İçeriğe geç

Gonca Yaprakları

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Gonca Yaprakları

Bölüm 1

1.Bölüm:Gizemli Not

Kısa hikaye tadında olan Bilim Kurgu romanıma hoşgeldiniz. Umarım seveceğiniz bir kurgu olur. Desteklerinizi esirgemezseniz çok mutlu olurum, şimdiden teşekkürler 🧚‍♀️

" Nefret insanı içten içe yiyip bitiren bir parazit gibidir."

1999, Ekim

İzmir

Hava sonbahar mevsiminden yavaş yavaş payını alırken okula gitmek üzere hazırlanmaya başladım. Annemin aşağıdan kahvaltının hazır olduğunu haber veren sesini duyduğumda canım birşey istemese de aile geleneğine uyup kahvaltıya inmem gerekiyordu.

Bizim ailede ne olursa olsun herkes kahvaltıya inmek zorundaydı. Günü birlikte bitiremesek dahi birlikte başlamalıydık. En azından annem milyon defa bunun önemli olduğunu söylemişti. Paytak adımlarla merdiveni inip büyük salona ulaştığımda abim arkamdan koşup saçımı çekmişti.

" Günaydın ezik " ben de hızlıca koşup arkadan ona yetişirken tam karşısındaki sandalyeye oturup dil çıkararak " sensin ezik " diye karşılık verdim.

Benimle uğraşmasına artık o kadar alışmıştım ki bağırıp çağırmak bile mantıksız geliyordu. Zaten hayatımda bir ton problem varken bir de yontulmamış bir terliksi hayvanla uğraşamazdım.

Bir süre daha sessiz kahvaltı sofrasında aileme eşlik ettikten sonra sıkılarak ayaklandım. Zaten yeterince oturduğum için kimse tek bir kelime etmemişti.

Çantamı alıp dış kapıyı açarken annem " çantanı unutmadın değil mi? " diye sordu. İki gün önce çantamı unutup okula eli boş gittiğim için o günden beri bu soruyu sorup benimle dalga geçiyordu. Ne yazık ki ellerine bir koz geçti mi geri tepmeyip onu mutlaka kullanmaktan çekinmeyen bir ailem vardı. Yeter ki dalga geçecek bir açık bulsunlar.

Kendimi, daha fazla alay konusu olmaktan zar zor kurtarıp sokağa attığımda esen rüzgarla birlikte akşamdan kalan yağmurun toprakta bıraktığı kokuyu huzurla içime çektim. En sevdiğim parçayı da açıp ailemin daha üç ay önce hediye ettiği son model kulaklığı kulağıma taktım.

En sevdiğiniz müzik nedir? Buraya yazın✨

Bundan belki de otuz, kırk yıl sonra artık dinlenmeyecek ya da eskisi kadar popüler olmayacak müzikleri dinlemek özel hissetmemi sağlıyordu. Her müzik farklı bir çağın eseriydi. Bir daha gelmeyecek zamanların kalemle kağıda geçirilmesiydi.

Her çağın kendine özgü bir güzelliği vardı tıpkı her sene farklı şeylerin moda olması gibi. Yeryüzünde görüp görebileceğimiz her şey sürekli bir değişim içindeydi. Değişim olmasaydı özgünlükte olmazdı. Her çağ birbirini tekrar eder dururdu. Böylesi de zaten çok sıkıcı olurdu.

Her ne kadar zor zamanlar yaşasam da gençliğimin bir daha gelmeyeceğinin bilincinde akışına yaşıyordum. Hayat boyunca yokuşların olacağını kabullenmiş umudun asla yitirilmemesi gerektiğini öğrenmiştim. Acılar, yanlışlar, toksik insanlar ve engeller hep olacaktı. Ancak ben hep var olmayacaktım. Düz mantık...

Otobüs durağına vardığımı düşüncelerden sıyrıldığım an farkettiğimde, beni okuluma götürecek olan otobüse bindim. Neyse ki son üç günde olduğu gibi dakikalarca beklemem gerekmemişti. Parayı uzatıp arkaya doğru ilerlediğimde bütün koltukların dolu olmasına içimden küfrederek tutacakların birine tutunup müzik keyfime kaldığım yerden devam ettim.

Bu müzikler de olmasaydı hayatın tonlarca saçmalığına nasıl katlanırdım gerçekten bilemiyorum.

Yirmi dakikalık kısa yolculuktan sonra okulun önünde inip derin bir nefes aldım. Aldığım nefes son anda boğazımda kalırken küçük bir öksürük krizinden sonra bunun sebebi olan Süveyda' ya en nefret dolu bakışlarımdan birini gönderdim. Zaten bir gün olsun şu kızı görmesem kurban kesecektim. O kadar görmek istemiyordum yani.

Yavaş adımlarla yanıma yaklaşırken bozuntuya vermeden yanından geçip gitmeye çalıştım. Ama sadece çalışmıştım çünkü kolumdan sıkı sıkı tutan Süveyda gitmemi engellemişti.

" Nereye böyle acele acele, bir selam sabah yok mu? " Bunu selam vermemi istediğinden yapmadığını adım gibi biliyordum. Onun tek amacı sinirlerimle oynamaya çalışmaktı. Aslında bu konuda oldukça başarılıydı. Öyle ki bir gün eve gidip sinirden saçımı yolduğumu hatırlıyorum.

Bu sefer saçı yolunanın o olmaması için gayret edip sıkıntıyla yanaklarımı şişirdiğimde domates gibi kızardığımı tahmin edebiliyordum. Tenim de beyaz olduğu için iyice belli oluyordu.

" Seninle uğraşamayacağım " deyip onu geçiştirirken tahammül seviyemin sınırlarına yaklaştığını biliyordum.

" Yakında oyun başlıyor " diye arkamdan bağırdığında sinirlenerek içimden "hay senin oyununa! " derken benim için önemli bir insan olduğu fikrine kapılmaması için dışımda cevap vermeden sadece elimi havada sallayıp yürüdüm. Oyun başlıyormuş da bilmem neymiş. Yine ne haltlar karıştırıyordu acaba.

Süveyda yüzünden içine dışkı bırakılmış gibi hissettiğim günümü biraz olsun kurtarma umuduyla her zaman ki gizli yerime gidip büyük, yaşlı ağacın yanındaki banka oturdum.

Sinirim bozulduğu için kendi kendime deli gibi kahkahalar atarken solumda hissettiğim hareketlilikle bakışlarımı oraya yönlendirdim.

Baktığım yerde kimsecikler yoktu ama bankın üzerine tam yanıma bırakılmış küçük altın renginde bir cep saati ve yanında not vardı. Nasıl olmuştu da tam yanıma birşey bırakıldığını farkedememiştim.

Merakla nota uzanıp açtığımda üzerinde şunlar yazıyordu:

Bu saati boynuna tak. Soru sorma. Lütfen! Yakında her şeyi daha net anlayacaksın. Bu senin ve herkesin iyiliği için.

Bu garip nota şaşkınlıkla baktığımda kaçığın birinin şaka yapma ihtimalini değerlendiriyordum.

" Güneş, burada ne yapıyorsun? " Bartu' nun sesini duyduğumda ne yapacağımı bilemeyerek saati aceleyle cebime attım.

Bölümü nasıl buldunuz?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.