GÖZ YAŞLARIYLA BOYANAN KABUSLAR
Gecenin soğukluğu mu içimi ürpertmekte, yoksa göğsümün derinliklerindeki boşluk mu tüylerimi diken diken etmekte bilmezdim. Uykusuzluk altları siyahın birkaç tonunu barındıran gözlerime musallat olmuştu. Solgun çehrem ifadeden yoksun, bedenim ruhumdan bağımsız, varlığım bir toz tanesinden ibaretti... Sevmezdim böyle geceleri. Oldukça sakin ve sessiz gecelerin bıraktığı huzur, kafamı bulandırmam için sunulan bir nimet gibiydi. Onca saatler, tütsüden yükse gelen gri dumanı izler dururdum. Yine öyle bir geceydi, ben bir haberken kaderin bana kurduğu gülünç pusudan, kapının tokmağına birinin olağanüstü gücünü verip vurması, dikkatimi dağıttı ilkin. Ne vakittir uğranmaz olmuştu oysa evimin yollarına, kimdir bu davetsiz diye düşündüm sonra ilerlettim adımlarımı gürültüyle çalınaduran kapıya doğru. Uykusuzluk başıma dokunsa gerek ayaklanır ayaklanmaz dünyam döndü. Bu gürültüye katlanacak bir dilim sabrım kalmamışken bu patavatsızın kim olduğuna bakmak için araladığım kapıdan meltem girdi evime. Ancak evimde misafir olan meltem yüreğimde oluşan fırtınalar karşısında bir dirhem kadar tesir eylemedi. Toy bir çocuk eli yüzü kanla bulanmış önümde dikilmiş bulunuyordu. Neydi, neciydi, niyeti halis miydi bilmezdim. Yalnızca irislerinde sezdiğim çaresizliği benimsemiştim. Sual etmeden müsaade ettim evime buyurmasına. Ölüm sessizliği yerine hıçkırıkları doldurdu dört duvar odamı. Bir kovaya su koydum, sıcak su koymak isterdim, lakin bu saatlerde hazırlaması zordu, zira gökyüzünde güneş yoktu. Havluyu suya batırıp ürkmüş bedene yaklaştım. Bu gareze yardım etmek niyetinde değildim, lakin gözlerindeki çaresizlik, ona acıma hissi uyandırıyordu. Simasında bulunan kuru kanları sildim tek tek. Ben temizledikçe kanı o dindirdi hıçkırıklarını ve gözyaşlarını.Bir müddet ona kendine gelmesi için fırsat tanıdım. Yorgun düşmüş bedeni artık oturmak istememiş olmalı ki tahta zemine öylece uzandı. Sonrasında, ben yeltenmeden sual sormaya kendi anlatmaya başladı."Parasız, çulsuz bir kulun tekiyim. Eğer karşılık bekliyorsanız, size uğursuzluktan başka bir şey veremem." Alay eder gibi bir gülüş sundum."Eh, benim de senden pek bir farkım yok öyleyse." dedim.Geldiğinden beri boş bakan irisleri, ilk defa benimkilerle birleşti."Bağışlayın beni, ama bana bu yardımınız ne içindir?" Sorgulamak maksadıyla mı sordu, yoksa merakından mı bilemedim."Bir şey yapmış değilim ya, buyur ettim evime. Bunda ne var canım?" Derhal tekrar oturdu, vaziyet aldı ve önüme eğildi. Kaftanımın eteğinden tutup öptü, ardından alnına bastırdı."Merhametinize sığınarım, nasıl beni kendinizle aynı kefeye koyarsınız? Bana yardım etmeseydiniz şu an hayatta olur muydum bilinmez. Canımı bana siz bağışladınız, izin verin bu can size kul olsun." Hayret içinde idim, böyle çabuk boyun eğmesine. Bu kadar cahil oluşunu gençliğine vermek gerekse de bu toy çocuğu çok kolay kandırabilecekleri de bir hakikatti. "Lüzumsuzdur toy evlat, sen hele de bakayım bana. Nedendir yüzündeki bu yaralar, kimden kaçar dururdun? Suçun nedir dile gel." Yutkundu evvela. Zihni, yaşadıklarıyla dolup taşmış gibi görünüyordu.O bana bir cevap düşündüğü esnada, gözlerimle karşımdaki bedeni süzmeye başladım. Gençliğin bahşettiği güzellikten olsa gerek, erkek evladı olmasına rağmen pürüzsüz bir çehreye sahipti. Ağlamaktan şişmiş ve kızarmış kahverengi gözleri, ok gibi uzun kirpiklerle çevrelenmişti. Saçları kulağını geçmişti, ancak soylularınki kadar uzun değildi. Nihayetinde köyümüzde saç uzatmak, sadece soylulara mahsus bir durumdu. Bedeni de pek narin görünüyordu. Saçları uzun olsa ve bir de hatunlar gibi giyinse, oğlan olduğunu anlamak zor olurdu. Adı nedir, sanı nedir bilmem fakat pek yazık durumdaydı. Üzerindeki kaftan bile çoktan ipleri sökülmüş ve eskimişti. "Ben bir şey çaldım, lakin affedin, hırsız değilimdir. İki gündür bir şey yemedim, ölecek gibi hissediyordum. Seyyarın birinden çörek kapmaya çalıştım, fakat güçsüz düşmüşüm, koşamadım. Çörek de pek iriydi. Adam fark etti, beni hırpalamaya başladı. Kapınızı açmasanız, yemin etti iki bacağımı kırmaya kadar gidecekti." Afalladım. "İki bacağını kırmaya yemin etti?" Anlamaz bakışlarımı irislerine diktim. "Hı hı" "O niyeymiş peki?" "Benim gibilerine müstahakmış, bir daha koşamazsam çalamazmışım." "Aç gözlü adam, nasıl kıyabilir senin gibi küçük oğlana?" İşte bu cümlem, onu ansızın kahkahalara boğmuştu. Adeta onca dayağı yememiş gibi, gözlerinden yaş gelene kadar güldü."Neye gülersin, delirdin mi sen? Kafana sağlam vurdular herhalde,"hafiften sinirlenmiştim. Komik bir şey de dememiştim oysa."Bağışlayın ama geldiğimden beri bana 'toy' diyip durursunuz, bende anlam veremedim başta ama küçük oğlan da değilim ki hani." Daha bir saat öncesine kadar kafamda dönüp dolaşan acı düşüncelerle kıvranıyordum, şimdi karnını doyurmaktan bile aciz benim gibi kölenin tekide olsa biriyle konuşmak yalnızlığımı unutturmuştu bir süre. Belki de tanrı misafiri dedikleri bu olsa gerek. Neyine güvendim bilmiyorum ama durmadan konuştum ben de."Yaşın kaçtır da toy değilim diyip durusun öyleyse," önce bir düşünür gibi yaptı, sonra ukala bir tavır takınarak bana sual etti. "Sizce kaçtır ki?" istemsizce güldüm bu hareketine. "Ben nereden bileyim senin yaşını, söylemezsen söyleme." Çocuk değilim diyor, çocuk gibi davranıyordu. Astı yine suratını yanıtıma. "Niye kızarsınız canım, latife ediyordum. 23 yaşındayım, eh koskoca adamım nihayetinde."Demek benden iki yaş küçüktü sadece, koskoca adamım diyor oysa baksan en az iki kafa boy farkı vardı aramızda. "Madem yaşımız yakın resmi konuşma benle ahbap sayılırız artık. Adın ne?" Niyetim sorgu etmek değildi, lâkin nihâyetinde evime misâfir ettiğim gayriyi de tanımam gerekirdi."Adım Yoo Bam. Gece bir ağacın altında öylece ağlarken bulmuşlar beni. Sonra da adımı gece anlamına gelen 'bam' koymuşlar." Hep mi sahipsizmiş yani, kim bırakır yavrusunu ağacın altına? Kim bakmış bunca zaman acaba? Gerçi bakanı olsa bu halde olmazdı. "Seninki ne?" Aklım bir selim havadaydı yine "Hı?" "Senin adın ne dedim." Suallerimin cevabını başka zaman alsam iyi olacaktı."Lim Gyun" Yetesiz bir yanıt vermiş olsam gerek ki devamını bekler gibiydi."adımı sormadın mı, Lim Gyun işte adım, ne dikip durursun bakışlarını yüzüme?" Lakırtı etti yine, şişmiş gözleri dağılmış saçlarıyla gülüşü çelişiyordu. Neye mutluydu bu durumda anlamış değildim. "Kim koymuş ismini?" Kimsem yok. "Ne bilim Atam koymuştur herhalde." Zamanda epey geç olmuştu gariptir uyku girmez gözlerim kapanmaya vakit arar olmuştu. Kalkıp yer yatağı hazırlamam gerekti ki bu gece benden sığınacak başka yerinin olmadığını epey belli etmişti."Şu halde dost olduk, fakat bu işi başka bir vakitte anlatırsın artık." Pekde meraklı çıktı."Oyalanmanın devri değil şimdi, yaralısın, bere içindesin. Yatak kuracağım, yat, uyu. Sabah olunca suallerini sorarsın." Kalkmaya niyetlendiğimde kaftanımdan tuttu ve ayağa kalmama mani oldu. "Gyun, çok minnettarım. Sana bir can borçluyum, dediğin gibi şimdi yatalım. Sabah her şeyi anlatırım sana." Başımı sallayarak tasdik eyledim. Yatağını düzelttim; lâkin ne zaman uyuduğunu bilmem, zira bedenim yatağımla bir araya gelir gelmez, birkaç gündür düzgün bir biçimde uyumamış olmamdan ötürü, ilk defa gözlerim huzur içinde kapanmıştı. İşte o gece, benim yeni hayatımın ilk adımı idi. Nerden bileyim ki latife ederek ufak saydığım çocuğun, bende meydana getireceği büyük tesiri...