayanamadım ve son hızla ormana doğru koşmaya başladım. Ablam bir an ne olduğunu anlayamadı fakat benim ormana doğru koştuğumu görünce hemen ayağa kalktı ve bana bağırdı. “Arya! Dur! Ormana gidemezsin! Arya!” Bense onu biraz bile dinlemeden bütün gücümle koşuyordum, belki de annem ve babamın görüp beni engellemelerinden korkuyordum. Dalga –ablam- da arkamdan çok hızlı bir şekilde koşmaya başladı, bana yetişip beni hemen durdurmak istediği açıkça belliydi ama ben buna izin vermemekte ve nehir kenarına ulaşmakta kararlıydım. Ne kadar uğraşsa da beni yakalayamayacağını anlayan Dalga’nın endişeli ve korkmuş yüz ifadesi birden yerini belli belirsiz bir gülümsemeye bıraktı, onu arkamda duyabiliyordum. Birlikte ormanın içine girdik ve nehir kıyısına ulaşana kadar koştuk, nefes nefese kalmıştık. Nehir akıntılıydı, gerçekten çok büyük bir hızla akıyordu ve insanların karşıya geçebilmesi için nehrin bir ucundan diğer ucuna ulaşan, çok kalın olmayan bir kütük konmuştu. O anki heyecanımla Dalga’ya bağırdım, “Karşıya geçeceğim!” Bunu duyan Dalga’nın yüzündeki gülümseme aniden yok oldu, hırkamdan tutmaya ve beni çekmeye çalıştı ama artık her şey için çok geçti. Kütüğün üzerinde dengemi sağlamaya çalıştım ama bu da hiçbir işe yaramadı, sanki birisi beni arkamdan itiyormuş gibi tuhaf bir hisse kapıldım ve akıntıya doğru yuvarlandım. Henüz yüzme bilmemek hayattaki en büyük şanssızlığımdı, aslında yüzme bilsem bile akıntıya karşı gelemezdim. Düşerken burkulduğunu hissettiğim ayağımın verdiği acıya dayanmaya çalışarak akıntıda sürükleniyordum. Hızlı akıntıda sürüklenip yavaşça dibe batarken duyduğum tek şey, bana tanıdık gelen bir çığlık ve polislerin çok uzaktan belli belirsiz gelen siren sesleriydi, son gördüğüm şey ise çimenlerin üzerinde duran, Dalga’nın bana hediye ettiği yunus figürlü kolye…

Düşüncelerimde kaybolmaya gerekli zamanın olmadığını kendime hatırlatmasam sonsuza kadar hayallerimde yaşayabilirim, her ne kadar gerçek hayatta var olmasam bile. Eğer bu gün de diğer günler gibi sıradan ve sıkıcı olsaydı annem işe gider, ben de onu izler dururdum ama bugün annem gülümsüyor mu ne? Evet evet, duvarda asılı yunus figürlü kolyeye bakıp gülümsüyor. Onun gülümsemesi beni de gülümsetiyor, onun mutluluk gözyaşları benim de gözlerimden mutluluk gözyaşları akıtıyor, ağlamayacağımı söylemiştim hâlbuki. İkimiz de ağlayarak gülerken çok komik ve çaresiz görünüyoruz, ne yapacak ne de kaybedecek hiçbir şeyimiz yok çünkü. Dalga’yı da düşünüyorum, umarım o da mutludur ve şu anda bizi izleyip bizimle birlikte gülüyordur, çok yakında annemi ziyarete gelecek. İçimden, ona kendisini hiçbir zaman suçlu hissetmemesini söyledim, suçlu olan kişi benim ama galiba beni dinlemiyor. Annem stüdyoda işine yarayacak olan kocaman kağıtları elinde yuvarlayıp silindir yapıyor ve omzuna astığı çantasının içine koyuyor, ben de büyüyünce onun gibi başarılı bir mimar olsaydım benimle de gurur duyar mıydı acaba?

Annem gidiyor. Önce tekrar kolyeye bakıyor, sonra tekrar burukça gülümsüyor, eliyle gözyaşlarını silip kapıyı arkasından kapıyor ve uzaklaşıyor buradan. Artık ona dur diyemem, değil mi? Elimden gelen tek şey tam burada, binbir anıyla dolu bu evde onun geri dönmesini beklemek. Burada benimle kalmasının hiçbir anlamı olmazdı. Tozlu, kalın kitap masanın üzerinde duruyor ve binanın üzerinde etrafı gözetleyen martı havalanıp tekrar uçmaya başlıyor. Ben de az önce anneme gülümsediğim gibi gülümsüyorum; kolyeye, sallanan ata, martıya, kitaba, masmavi gökyüzüne, insanlara ve bütün dünyaya…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.