İçeriğe geç

Görev Aramızda

Bölüm 3 · 14 dk okuma

Görev Aramızda

Bölüm 3

​3. Bölüm: Tozlu Sayfalar ve Çelik Adımlar

​Sarı, cılız ışığın altında ağır çekimde dans eden toz bulutları, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin bodrum katındaki o labirent benzeri derin arşiv odasında zamanın çoktan durduğunun en büyük kanıtıydı. Burası, kampüsün üst katlarındaki o gürültülü, kahkaha dolu, vizelerden şikayet eden sivil dünyadan tamamen izole edilmiş, kendi sessizliğinde çürüyen bambaşka bir krallıktı. Duvarlardaki nemli taşların soğuk kokusu, elli yıl öncesine ait gazete kupürlerinin, eski devlet yazışmalarının sararmış kağıt kokusuyla birleşerek buraya neredeyse mistik, insanı geçmişin hayaletleriyle baş başa bırakan bir hava katıyordu.

​Elimdeki kalın pamuklu gri bezle, üzeri kalın bir kül tabakası gibi toz kaplamış kırmızı mukavva klasörün kapağını yavaşça sildim. Parmak uçlarım anında kurşuni bir renge boyanırken, ciğerlerime dolan o eski, küflü kağıt kokusuna hafif bir hapşırık eşlik etti. Burnumu montumun koluna bastırarak kendimi engellemeye çalıştım ama ses, kilitli demir kapıların ardındaki boş koridorlarda yankılanıp geri döndü.

​"Kızım, senin bu tozlu mahzen merakın beni bir gün astım hastası yapacak, yemin ederim. Gerçekten, bazen senin bir insan değil de, eski kütüphanelerde yaşayan koruyucu bir ruh falan olduğunu düşünüyorum."

​Arşiv odasının dar, paslı demir kapısının eşiğinde beliren Ceren, elindeki yarıya kadar içilmiş pet su şişesini ritmik bir şekilde sallayarak içeri girdi. Üzerindeki parlak sarı yağmurluğu, çamurlu postalları ve omzuna astığı kocaman, rengarenk örgü çantasıyla bu kasvetli, gri odaya ait olmayan canlı, hareketli bir tablo gibiydi. Yüzünü buruşturup tavan köşesindeki devasa örümcek ağlarına bakarak derin bir nefes aldı ama hemen ardından öksürmeye başladı.

​"Ahmet Hoca seni buraya sürgüne mi gönderdi, ne yaptı?" dedi sesini sitemkar bir tonlamayla yükselterek. Yanıma doğru adımlarken yerdeki eski gazete balyalarına çarpmamak için cambaz gibi dengede durmaya çalışıyordu. "Yukarıda kantinde Mert’le seni bekliyoruz. Çocuk stresten kendi saçlarını yolmak üzere, sen ise burada örümcek ağlarıyla varoluşsal felsefe yapıyorsun."

​"Örümcek ağlarıyla değil, doğrudan tarihle uğraşıyorum Ceren," dedim, elimdeki klasörü kucağıma alıp daha hafif, ahşap bir kutunun kapağını aralarken. "Ahmet Hoca bu kutudaki 1934 yılına ait diplomatik yazışmaları bulmamı istedi. Üsteğmen Aras Bey’in bugünkü çalışması için acil lazımmış. Hoca, arşiv görevlisinin bel fıtığı yüzünden raporlu olduğunu söyleyince görev bana kaldı."

​Ceren, "Üsteğmen" ve "Aras Bey" kelimelerini duyar duymaz gözlerini kurnazca kıstı. Üzerindeki o neşeli, meraklı dedektif havası anında devreye girmişti. Yavaşça yanıma yaklaştı ve arşivin köşesinde duran, üzerine eski ciltler yığılmış ahşap taburelerden birine, üzerindeki tozları eliyle şöyle bir savurarak tünedi.

​"Şu bizim gizemli buzdağı..." diye fısıldadı, sanki arşiv odasındaki eski duvarların kulakları varmış gibi. "Desene bugün de kütüphanede donma tehlikesi geçireceksin. Kızım, dün o bıraktığın nottan sonra adam sana bir şey dedi mi? Ya da ne bileyim, her sabah askeri nizamla traş edilmiş o pürüzsüz yüzünde milimetrik de olsa bir mimik oynadı mı? Bir şaşkınlık, bir sinir belirtisi?"

​"Dün o kütüphaneden acil bir telefonla ayrıldıktan sonra bıraktım notu zaten, biliyorsun," dedim, kutunun içindeki, kenarları zamandan dolayı erimiş dosyaları tek tek parmaklarımla incelerken. "Bugün ilk defa karşı karşıya geleceğiz o nottan sonra. Ama dürüst olmak gerekirse bir şey diyeceğini hiç sanmıyorum. Muhtemelen notu çöpe atmıştır ya da o aşılmaz hiyerarşik gururu yüzünden yirmili yaşlarında bir sivil üniversite öğrencisinin onun hatasını düzeltmesinden nefret etmiştir. Askerler hata yapmayı sevmez, değil mi?"

​"Bence hiç öyle değil," dedi Ceren, işaret parmağını havaya kaldırıp profesör edasıyla sallayarak. "Asker adamlar disiplini sever evet, ama her şeyden önce gerçeği ve netliği severler. Tabii eğer o hatayı düzelten kişi senin gibi zeki, sessiz ve işini kusursuz yapan biriyse. Hem dün kantinde Mert’le onun hakkında konuşurken kantinci Şevket abi bile lafa girdi. 'O çocuk buralarda çok takılmaz, gözlerinden belli, o büyük işlerin adamı' dedi. Şevket abi otuz yıldır bu okulda, kimin ne olduğunu bir bakışta anlar. Gerçekten o adamda çok tuhaf, insanı geren ama aynı zamanda kendine çeken bir aura var. Sanki her an cebinden gizli bir harita çıkarıp 'hedef şurası, hemen taarruza geçiyoruz' diyecekmiş gibi duruyor."

​Hafifçe güldüm. Ceren’in bu sınır tanımayan hayal gücü ve olayları dramatize etme yeteneği olmasa, vizeler öncesi bu yoğun akademik stres altında nasıl nefes alırdım, gerçekten bilmiyordum. Kutunun en altından, diğerlerine göre daha az hırpalanmış, üzeri Fransızca askeri mühürlü kalın, lacivert bir dosya çıktı. Aradığım tam olarak buydu: “Rapports Diplomatiques: L'Ambassade de France (1934-1936)”.

​"İşte buldum," dedim, üzerindeki ince toz tabakasını elimin tersiyle üfleyerek. Havaya kalkan tozlar yeşil abajurun ışığında parıldadı. Dosyayı sıkıca göğsüme bastırdım. "Hadi yukarı çıkalım artık. Mert’i daha fazla o fotokopi dağının arasında tek başına bırakmayalım. Yoksa yine kantindeki masanın üzerine yatıp vize ağıtları yakmaya başlar, rezil oluruz."

​"Ah, sorma," dedi Ceren dertli bir iç çekerek ayağa kalkarken. "Çocuk dün gece rüyasında Ahmet Hoca'yı görmüş. Hoca elinde kocaman kırmızı bir kalemle Mert’in alnına Fransızca 'Sıfır' yazıyormuş, o da 'Hocam yapmayın, ben Türk'üm!' diye bağırarak uyanmış. Sabah kahve içmeye geldiğinde elleri titriyordu."

​Birlikte arşivin o dik, dar ve soğuk taş merdivenlerinden yukarı doğru çıkarken, bodrumun o dondurucu, insanın içine işleyen nemli havası yerini adım adım binanın o yaşayan, tanıdık ve sıcak uğultusuna bıraktı. Koridorlardaki kalabalık, sınıflardan taşan hocaların sesleri ve öğrencilerin ayak sesleri tanıdık bir melodi gibiydi.

​Kantine girdiğimizde Mert’i, her zamanki köşedeki masada, önündeki devasa karton kahve bardağına adeta hipnotize olmuş gibi bakarken bulduk. Masanın üzeri yarım bırakılmış, soğumaktan sertleşmiş simit kırıntıları, üzeri çizilmiş fotokopiler ve rengarenk fosforlu kalemlerle tam bir savaş alanını andırıyordu.

​"Geldiler dahi kızları, fakültenin kurtarıcıları," dedi Mert, başını masadan ağır çekimde kaldırarak. Gözlerinin altı gerçekten de uykusuzluktan morarmış, saçları her zamankinden daha dağınık bir hal almıştı. "Elif, yalvarırım bana şu üçüncü ünitedeki edilgen çatılı cümlelerin mantığını anlat. Fransızlar neden her şeyi bu kadar dolaylı, bu kadar süslü ve bu kadar zor yoldan söylüyor? Bir şeyi doğrudan söylemek bu adamların kitabında yazmıyor mu?"

​Çantamı masanın kenarına bırakıp yanına oturdum. Masanın üzerindeki fotokopilerden birini kendime doğru çektim. "Çünkü dil sadece basit bir iletişim aracı değildir Mert. Hele ki Fransızca gibi yüzyıllarca diplomasinin kalbi olmuş bir dilden bahsediyorsak, her kelimenin arkasında üç farklı anlam, her dolaylı cümlenin arkasında politik bir nezaket aramak zorundasın. Adamlar doğrudan 'Savaşıyoruz' demez, 'İlişkilerimizi yeniden değerlendirme aşamasına geldik' der."

​"Ben o nezakete başlarım şimdi," diye söylendi Mert ama elindeki kurşun kalemi düzeltip defterini çocuksu bir çaresizlikle bana doğru uzattı. "Al işte, şu cümleye bak: 'Il fut convenu que...'. Ne demek şimdi bu? 'Kararlaştırıldı ki' demek yerine neden bu kadar kasıyorlar?"

​Sakin bir sesle başladım anlatmaya. Yaklaşık yarım saat boyunca, kantindeki o hiç bitmeyen çay kaşığı şıkırtıları, yan masalardan yükselen yüksek sesli kahkahalar, tost makinesinin her açılıp kapandığında çıkardığı o mekanik ses ve arkada çalan kısık sesli bir radyo şarkısının eşliğinde Mert’e konuyu en basit haliyle aktarmaya çalıştım. Ceren de bir yandan kendi notlarını düzenliyor, bir yandan da elindeki bisküviyi çayına bandırırken göz ucuyla kantinin giriş kapısını kontrol ediyordu. Arada bir bana bakıp kıkırdadığını fark ettiğimde ona en ciddi "sus" bakışlarımdan birini fırlatıp tekrar Mert’in defterine dönüyordum.

​Bizim bu sivil, gürültülü, hata yapmaya izin veren ve her anında sarsıcı bir samimiyet barındıran dünyamız bana o kadar güvenli, o kadar sıcak geliyordu ki... Kütüphanenin üst katındaki o sessiz, milimetrik, her saniyesi kurallarla örülmüş dünyaya geçiş yapma fikri içimde her geçen dakika daha da büyüyen tuhaf bir tedirginlik, adeta bir nefes darlığı yaratıyordu. Oraya adım attığım an sivil kimliğimden sıyrılıp, sadece bir görev insanına dönüşmek zorundaymışım gibi hissediyordum.

​"Benim artık gitmem lazım," dedim kolumdaki saate bakarak. Saat tam ikiye on vardı. Ahmet Hoca ile Aras’ın kütüphane randevusu tam ikide başlayacaktı. Ve o adamın dün giderken söylediği o söz zihnimde yankılandı: "Gecikmeleri sevmem."

​"Uğurlar ola asker Elif," dedi Mert elini alnına götürüp komik bir ciddiyetle selam durarak. "Gözümüz arkada kalmayacak. Vatanın çeviri hattı sana emanet. Git ve o buzdağına Türkçenin gücünü göster!"

​"Saçmalama Mert, alt tarafı arşiv belgesi tasnif edeceğiz," diyerek çantamı omzuma taktım ve arşivden çıkardığım o kalın, lacivert mühürlü dosyayı elime aldım. Ceren arkamdan sessizce göz kırptı ve "Dikkat et, donma," diye fısıldadı.

​Onların bu neşeli, tasasız dünyasını arkamda bırakıp kantinden çıktım. Koridorda yürürken, kütüphane binasına giden cam kapıya yaklaştıkça etraftaki sesler yavaş yavaş çekildi. Kütüphanenin o ağır, ahşap kapısını açtığımda ise dış dünya tamamen sessize alınmış bir televizyon ekranı gibi geride kaldı.

​Kütüphanenin üst katına çıkan, her adımda hafifçe gıcırdayan ahşap merdivenleri bu kez içimde çok daha farklı, adı konulamayan bir ağırlıkla tırmandım. Göğsümün ortasında, dün bıraktığım o küçük notun yarattığı tuhaf bir gerilim, adeta ritmik bir vuruş vardı. Haklı olduğumu biliyordum, dil bilgime ve diplomatik yazışmalar üzerindeki hassasiyetime sonuna kadar güveniyordum ama karşımdaki adamın o aşılmaz askeri duvarları, bu haklılığın önünde her an yıkılabilecek bir kağıttan şato gibi durmama neden oluyordu. Ya onu herkesin ortasında küçük düşürdüğümü düşündüyse? Ya bunu bir sivilin haddini aşması olarak gördüyse?

​Özel çalışma odasının ağır meşe kapısının önüne geldiğimde duraksadım. Derin bir nefes alıp üstümü başımı düzelttim. Kapıyı hafifçe, eklemlerimle üç kez vurdum ve bekletmeden içeri girdim.

​Oda yine aynı loşluktaydı. Dışarıdaki gökyüzü tamamen kararmış, kasım ayazının getirdiği o koyu gri bulutlar pencerelerin arkasına yerleşmişti. Yeşil abajurun sarı, loş ışığı büyük ahşap masanın üzerine sakin bir nehir gibi dökülüyordu.

​Ve Üsteğmen Aras Kaan Kara, tam olarak dün bıraktığım pozisyonda, sandalyesinde bir heykel gibi dik oturuyordu.

​Ancak bu kez masanın üzerinde bir şey tamamen farklıydı.

​Önündeki kalın, siyah kaplı askeri sözlük kapalı bir şekilde masanın köşesine çekilmişti. Ve dün benim arkasına kurşun kalemle o ince açıklamayı yazdığım küçük beyaz kağıt parçası, masanın tam ortasında, onun o siyah deri kaplı, üzerinde gümüş renkli bir amblem olan askeri ajandasının hemen yanında duruyordu. Kağıt katlanmamış, açık bir şekilde masanın en görünür yerine bırakılmıştı. Benim zarif, yuvarlak hatlı el yazım, loş ışıkta adeta parlıyordu.

​İçeri girdiğimde Aras, elindeki siyah dolma kalemi yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmayacak bir dikkatle masaya bıraktı. Bakışları ağır ağır, doğrudan bana döndü. O koyu, derin gözlerinde bu kez dün gördüğüm o boş, geçici bir sivil nesneye bakıyormuş gibi duran o ifadesiz bakış yoktu. Çok daha dikkatli, beni adeta zihnindeki bir şablona oturtmaya çalışan, sorgulayıcı bir odaklanma vardı.

​Masaya doğru adımladım. Adımlarımın kütüphane zemininde çıkardığı sesleri minimumda tutmaya çalışarak yanına ulaştım. Elimdeki lacivert, mühürlü dosyayı dün işaret ettiği boş alana, kendi sınırlarıma yakın bir yere bıraktım.

​"Ahmet Hoca’nın bahsettiği 1934 yılına ait sınır protokolleri ve diplomatik raporlar bunlar," dedim. Sesimin titrememesine, tam olarak sivil ama profesyonel bir tonda çıkmasına özen göstermiştim. "İstediğiniz tüm belgeler bu dosyanın içinde kronolojik olarak tasnif edilmiş durumda."

​Aras, masaya bıraktığım o kalın dosyaya bakmadı bile. Gözleri hâlâ benim yüzümde, doğrudan gözlerimin içindeydi. Aramızda saniyeler süren o yoğun sessizlik, odadaki hava basıncını o kadar artırdı ki, bir an için nefes almakta zorlandığımı hissettim. Dışarıda aniden hızlanan yağmurun camlara vuran o düzensiz, sert tıkırtısı aramızdaki bu sessiz savaşı bölen tek unsurdu.

​Sonra, masanın üzerinde duran büyük, kemikli elini yavaşça o küçük kağıda doğru uzattı. İşaret parmağının ucuyla kağıdı hafifçe, benim durduğum tarafa doğru kaydırdı.

​"Bu notu siz mi bıraktınız?" diye sordu.

​Ses tonu, dün duyduğum o bariton, pürüzsüz ama bir o kadar da mesafeli tonlamanın aynısıydı. Ne bir öfke barındırıyordu ne de bir yumuşama. Sadece durum tespiti yapmak isteyen bir amirin netliği vardı sesinde.

​"Evet," dedim, omuzlarımı hafifçe dikleştirerek. Bakışlarımı onun o karanlık gözlerinden kaçırmadım. "Çalıştığınız sözlüğün arasında açık kalmıştı. Yazdığınız çeviri kelime anlamı olarak sözlükte doğru görünebilir ancak o dönemki Fransız-Türk askeri ve diplomatik yazışmalarının diline göre ciddi bir anlam kayması barındırıyordu. Diplomatik protokolde o şekilde kullanılması karşı tarafa yanlış bir sinyal gönderebilirdi."

​Aras, başını çok hafifçe, milimetrik bir açıyla yana eğdi. Gözlerindeki o analitik dikkat daha da derinleşti, şakaklarındaki o ince damarların hafifçe belirginleştiğini gördüm.

​"Bir sivilin, askeri ve diplomatik yazışmalar konusunda bana neyin doğru olduğunu göstermesi... Normal şartlarda kabul edeceğim veya hoş karşılayacağım bir durum değildir, Elif Hanım."

​Elif Hanım. Adımı onun o pürüzsüz sesinden ilk kez duyuyordum. Kelimeler dudaklarının arasından çıkarken o kadar mesafeli ama aynı zamanda o kadar net dökülmüştü ki, aramızdaki o görünmez ama aşılmaz sınır çizgisini bir kez daha kalın bir kalemle çizmişti.

​"Ben sadece işimi yaptım," dedim, geri adım atmayarak. İçimdeki o çevirmen gururu, onun bu hiyerarşik duruşuna karşı bir kalkan gibi yükselmişti. "DTCF Fransız Dili öğrencisiyim. Benim de görevim, diller arasındaki o hassas köprülerin doğru kurulmasını sağlamak. Yanlış bir çeviri, bazen en güçlü orduların açtığı cephelerden daha büyük, geri dönülemez zararlar verebilir diplomaside."

​Aras’ın dudaklarının kenarında, çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir gerilme oldu. Bu bir gülümseme değildi; daha çok, karşısındaki bu genç sivil kızın sarsılmaz, cesur duruşunu kendi zihninde profesyonelce takdir eden bir askerin onaylama hareketiydi.

​"Haklısınız," dedi. Bu kelimeyi ondan duymayı kesinlikle, en ufak bir ihtimalle dahi beklemiyordum. Şaşkınlığımı yüzüme yansıtmamak için hafifçe yutkundum. "Notunuzu aldıktan sonra karargahtaki eski protokol raporlarını ve o dönemin askeri ataşelik yazışmalarını tekrar incelettim. Bahsettiğiniz o küçük diplomatik nüans, 1930'lardaki sınır komisyonu görüşmelerinde gerçekten de kritik bir krizin eşiğinden dönülmesini sağlamış. Hatamı sessizce, kimseyi dahil etmeden ve doğru bir şekilde düzelttiğiniz için teşekkür ederim."

​O an, göğsümün ortasında saatlerdir biriken o ağır gerginliğin yavaşça, ılık bir su gibi dağıldığını hissettim. Bu adam, sadece emir vermeyi bilen kaba bir askeri güç veya gurur abidesi değildi; o, doğrunun, bilginin ve disiplinin her şeyin üzerinde olduğunu bilen son derece profesyonel, entelektüel bir subaydı. Ve benim dille olan bu bağımı, kendi kurallarla dolu dünyasında bir tehdit veya hadsizlik olarak değil, bu zorlu görev sürecinde yanına alabileceği en güvenli koordinat olarak görmüştü.

​"Rica ederim," dedim, sesime hafif bir samimiyet katmaya çalışarak ama o resmiyet sınırını asla ihlal etmeden. "Yardımcı olabildiysem ne mutlu bana."

​Aras, önündeki o kalın, lacivert mühürlü dosyayı kendine doğru yavaşça çekti. "O halde vakit kaybetmeden başlayabiliriz. Ahmet Hoca bundan sonraki süreçte belgelerin tasnifinde ve dil kontrollerinde doğrudan sizinle çalışacağımı söyledi. Benimle çalışmak kolay değildir Elif Hanım. Zamanlamaya, mutlak sessizliğe ve kelimelerin kesinliğine önem veririm."

​"Ben de öyle," dedim, karşımdaki ağır ahşap sandalyeyi yavaşça çekip otururken. "Kelimelerin şakası yoktur, özellikle de tarihin gölgesinde kalmışlarsa."

​Çalışmaya başladığımızda, kütüphanenin o loş odasında zamanın nasıl akıp gittiğini tamamen unuttum. Aras, belgeleri büyük bir ciddiyetle okuyor, kritik gördüğü askeri ve lojistik terimlerin altını çizip bana gösteriyordu. Ben de o eski, sararmış kağıtlardaki 1930'ların ağdalı, ağır Fransızca cümlelerini, onun tam olarak istediği o net, keskin ve emir komuta zincirine uygun askeri dile aktarıyordum.

​Bir ara, belgedeki çok eski bir askeri yerleşim terimine denk geldik. Terim, doğrudan sınır bölgelerindeki birliklerin konuşlanma biçimleriyle ilgiliydi.

​"Buradaki 'dispositif de défense' ifadesini 'savunma düzeni' olarak çevirmek bu cümlenin hakkını vermiyor," dedim, parmağımla belgedeki o eski, el yazısı satırı işaret ederek.

​Aras, satırı daha iyi görebilmek için masanın üzerinden hafifçe benim durduğum tarafa doğru eğildi.

​O an, onun o rüzgarlı, hafif çam kokusu, temiz sabun ve Ankara ayazının o keskin esintisini barındıran erkeksi parfümü burnuma çalındı. Aramızdaki o güvenli mesafe ilk kez bu kadar kısalmıştı. Gözlerim bir anlığına belgeden kayıp, onun yüzündeki o sert, pürüzsüz hatlara, şakağındaki birkaç erken beyazlamış saç teline ve konsantre olduğunda hafifçe kısılan o koyu gözlerine takıldı. Onda, bizim sivil dünyamızda asla karşılaşamayacağım bir sarsılmazlık, adeta mermerden yontulmuş bir irade vardı. Onun yanında olmak, insana hem tuhaf bir güvenlik hissi veriyor hem de her an tetikte olması gerektiğini hatırlatan gizli bir baskı kuruyordu.

​"Nedir peki o halde doğrusu?" diye sordu.

​Sesi başımın hemen üzerinde, o kadar yakınımda yankılandı ki, göğsümün içindeki o ritmin hafifçe hızlandığını hissettim. Bakışlarını belgeden çekip doğrudan benim gözlerime çevirdiğinde, aramızdaki mesafenin ne kadar daraldığını o da fark etmişti. Ama o koyu gözlerde en ufak bir kaçış, bir tereddüt ya da sivil bir yakınlık ifadesi yoktu. Sadece iki profesyonelin iş üzerindeki o mutlak odağı vardı.

​"Buradaki anlamı 'savunma tertibatı ve stratejik konuşlanma' olmalı," dedim, sesimin titrememesine azami özen göstererek. "Çünkü belgenin hemen altındaki paragrafta topçu birliklerinin koordinatlarından ve gizli mevzilerinden bahsediliyor. 'Düzen' kelimesi buradaki askeri hazırlığı tam olarak karşılamıyor."

​Aras, başını hafifçe, hak verircesine salladı. "Tertibat... Doğru kavram bu. Askeri mantığa tam oturuyor. Not alıyorum."

​Masasına geri çekildiğinde, odadaki o yoğun, adeta elektrik yüklenmiş havanın yavaşça hafiflediğini, ciğerlerime nihayet normal bir nefes alabildiğimi fark ettim. Saatler boyunca sadece kelimeler, eski haritalar, anlaşma maddeleri ve askeri stratejiler arasında mekik dokuduk. O benden bir çevirmen olarak en üst düzeyde faydalanıyordu, bense onun o çelik gibi sert, tavizsiz dünyasını kütüphanenin bu loş köşesinde, sararmış sayfaların arasında adım adım keşfediyordum.

​Akşamın koyu karanlığı kütüphanenin o yüksek pencerelerine tamamen çöktüğünde, dışarıdaki sokak lambaları çoktan yanmıştı. Aras, sol bileğindeki o geniş, siyah askeri saate baktı.

​"Bugünlük bu kadar çalışma yeterli, Elif Hanım," dedi. Önündeki tüm o karmaşık belgeleri, haritaları ve notları milimetrik bir düzenle, neredeyse milim şaşmayacak bir simetriyle deri çantasına yerleştirdi. "Çalışma temponuz, odaklanma süreniz ve detaylara olan dikkatiniz... Beklentilerimin çok üzerinde. Teşekkür ederim."

​Ayağa kalktım, kendi kitaplarımı ve sözlüğümü yavaşça çantama yerleştirdim. "Ben teşekkür ederim. İyi akşamlar, Üsteğmenim."

​Aras, askılıktan kabanını alıp üzerine geçirdi. Hareketlerindeki o pratiklik ve hız yine göz alıcıydı. Deri çantasını eline alıp kapıya doğru yöneldi. Tam kapıdan çıkacakken adımları duraksadı. Bana doğru dönmedi ama o tok, pürüzsüz sesi boş odada son kez yankılandı:

​"İyi akşamlar Elif Hanım. Haftaya aynı gün, aynı saatte. Gecikmeleri sevmem, biliyorsunuz."

​O kapıdan çıkıp giderken arkasında bıraktığı o sert kösele ayakkabıların çelik gibi net adımları, kütüphanenin sessiz koridorlarında uzun süre yankılanmaya devam etti. Ben ise yerimde kalıp çantamın fermuarını çekerken, bu sessiz, disiplinli ve kurallarla örülü ortaklığın, benim o kendi halindeki tekdüze hayatımın koridorlarında nasıl da derin, sarsıcı bir iz bırakmaya başladığını düşünüyordum.

​"Görev aramızda," diye fısıldadım kendi kendime, onun az önce oturduğu o boş sandalyeye bakarak. Ve o an, bu görevin sadece tozlu arşiv sayfalarında kalmayacağını, hayatımın sınırlarını yavaş yavaş ihlal edeceğini ilk kez o soğuk kasım akşamında hissettim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.