İçeriğe geç

Görev Aramızda

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Görev Aramızda

Bölüm 2

2. Bölüm: İsimsiz Notlar ve Tanıdık Gölgeler

Ankara’nın ayazı, insanın ciğerlerine kadar işleyen o meşhur kuru soğuğuyla kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Gökyüzü günlerdir aynı kurşuni renkte asılı duruyor, ne kar yağıyor ne de güneş yüzünü gösteriyordu. Sabah otobüsünden Sıhhiye köprüsünün altında indiğimde, rüzgar atkımın arasından sızıp boynumu yaladı. Parmak uçlarımın sızladığını hissederken ellerimi derin montumun ceplerine iyice gömdüm.

​Köprünün altındaki simitçinin tezgahından yükselen o sıcak duman, havada küçük bulutlar oluşturup kayboluyordu. Birkaç sokak köpeği, metro girişindeki sıcak hava üfleyen mazgalların üzerine büzüşmüş, birbirine sokularak uyumaya çalışıyordu. Onlara bakarken içimden tuhaf bir şefkat dalgası geçti; bu şehirde hayatta kalmak, hepimiz için bir şekilde sıcağa sığınma mücadelesinden ibaretti.

​Fakültenin bahçesine girdiğimde, kampüsün o kendine has, yarı uykulu yarı telaşlı havası beni karşıladı. Sabahın sekiz buçuğunda bile kantinden yükselen o yanık tost ve ucuz çay kokusu bahçeye sızmıştı. Bahçedeki çardaklarda, ellerindeki karton bardakları iki eliyle kavrayıp ısınmaya çalışan, vizelerden şikayet eden öğrenciler kümelenmişti.

​"Elif! Buradayız!"

​Sese doğru döndüğümde, kantinin hemen girişindeki masada Ceren’i ve bizim gruptan Mert’i gördüm. Mert, önündeki kalın fotokopi yığınına adeta bir düşmana bakar gibi bakıyor, bir yandan da elindeki poğaçadan büyük ısırıklar alıyordu. Ceren ise her zamanki gibi enerjikti; kırmızı beresi ve uykusuzluktan zerre etkilenmemiş gibi duran makyajıyla masada adeta parlıyordu.

​"Sonunda gelebildin," dedi Ceren, ben masaya yanaşırken boş sandalyeye çantamı bırakmama yardım ederek. "Sana da çay aldık ama soğumak üzere."

​"Otobüs yine Kızılay trafiğinde tıkandı," dedim, atkımı gevşetip masaya otururken. Bardaktan yükselen ılık çay buharını ellerimle selamladım. "Günaydın bu arada."

​"Günaydın canım," dedi Ceren gözlerini devirerek. "Günaydın demeyelim de, 'vize haftası dehşetine az kaldı' diyelim. Mert dünden beri ağlıyor."

​Mert, ağzındaki lokmayı yutup elindeki tükenmez kalemi masaya fırlattı. "Ağlamıyorum, durum tespiti yapıyorum Elif. Bu Ahmet Hoca bize ne kastetti de yirmi sayfalık Fransızca makale çevirisi verdi? Adam resmen 18. yüzyıl saray diliyle yazmış. Çevirirken kendimi Versailles Sarayı'nda asilzade gibi hissediyorum ama aldığım not yerlerde sürünecek, biliyorum."

​Hafifçe güldüm. Mert’in bu abartılı dramları her zaman içimizi açardı. "Abartma Mert. Terimleri doğru oturtursan gerisi çorap söküğü gibi gelir. Takıldığın bir yer varsa kütüphanede bakarız beraber."

​"Kütüphane mi?" dedi Mert yüzünü buruşturarak. "Oraya adım attığım an üzerime bir kasvet çöküyor. Hele o üst kattaki sessizlik odası... İnsan nefes almaya korkuyor orada."

​Ceren hemen lafa atıldı, gözleri heyecanla parladı. "Ay, kütüphane demişken! Elif, dün seninle konuştuktan sonra araştırdım. Hani şu üst katta çalışan adam vardı ya, hani çok ciddi duran..."

​Çayımdan bir yudum alırken duraksadım. Zihnim, dün kütüphanede karşımdaki masada oturan o mermer kadar sert ve pürüzsüz yüzü anında geri çağırdı. Füme kaşe kabanı, milimetrik saçları ve o soğuk, odaklanmış bakışları... "Evet, ne olmuş ona?" dedim, sesimin olabildiğince sıradan çıkmasına özen göstererek.

​"Bizim Fransız Dili bölümüyle Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay arasında ortak bir protokol varmış," diye fısıldadı Ceren masaya doğru eğilerek. Mert de elindeki poğaçayı bırakıp dinlemeye koyuldu. "Yurtdışında çok kritik, diplomatik askeri misyonlara gidecek subaylara özel bir hazırlık eğitimi veriliyormuş. Adam sıradan bir asker değilmiş yani. Rütbeliymiş. Fransa askeri ataşeliği için hazırlanıyormuş galiba. Adı Aras'mış. Aras Kaan Kara."

​Aras Kaan Kara. İsim, zihnimde tıpkı sahibinin adımları gibi tok ve köşeli bir yankı bıraktı.

​"Vay be," dedi Mert ıslık çalarak. "Biz burada iki satır Sartre çevireceğiz diye kafayı yiyelim, adamlar devlet sırrı gibi işlerle uğraşsın. Ama o adamda gerçekten öyle bir hava var. Geçen gün koridorda karşılaştık, adamın yanından geçerken istemsizce esas duruşa geçesim geldi."

​"Abartma Mert," dedim gülerek ama içten içe Ceren’in anlattıkları dün kütüphanede hissettiğim o ağır havanın nedenini açıklıyordu. O adam sivil hayatın gevşekliğine, bizim bu gündelik, dağınık dünyamıza ait değildi. O, her saniyesi planlanmış, kurallar ve emirlerle sınırlandırılmış başka bir evrende yaşıyordu. Ve o evrenin soğukluğu, etrafındaki her şeye sızıyordu.

​Öğleden sonraki dersimiz bittiğinde, herkes birer birer sınıftan çıkmaya başladı. Ben çantamı toplarken, Ahmet Hoca kürsüden bana doğru seslendi.

​"Elif, kızım, bir dakika gelebilir misin?"

​Çantamı omzuma takıp hocanın masasına doğru yürüdüm. Ahmet Bey, gözlüklerinin üzerinden bana babacan bir tavırla gülümsedi.

​"Buyurun hocam."

​"Bu dönemki çeviri ödevlerini inceledim. Özellikle senin Sartre çevirin... Kelime seçimlerin, o felsefi derinliği Türkçeye aktarma biçimin gerçekten çok başarılıydı. Dil hissiyatın çok güçlü."

​"Teşekkür ederim hocam," dedim, yanaklarımın hafifçe ısındığını hissederek. Ahmet Hoca’dan böyle bir övgü almak benim için çok kıymetliydi.

​"Şimdi senden bir ricam olacak," dedi Ahmet Bey, ses tonunu biraz daha ciddileştirerek. "Biliyorsun, fakültemizde yürüttüğümüz özel bir program var. Bakanlık adına burada hazırlık yapan bir misafirimiz var; Yüzbaşı Aras Kaan Bey. Kendisi çok yoğun bir programda çalışıyor. Ancak arşivimizdeki bazı eski diplomatik yazışmaların ve askeri anlaşma metinlerinin tasnif edilmesinde bazı yardımlara ihtiyacı var. Ben ona yardımcı olması için bizim araştırma görevlilerinden birini yönlendirecektim ama hepsi vize dönemi yoğunluğunda boğulmuş durumda. Bu eski metinlerin diline senin kadar hakim olabilecek başka bir öğrencim yok. Kabul edersen, kütüphanenin üst katındaki özel odada bulunan arşiv klasörlerini ona ulaştırmanı ve kaynak bulmasında rehberlik etmeni istiyorum."

​Göğsümde tuhaf, ritmik bir sıkışma hissettim. O adamla aynı masada oturmak bile kütüphanenin havasını ağırlaştırmaya yetmişken, şimdi onunla doğrudan bir iletişim kurmak, ona yardımcı olmak zorunda kalacaktım. Reddetmek gibi bir şansım yoktu; bu hem akademik olarak büyük bir fırsattı hem de Ahmet Hoca’nın bana olan güvenini sarsmak istemiyordum.

​"Tabii ki hocam," dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. "Elimden geldiğince yardımcı olurum."

​"Güzel," dedi Ahmet Bey memnuniyetle. "Klasörler üst kattaki kilitli dolapta duruyor. Anahtarı kütüphane görevlisinden alabilirsin. Aras Bey bugün orada çalışıyor olmalı. Belgeleri ona teslim edersin, gerisini o sana iletir zaten."

​Kütüphanenin üst katına çıkan ahşap merdivenleri tırmanırken, her adımımda kalbimin ritminin biraz daha hızlandığını hissettim. Bu heyecan ya da korku değildi; daha çok, son derece disiplinli ve yabancı bir gücün alanına girmekten kaynaklanan o doğal çekinceydi.

​Kütüphane görevlisinden aldığım anahtarla özel arşiv dolabını açtım. İçinden, üzerleri hafif tozlanmış, kalın kırmızı karton klasörleri çıkardım. Klasörleri göğsüme bastırıp koridorun sonundaki o loş çalışma salonuna doğru yürüdüm.

​Kapıyı yavaşça araladım.

​İçerisi her zamanki gibi sessizdi. Ve o, tam olarak dünkü yerinde oturuyordu.

​Bugün üzerinde kabanı yoktu. Sadece siyah, boğazlı ince bir triko kazak giymişti. Bu sadelik, onun o dik ve atletik vücut yapısını, omuzlarının genişliğini daha da belirginleştirmişti. Saçları yine kusursuzdu. Önündeki kağıtlara o kadar büyük bir konsantrasyonla bakıyordu ki, içeri girdiğimi duymamış olması imkansızdı ama başını hemen kaldırmadı. Önce elindeki dolma kalemle yazdığı satırı bitirdi, kalemin kapağını yavaşça kapattı ve ancak ondan sonra bakışlarını bana doğru çevirdi.

​O koyu renk, duygudan arındırılmış gözler doğrudan gözlerimin içine dikildiğinde, içimde bir şeylerin buz kestiğini hissettim. Bakışlarında en ufak bir sivil sıcaklık, bir selamlama ifadesi yoktu. Sadece bir durum tespiti yapıyordu.

​Masasına doğru birkaç adım attım. Göğsüme bastırdığım klasörleri masanın boş tarafına sessizce bıraktım.

​"Merhaba," dedim, sesimin bu sessiz odada çok fazla yankılanmamasına dikkat ederek. "Ahmet Hoca bu arşiv belgelerini size iletmemi istedi. 1930'lu yıllara ait Fransız-Türk askeri yazışmaları ve tasnif dosyaları."

​Aras, klasörlere baktı, ardından tekrar bana döndü. Ses tonu tam da Ceren’in tasvir ettiği gibiydi; pürüzsüz, bariton bir tonlama ama bir komut kadar net ve kısa.

​"Teşekkürler. Şuraya bırakın."

​Eliyle masanın hemen ucundaki boş alanı işaret etti. Hareketleri o kadar mekanik ve netti ki, sanki askeri bir haritada koordinat gösteriyordu.

​"Ahmet Hoca eğer kaynak bulmada ya da eski diplomatik terimlerin çevirisinde bir yardıma ihtiyacınız olursa yardımcı olabileceğimi söyledi," diye ekledim. Kendimi bir anda çok resmi bir mülakatta gibi hissetmiştim.

​Aras, gözlerini bir an bile benden ayırmadan hafifçe başını eğdi. "Şu an için gerek yok. Teşekkür ederim."

​Bu net bir "gidebilirsin" mesajıydı. Aramızda en ufak bir kişisel diyalog alanı açmaya niyeti yoktu. Ben de üzerimde daha fazla o soğuk baskıyı hissetmek istemeyerek hafifçe başımla selam verdim ve masanın diğer ucundaki, dün oturduğum kendi yerime geçtim.

​Çantamdan kendi kitaplarımı çıkardım. Aramızda yaklaşık üç metrelik bir ahşap masa ve yüzyıllık bir sessizlik vardı.

​Saatler sessizce akıp gitti. Dışarıda yağmur yeniden başlamıştı; camlara vuran damlaların sesi, odadaki tek arka plan müziğiydi. Ben kendi çevirilerimle uğraşırken, karşımdaki masadan sadece düzenli sayfa çevirme sesleri ve kalemin kağıda dokunuş ritmi geliyordu.

​Bir ara Aras’ın sol bileğindeki siyah askeri saate baktığını gördüm. Tam o sırada cebindeki telefon hafifçe titredi. Telefonu çıkarıp ekrana baktı. Yüzündeki o sarsılmaz ifade milimetrik bir şekilde gerildi. Telefonu açmadı ama hızla ayağa kalktı.

​Hareketlerindeki o ani ama sessiz acele dikkatimi çekmişti. Dolma kalemini, defterini ve önündeki birkaç belgeyi hızla deri çantasına yerleştirdi. Kabanını askılıktan alıp üzerine geçirirken hareketleri o kadar pratikti ki, sanki her an bir acil durum alarmına hazır gibiydi.

​Çantasının fermuarını çekti, kütüphanenin kapısına doğru yöneldi. Tam kapıdan çıkacakken duraksadı, bana doğru dönmedi ama adımları bir anlığına kesildi. Sonra sessizce kapıyı açıp koridorda kayboldu. Onun gidişiyle birlikte salondaki o yüksek basınçlı hava yavaşça dağıldı, derin bir nefes alabildiğimi ancak o zaman fark ettim.

​Bakışlarımı onun boşalan masasına çevirdiğimde, sandalyenin hemen yanındaki ahşap zeminde küçük, beyaz bir kağıt parçasının durduğunu fark ettim.

​Ayağa kalkıp masanın diğer tarafına geçtim. Yerdeki kağıdı aldım. Bu, Aras’ın not defterinden kopmuş küçük bir kare kağıttı. Üzerinde, onun o şablon gibi düzgün, keskin el yazısıyla yazılmış bir cümle vardı.

​Fransızca bir diplomatik rapordan alındığı belli olan cümle şuydu:

“Il a été décidé de faire table rase des incidents passés pour entamer une nouvelle ère.”

​Aras, bu cümlenin altına kendi el yazısıyla Türkçe çevirisini karalamıştı:

"Yeni bir döneme başlamak için geçmiş olayların masasını temizlemeye karar verildi."

​Cümleyi okuduğumda hafifçe duraksadım. Çeviri kelime kelime doğruydu. Evet, "faire table rase" kelimesi kelimesine "masayı temizlemek" anlamına gelebilirdi. Ancak bu askeri ve diplomatik bir metindi. Diplomaside bu deyim, "masayı temizlemek" gibi fiziksel bir eylemi değil, "geçmişin üzerine sünger çekmek, her şeye sıfırdan başlamak" anlamına geliyordu. Eğer bir askeri ataşe veya diplomat karşı tarafa bu cümleyi onun yazdığı gibi çevirirse, bu çok kaba, hatta tehditkar bir ton olarak algılanabilirdi.

​Elimdeki kağıda baktım. Bunu ona söylemeli miydim? Ya da bir daha ne zaman karşılaşacağımız bile belli değildi. Ama içimdeki o çevirmen titizliği, o dil tutkusu bu hatayı görmezden gelmeme izin vermiyordu.

​Masama döndüm. Kurşun kalemimi elime aldım. Kağıdı ters çevirip arkasına, sakin ve zarif bir el yazısıyla şu notu düştüm:

​"Faire table rase" deyimi askeri ve diplomatik yazışmalarda fiziksel bir temizliği ifade etmez. Anlamı; 'geçmişin üzerine sünger çekmek, eski anlaşmazlıkları yok sayıp temiz bir sayfa açmak' demektir. Çevirinin "Geçmişteki olayların üzerine sünger çekilmesine karar verildi..." şeklinde yapılması, diplomatik protokolde daha doğru ve pürüzsüz bir ton sağlayacaktır.

​Kağıdı ikiye katladım. Aras’ın masasında açık bıraktığı, kütüphaneye ait olan o kalın askeri sözlüğün (Dictionnaire Militaire) arasına, tam da çalıştığı sayfanın ortasına yerleştirdim.

​Bu benim ona sessiz yardımımdı. Bir daha karşılaşsak bile bu konuyu açmayacaktım. O kendi dünyasının sınırlarında kalacaktı, ben de kendi sessizliğimde.

​Aras Kaan Kara

​Saat 18.40.

​Merkez Karargah / Ankara.

​Kütüphaneden gelen acil çağrı üzerine ayrılmak zorunda kaldım. Suriye sınırındaki hareketlilik ve Paris öncesi brifing dosyalarındaki bazı detaylar zihnimi meşgul ediyor. Zaman daralıyor ve odaklanmam gereken çok fazla değişken var.

​Çalışma masamın üzerine kütüphaneden getirdiğim askeri sözlüğü bıraktım. Sayfaları açtığımda, arasına sıkıştırılmış o beyaz kağıt parçasını gördüm. Kendi el yazımla yazdığım not. Kağıdı ters çevirdiğimde karşılaştığım zarif, yuvarlak hatlı el yazısı duraksamama neden oldu.

​Yazılanları dikkatle okudum. "Faire table rase... Geçmişin üzerine sünger çekmek."

​Zihnim anında o çeviriyi ve bağlamı analiz etti. Haklıydı. Kelime çevirisi askeri yazışmalarda bazen anlam kaymalarına yol açabiliyordu ve diplomatik dilde bu tarz bir hata, karşı tarafa yanlış bir sinyal göndermek demekti. Gözlerimi kağıttaki o zarif el yazısından ayırıp pencerenin dışındaki karanlık Ankara sokaklarına diktim.

​Karşı masada oturan o sivil kız. İsmini bilmiyorum ama zihninin çalışma biçimi son derece keskin ve detaycı. Benim dünyamda hatalar kabul edilmezdi ve o, benim fark etmediğim bir hatayı sessizce, kimseye göstermeden düzeltmişti. Duygusal bir tepki vermedim; askeri bir disiplinle bu durumu zihnimdeki veri tabanına kaydettim. O kız sıradan bir sivil detay değildi artık. Benim için bu operasyonel hazırlık sürecinde kullanışlı, pürüzsüz bir koordinattı.

​Elif Nura

​Akşam eve döndüğümde odamdaki o küçük radyatör yine aynı tanıdık tıkırtıyla çalışıyordu. Annemin eski porselen bardağına ıhlamur demlerken, mutfak penceresinden dışarıdaki sokak lambasının rüzgarda sallanışını izledim.

​Bugün olanları düşündüm. Kütüphanedeki o sessiz odada, iki yabancı olarak yan yana saatlerce çalışmıştık. Aramızda hiçbir bağ yoktu, hiçbir ortak nokta yoktu. Ama o küçük kağıt parçasının üzerine bıraktığım notla, onun o aşılmaz buzdan duvarına küçük bir çizik atmış gibi hissediyordum.

​Telefonum titredi. Ceren’den gelen bir mesajdı:

"Yarın sabah kantinde Mert’e makale çevirisinde yardım ediyoruz, sakın geç kalma!"

​Gülümsedim. Telefonu masaya bırakıp sıcak ıhlamurumdan bir yudum aldım. Hayatın bu küçük, sıcak ve samimi detayları beni her zaman koruyordu. Ama o kütüphane odasındaki soğuk, isimsiz gölgenin varlığı da bir yerlerde, Ankara’nın bu ayaz gecesinde sessizce beklemeye devam ediyordu.

​Yatağıma girip gözlerimi kapattığımda, zihnimde sadece o keskin adımların sesi vardı. Ve biliyordum ki, o adımlar çok yakında hayatımın koridorlarında yeniden yankılanacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.