İçeriğe geç

GÖMÜLÜR 3

Bölüm 2 · 22 dk okuma

GÖMÜLÜR 3

Bölüm 2

2. Bölüm TANIK

Bakışlarım zihnim gibi bulanık ve başımda inanılmaz bir ağrı, eklem yerlerim de bu ağrıya eşlik eden acı kramp ve göz kapaklarım açık tutunmaya dayanamayacak kadar bitsin ve uykuluydu. Serhan nerede bilmiyordum onu beklerken bakışlarımın kolayca yakalaması için hole inmiştim ama kaç saattir, bu deri koltukta tenim yapışık halde duruyordu bilmiyordum bütün vücudum ağrıyor ve yapışık tenimi buradan kaldırmam gerektiğini söylerken uyuklamaya devam ediyordum.

" Acil bir toplantıya gitmemiz gerekli hadi gel "

Kelimeleri hâlâ kapalı olan gözlerimi açtırmaya mecbur bıraktığın da beni ne zaman rahat bırakacağını açıkçası merak ediyordum bir an önce, cevapları bularak buradan defolup gitmek istiyordum daha nerede olduğumu bile bilmezken bunu ona şu an sormak istemedim çünkü vücudu aşırı gergin görünüyor sanki bu toplantıya beni gizli gizli sokuyor gibi hissediyordum. Bu his kafamı karıştırdı ve uykulu bedenimi uyarmaya yardımcı olarak baştan aşağı bedenime elektrik verdi esnemeyi, bastırmaya çalışıyorken otelin arka kapalı odalarına gittiğimizi daha yeni anlıyordum ciddi anlam da uyumaya ve düşünceleri toplamaya ihtiyacım vardı. Gri ahşap iki kapalı odadan yalnızca bir kanat kapısını açtığın da mavi bakışları parladı ve fazla büyük olmayan toplantı salonuna geldiğimizi anladım, hemen bakışlarım etrafta ki kişileri ve nesneleri incelemeye başladı dikdörtgen uzunluğun da ki masada 6 tane sandalye vardı ve 3 tanesi doluydu. Dolu olanlar da avukat cübbesi giymiş kişiler oturuyor diğer iki kanepenin sahibi mavi gözleri ve ben olduğumuzu anladım, mideme kötü bir kramp girdi midem de tuhaf yıllar önce ki değişim yaşandı sanki içim bulandı ama onlara belli etmeyerek yanımda ki daha dün tanıştığım adamın beni çektiği yere oturdum. Beni masanın tam başında ki sandalyenin yanına oturttuğun da sadece 1 tane boş kalan sandalyenin diğer avukata ait olacağını düşündüm, ve diğer avukatı beklemeye başlarken odada inanılmaz bir gerici sessizlik hâkim olmaya başladı. Avukatlar önlerine çıkardıkları sayısız belgeyi denetliyor okuyor ve altını çiziyor Serhan ise parmaklarını gerici şekilde avuç içlerine bastırarak bekliyordu ama neyi bekliyordu bilmiyordum bile. Diğer avukatın gelmesini beklerken uyku modum yeniden bedenimde çalışmaya başladı göz kapaklarım yorgun şekilde yeniden, kendini açık tutmaya zorluyorken ahşap gri kapının sesi tüm toplantı odasının her köşesine dağılmaya başladı. Diğer avukatın geldiğini varsayarak esnemeye devam ettim ve esneme yüzünden buğulanan bakışlarımda ki yaşları dikkatle, tenimden almaya çalışıyorken sessiz avukatlardan birisi bu sessizliği bozarak bana döndü.

" Görgü tanığı olmak isteyen Hicran Duran ile tanışın Refhan bey "

Refhan...

Boğazım yandı, gözlerim sildiğim yaşları geri istercesine yalvararak dudaklarımı titretti başımda ki inanılmaz ağrının eksenine, avukatın dudaklarından dökülen isim yankılandı vücudum anormal bir titremeye ve saç diplerim bile acıyla yanmaya başladı. Bakışlarım mermer yerden ayaklarına oradan da bacaklarına ve göğsünden yüzüne ulaştı. Ulaştığı saniye tüm sesler arka planda kaldı dudaklarım kurudu yandığımı hissettim gözyaşları tüm yüzümü kaplarken, göğüs kafesimin ateşle parçalandığını ve parçalarının boğazıma dolarak sözleri yaktığını hissettim. Karşımda ki haylazlık rengi ile parlayan ela gözleri yoktu onun aksine donuk buz gibi gri ve siyah renklerini andıran yüzünde ki, soğukluk dudaklarında ki kiraz renginin solukluğu ve siyah saçlarının dağınıklığı ile duran hayalî vücudumun sendelemesine yol açtı. Ben yine deliriyordum onun hayalini başka bir şehir de görecek kadar deliriyordum evet bu bal rengi gözler, şımarık oluşunu kaybetmiş gözlerine yalvarır şekilde baktım kalp atış seslerimiz odanın içerisinde bir olarak atmaya başladı ve etrafında ki olan herşeyi sarsarak yıktı sanki. Odanın bile yandığını duvarların bile bu görüntüye iç çekerek izlemelerini hissettim her bir saniye de bakışlarının yaramaz rengi değil buz gibi soğuk hissi, tenimde yankılandı tenimde ki sıcaklığa gözleri karıştı ve ben ayakta duramayarak kendimi en yakın sandalyeye düşmemek için attım.

" Herkes dışarı çıksın lütfen toplantı yarına ertelendi "

Mavi gözlerinin sesi bu gerçekliğe beni yeniden döndürdüğünde boğazımda ki alev almış cümleleri yutmaya çabaladım kalbimde ki inanılmaz ağrı, onun hayalinin gitmesi ile bitecekti biliyordum gözlerimi hızla kapattım hayalinin odadan bir toz zerresi gibi dağıldığını yeniden görecektim açınca ama açtığım saniye öyle olmadı o gitmedi.

" Sen "

Hırıltı şekilde çıkan sesi göğüs kafesini hızla indirdi ve kaldırdı yutkunduğunu görebiliyordum nefes sesi düzensiz ve hızla çıkmaya devam ediyorken, konuşmaya çalışmayı sürdürmeye mecbur gibi yalvararak kendini güçlü kılmaya devam ediyordu ama başaramadı. İnce parmakları odanın her tarafına saçılan acının yansıdığı duvara tutundu siyah boğazlı kazağından kurtulmak istercesine ince parmakları ile çekmeye çabaladı.

" Sen bütün herşeyi bunun için yaptın onu buraya getirmemen gerektiğini bilerek yaptın! Sırf bedenlerimizi yan yana getirmek uğuruna bana yalan söyledin! "

Sesinin şiddeti bütün odaya dolmaya başladığın da hayali hâlâ gitmemişti o, o yaşıyordu göğsüme bu düşüncenin içimde sesli olarak yanıt halini duyduğun da inanılmaz bir hava akımı girdi. Şiddetinden nefes alamadım parmaklarım titriyor bedenim terler içerisin de kasılıyor ve nefes alamamaktan yüzüm kızarıyordu, karşımda ki bedenide benden farksız değildi duvardan destek alarak titreyen bedenini ayakta tutmaya çabalıyor ve bedenini bana döndürmeyerek nefesini toparlayamaya çalışıyordu. Binlerce kelime vardı, binlerce soru vardı ama şu an bu odanın içerisinde onlar önemsiz ve toz zerresi kadar ufak göründü. Bedenlerimizin çayır çayır yandığını hissettim ne o duvardan bedenini kaldırabildi ne de ben bu aptal sandalyeden, yaşadığım tüm acılar zihnimde dolaştı sesler beynimin içerisin de dolaşıyorken gözlerimi sıkıca kapattım.

" Hayır! Hayır! Hayır! N'olur ölmesin! Ölmesin! "

Kulaklarıma avuç içlerimi sıkıca bastırdım gözlerimi aynı kuvvetle kapatmaya devam ediyorken yıllar önce ki, sesler yeniden yankılandı tüm bedenimde sesler yükselirken yandığımı yeniden hissediyordum.

" Nolur ölmesin! Nolur ölmesin! Nolur ölmesin! Allah'ım lütfen yalvarırım canımı al ölmesin yalvarırım beni al "

Derince bir nefes çektim odanın nefessiz havası ciğerlerime dolmaya devam ediyorken içimde ki yıllar önce ki sesleri, dışa vurarak haykırmaya delice ağlamaya ve titreyen bedenimi kollarım ile sarmaya çabaladım.

" Ölmesin lütfen ölmesin bir şey yapın ölmesin ben, ben görmek istemiyorum hayır o yatıyor morg "

Nefessiz şekilde haykırmalarım odanın her yerini doldururken kulaklarıma avuç içlerim ile sıkıca bastırmaya devam ediyordum, bedenim bu sandalyeye yapışmış gibi korku ile titreyerek kendini daha da içeriye gömüyor ve gözyaşları daha fazla kelime söylemek istiyordu.

" Hicran "

Şımarık gözlerinin renginde ki dudakları aralanarak söylediği ismi beni buldu ilk başta söylenen söz gözlerden kalbe daha sonra hasretle dudaklara indi, duvara yasladığı bedeni gözlerimi açtığım saniye karşımda duruyordu kanlı canlı karşımda duruyordu. Onun dudaklarından dökülen ismim serap görüyor gibiydi ben aşkından çöllere düşmüş mecnun onun sesi ise kafamda ki yarattığım su idi sanki, gözyaşları daha fazla net görmeme izin vermemeye devam ederken bedeni sanki korkarak bir kaç adım daha yaklaştı titreyen bedenime. Onun tenine dokunmak için ölen parmaklarım dondu kaldı ve bir ateşle her tuttuğu parmaklarım küle dönene dek, dudaklarımı yakan ateşin kaderini tekrar etti binlerce kelimenin hasreti bu odanın duvarlarında can çekişirken aramızda yalnızca bir kaç adımlık boşluk kaldı yutkundum, tüm hatıralar zihnimden bir bir geçiyorken yutkundum ama faydasızdı bu bir rüyaydı sanki öylesine gerçekliği yalan bir rüya.

Üzülme ben senin annen olurum...

Ama sana daha çok ezbere söyleyecek Shakespeare şiirlerim vardı onları söyleyemezsem eğer beni affet çünkü sen binlerce Shakespeare şiirine ve kitabına bedelsin...

Aramızda ki bir kaç boşluğu sanki o da acı hatıraları hatırlamış gibi kapatmadı aksine titreyen bedeni yavaşça bedenimden, odanın içerisine dolan adım sesleri ile geriye gitti her bir adım sesi hasreti paramparça etmeye başladığın da daha fazla yüzüne bakacak gücüm yoktu. Hasretin demleri ikimizi de yaktı ve kül etti sanki bu odada biz yine defalarca kez öldük ama kimse ses çıkarmadı, her bir sessizlik bu anı acı hale getirmeye yemin biçmiş gibi susmaya biz ise ölmeye devam ettik. Adımlarının sesi gibi nefesinin düzensiz buğusu da gitti...

Kaç dakika, kaç saat böyle gittiği kapıya bakarak boş boş bu sandalyede oturmaya devam ettim bilmiyordum geçmiş yıllarda ki, hatıralar konuşmalar o kadar yabancı geliyordu ki sanki başka birisinin hayatından bir kitap okuyormuş gibi hissediyordum ama o hayat gerçek ve ciddi bana aitti. Sonunda bu küçük butik otel olarak adlandırılan odasın da kendime yavaş yavaş gelmeye başladığım da odama çıkmak istedim mavi gözlerinin varlığı da buna, itiraz etmeyerek gitmeme bir kelime dahi söylemedi Her bir adım da az önce ki yaşanılan bütün herşeyi yakan anı düşünüyordum gerçekliğine inanmak istiyordum ama, ölümü ile yıllarca neler yaşadığım aklıma geliyordu bu yüzden çok kızgındım kızgın bile değil aslında çok kırgındım. Refhan benim yeni yeni açan kanatlarımı kırdı sanki ilk defa bana zarar verdiğini hissettim neden benden kendini saklamıştı en ufak bir düşünceye, sahip değilken kalbimin atış hızı hâlâ göğüs kafesimden fırlamak istercesine atıyordu. Kendimi otel odasına kapatmak ve bir daha hiç dışarı çıkmamak istedim çarşafların altında düşüncelerin beni bulmamasını, ve az önce ki yaşanılan olayların hepsinin rüya olmasını diledim. Hayatım yine yokuş aşağı kayıyor ve ben elimden bir şey gelmeyerek oturuyordum izliyordum onun bedeninin gerçekliğini sorgulamak ise, herşeyden beterdi onca gözyaşı onca çektiğim hayali görüntüleri hepsi yalandı bir boş mezara yapılan yıllarca dudaklarım yana yana o boş mezara yapılan özlemdi. Bu kadar özlemi bedenimde ve bedenimin içerisinde bile bile yakmaya nasıl razı olabilirdi gerçekten artık, çevremde gelişen olaylara bir anlam dahi veremiyordum mal gibi olmuştum nereye gideceğimi ne yapacağımı bile bilemeyen bir mal olmuştum. Küçük butik şeklinde ki otel odasının kapısını açtığım da ahşap bir kapı gıcırdaması sardı etrafı ve etrafında olan herşeyi şu an uyumak ve günlerce, bu odadan dışarı çıkmamak istedim boğazımda dizilen ve etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başlayan kelimelerim bir yol uzandı sanki duyduğum şeylere.

Sen bütün herşeyi bunun için yaptın onu buraya getirmemen gerektiğini bilerek yaptın!

Sesi, elleri, bakışları her bir detayında can buldum o odada ama bir o kadar dolduran canımı bir o kadar da hızla ellerim arasından aldı kendini, 8 yıldır duymak istediğim sesi bir kaç saniye doldu yüreğime bu kadar acı vermek zorunda mıydı? Kulaklarım bile sesine susamış kulaklarım bile onun sessizliğin de paslanmış da daha yeni onun sesi ile o pası üzerinden atmış gibiydi, onunla aynı odada olduğumuzu geç onunla aynı odada nefes aldık ve nefeslerimiz birbirine karıştı bu benim için bile yeterliydi yeter ki o mezarın altında olmasaydı ela bakışları. Ama bir sorun vardı hatta bir değil birden fazla sorun neden benden kaçtı? Neden bunca yıl sustu neden babası çıktıktan sonra ortaya çıktı neden arkadaşı bana yardım ediyordu? Ve en önemlisi neden şımarık bal rengi gözlerinden eser kalmamıştı? Bu o kadar yaktı ki tenimi onun sıcak haylazlık ile parlayan bakışları yerine buz gibi bir adam görmek bazı şeyleri yaktı ve attı yaktığı şeylerin hepsi yüreğim de tutuştu sanki...

Islak saçlarımın suyu beyaz çarşafların üzerinde iz bırakıyor ve ben odanın içerisine hızla dolmaya başlayan öğle güneşini izliyordum, kendime gelmek adına bir kaç gündür odadan çıkmıyor ve kimseyle konuşmuyordum. Dağılan düşünceler bir toz bulutu olarak odanın etrafına saçılıyor ve yeniden onları beynime yerleştirmeyi bekliyordu sanki, her dakika ve her saat onun bedeninin gerçekliğini sorguluyordum. Arkadaşlarım sayısız kere aramıştı ama hiç birisi ile konuşacak sesim bile çıkmıyordu sesim bile şok dalgası ile gitmişti, konuşmaya çalıştığım saniye boğazım yanıyor ve kuru öksürük belası tutuyordu. Hangi şehirde olduğumuzu öğrenmiştim Mersinin Tarsus ilçesindeydim buraya neden getirildim ve neden görgü tanığı olarak tanıtıldım bilmiyordum, ama bazı düşünceler yerine oturmaya başlıyordu. Serhan beni buraya bilerek getirmişti ela gözlerinin olduğunu bile bile getirmişti ve bunu neden yıllar sonra yaptı bilmiyordum, bir şeyler yanlıştı ama yanlış olanın ne olduğunu bile bilmezken bu odanın içerisinde günlerdir debeleniyordum. Dışarı çıkmaya karar vermiştim oda servisi yapan genç kız buralar da çok güzel bir şelale olduğundan bahsetmişti düşüncelerimi o şelale altında ki, suya bırakmak ve şelalenin akışı ile birlikte kaybolarak gitmesini istedim bu yüzden günlerdir olduğum bu odadan ıslak saçlarım ve kafam da ki dolaşan binlerce düşüncelerim ile hızla ayrıldım. Otelin büyük hol katına indiğim de görmeye korktuğum kişiyi bakışlarım dakikalarca aradı ama ela gözleri yoktu, onun yaşadığı gerçeğini çabucak kabul etmeye başlamıştım çünkü bu kalbimi daha az acıtıyor ve yaşadığım bok anılara az da olsa merhem oluyordu. Otelden hızlı adımlar ile ayrıldığım da Mersinin sokaklarını gezmeye başladım Tarsus'un tarihi taşlardan yontulmuş evleri küçük dar kaldırımlı Arnavutluk sokakları ve kocaman bir denizi vardı, tıpkı merdivenli yokuşa benzeyen sokaklarına saniyeler içerisinde kanım kaynamaya başlamıştı. İlçe de Hitit uygarlığı olmak üzere köklü bir geçmişe ev sahipliği yaptığını biliyordum ama yakından bakmak gelme fırsatım hiç olmamıştı, tarihi taş kaldırımları ve inanılmaz eski sokak hissiyatı veren evleri ile kendimi bu hissin içerisine bıraktım. Günlerdir içimde tuttuğum duyguları serbest bıraktım bu taş evlerin duvarları arasına ve o taş evlerin duvarları duygularımı minnetle paylaşmayı kabul ederek sessizce benimle yola devam etti. Tarsus'un meşhur köprülü şelalesine nasıl geldiğimi dahi bilmezken gerçekten bu şehrin büyülü olduğunu hissettim havası seni kendine o kadar fazla çekiyordu ki, bir an önce köprüye çıkmak ve şelaleye tüm düşünceleri atmak ve suyun akışını saatlerce izlemek istedim. Titreyen bacaklarım acizlik ile köprüye çıkmaya başladığın da bakışlarıma değen bal rengi gözleri ile aciz bedenim durdu, sanki şelale bile bu ana şahit olmak ister gibi akan su seslerini bastırdı yüreğimde binlerce hasret kelimesi tutuştu onun bakışlarına bakışlarım 8 yıl değil de 8 koca bir asır değmemiş gibi hasretin buğusu ile baktı. Bedenlerimiz yandı ama aynı zamanda üşüdü parmaklarımız tenine dokunma ihtimali ile titredi dudaklarımız bu açlığı gidermek için birbirine dokunmak istedi, soluksuz dokunmak istedi ama yapamadı onun ela gözleri köprünün diğer ucunda benim yeşil gözlerim ise diğer ucunda durduk söylenmesi açıklanması gereken o kadar fazla söz vardı ki. Ama biz hiçbirini umursamadık korktum bedenine yaklaştığım da sanat eseri gibi görünen tenini kaybetmekten, avuçlarım içerisinde kalan yüzünü kaybetmekten çok korktum bacaklarım onun görüntüsünün gerçekliğini hissetmek için acizce ileri atıldı. Bedenlerimiz birbirine sessizlik içerisinde yaklaştı dışarıdan bu ana tanıklık eden insanlar bizi deli zannedebilirdi ama pek umurumuz da olmadı, tüm dünya sustu sanki yapraklar bile düşmeyi reddetti kar taneleri bile yavaşça süzüldü bizim birbirimize dokunmamızı izlemek için. Boğazımda dizilen binlerce acı, anı, kelimeler vardı ama hiç biri umurumda olmadı ve biz tam köprünün ortasında birbirimizden bir iki adım uzakta durduk, ikimiz de bedenlerimizin gerçekliğinden tereddüt ettik sanki dudaklarımız birbirine değmek için yalvarıyor tenlerimiz mıknatıs varmış gibi birbirlerine çekiliyor ve gözlerimiz birbirine sessizlik içerisinde yalvararak bakıyordu. Güneş ışıklarının yansıdığı bal rengi bakışları şımarık değildi aksine karşımda o kadar incinmiş bir adamın sessizliği vardı ki üzüldüm, sevdiğim adamın şımarık bakışlarını kaybetmesine üzüldüm daha onun tenine dokunamazken bile boğazımda oluşan düğümler yutkunmama izin vermiyordu. Aramızda ki 2 adımlık boşluğu ikimiz de kapatmadık ikimizin de ilk adımı atmaya cesareti yoktu sanki, bedenlerimiz birbirinin çekim alanında kavuşmak için yanıyor ama biz susuyorduk. Her şeyi ateşe veren varlığının kiraz renginde ki dudakları aralarında ve ben sesi kulaklarıma doluyorken bir şarkı dinliyor gibi, gözlerimi kapatarak onu hissetmek istedim.

" De bana yakalasaydım seni bir gün ve öpseydim ayağının altını öpüşümü ezmekten korkarak az biraz topallamaz mıydın o zaman? "

Şair sesi her bir mısrada acı ile titredi ve bunu saklamaya çalışmadı bile sanki görmemi istiyordu benim yandığım kadar kendisinin de, yandığını göstermek istiyordu sözlerinin her bir kelimesi yüreğime doldu mısralarda ki incelik ruhuma dokundu ve beni yıktı. Son kalan gücümün bu sözleri ile benden alındığını hissettim. Bir sezen aksu şarkısı çaldı sanki ve bu şarkı yalnızca bizim bedenlerimizin etrafında sesini belli edercesine, devam etti her bir sözü bu aciz iki aşık kişinin yüreğine doluyorken ona yeniden sarılmak için izin almak istedim ve tenine yaklaştım. Adım attığım saniye bedeni geriye hızla adımlayarak tenimden kaçtı varlığımdan kaçtı ona attığım adım bile canını yaktı sanki, o yıllarca nelerden geçti nelere tabi tutuldu bilmezken bile tenine yaklaşma ihtimalim bile nefesini düzensiz olmaya attı. Yıllar önce ki gibi ona mısralar üzerinden dokunmak istedim ama boğazıma dizilen lanet düğümler buna izin vermiyordu, ela bakışlarının bakışlarıma yeniden dönmesi için kendimi zorladım çıkmayan sesimden yalnızca bir kaç titreyen mısra döküldü.

" İşte daha az görüşebiliyoruz zamanla

Seni bekliyordum bir yanda

Sen öte yandaydın,

Bir testinin iki kulpu gibi.

Yalnız sözcükler uçuşuyordu aramızda,

Gidip geliyorlardı. "

Önce bakışları daha sonra bedeni yeniden döndü bana onu inceledim tıpkı yıllar önce ki gibi siyah saçları bile sanki yorgunluk ile yana çökmüş, sakalları biraz daha yanaklarını kaplamış ama belirsiz olmaya devam ediyor karşımda 34 yaşında bir adam değil sanki o üniversite öğrencisi duruyordu ellerinin güzelliğini incelemek için bakışlarım kaydı. Ellerinin eklem yerleri soğuktan beyazlamış ve yaralar ile kaplıydı günler öncesin de geldiğim ilk dakika tanık olduğum olayda ki, adamın ela gözleri olduğunu anladım ve bu canımı yaktı. O biliyordu o benim buraya geldiğimi daha önceden öğrenmişti bunların hepsinin bir plana dayalı olduğunu ve sahibinin ise Serhan olduğuna emin oldum. Ellerinde ki yaralar yıllar önce ki o İstanbul da ki evde olan anıları hatırlattı ve bu anılar sanki koca asırlar üzerinden geçmiş, hissiyatı verdi köprünün üzerinde durmaya devam ediyorken sadece birbirimize bakmakla yetindik. Sessizleştik iyice köprünün tam ortasından birazcık kenara çekildiğimiz de insanların konuşma sesleri yeniden yükseldi dünyamız da, şelalenin akar su sesi yeniden ayaklarımızın altında ki köprüden yavaşça süzülerek devam etti. Bedenlerimiz birbirinden biraz uzakta şelaleyi izlemeye başladık ne o bir kelime söyledi ne de ben sanki, konuşmama anlaşması yapmıştık aramızda bakışmalar ile. Bu yüzden bu anlaşmayı bozan kişi olmak istemedim kelimeler bir hiç gibi geldi konuşmak bize boş bir gürültüden başka bir şey vermezmiş gibi, ikimiz de susmaya ve Mersin tarihî sokaklarının tarihi kokusunu çekerek yürüdük. 8 yıl sonra onunla yeniden aynı sokaklarda yürümek tuhaf hissettirdi her an hayali yine o mezarın altına girecekmiş gibi hissetmekten, yüreğim acıdı gözyaşları yeşil gözlerime doldu.

" Ağlıyor musun? "

" Sence? "

" Sebebi ben miyim? "

" Sen olma veya olma gözyaşlarım ile ilgilenir misin ki? "

Sustuk. Aramızda bir kaç küçük bakışmaların geçtiği tuhaf konuşma sonlandı yanaklarımdan süzülen yaşları kıyafetimin koluna, hızla bastırdığım da onun bedeninden uzaklaşmak için hızlandım. Ona çok kızgındım öfkem beni öyle şeyler yaşamaya maruz bırakan sevdiğim adama çok fazlaydı ona dokunmak için ölüyor, ama dokunmamak için ise kaçıyordum tarihi sokakların duvarları arasına adımlarımın koşma sesi yankılanıyor gözyaşları o şelale gibi süzülüyordu tenimden. Konuşmak onu görmek istemedim bana yaşatılan şeyleri unutmak istemedim ben kendi canımı bile almayı denedim, onunla olabilmek için o mezara girmeyi denedim şeker portakalı olmayı denedim ama boşaydı. Ben boş bir mezara sarıldım ben boş bir mezarın toprağını kalbime bastırdım ben defalarca kez öldüm, ben defalarca kez kanadım üstüne üstelik içi boş bir mezar yüzünden otel holünden bile hızla içeriye girdiğim de uzun dar koridorlardan koşmaya devam ediyordum ama onun sesi beni takip ediyordu.

" Hicran! "

Duymak istemedim sesini duymak istemedim sesini bile unutmaya başladığım adamın bir bok yokmuş gibi karşıma dikilmesini, 8 yıldır beni bu acıya mahkûm etmesini affetmek istemedim bu yüzden daha da hızlandım ama soğuk teninin parmak uçları beni yakalayarak duvara bastırdı.

" Her şeyi anlatacağım her şeyi "

Hızlı nefesinin buğusu tenime değen parmakları ve bedenimin üzerine bastırdığı duvarla arasında kaldığım bedeni, yutkundum yıllar sonra o mezarın altında bir daha teni beni bulamayacak düşüncesi beni kemirdiğinde şu an hayal gibi geldi yaşadığım bu saniyeler. Nefesimizin hızlı buğusunun sesleri bu dar koridor duvarlarına doluyor ve ikimizi de yakıyordu yıllar sonra, gözlerimiz buluştu buluştuğu saniye kalbimde ki yanan ateş gözlerime ve onun teninin dokunduğu her yere değdi sanki. 8 yıl önce ki bıçaklandığı ve gözlerimin içerisine baktığı son saniyeler zihnimde canlandı ve ben nefes alamadım, nefesinin buğusu dudaklarıma değerken bedeni hâlâ üzerimde beni duvara sıkı sıkı bastırmaya devam etti. Küçücük koridor yok oldu evrenin boşluğuna düştü ve yalnızca ikimiz soluğu çıkmayan nefes seslerimiz ile kaldık sanki, dudaklar birbirine kavuşmak için titredi yandı ve titredi...

Ama biz birbirimize çizdiğimiz sınırlar içerisinde kalmaya ve bu işkenceye hâlâ katlanmaya razı olduk onu istedim her şeyi ile onu istedim, o da beni istedi biliyordum bu hasreti bitirmek istedik ama yapamadık ikimiz de korkuyorduk neyden korkuyorduk onu dahi bilmezken birbirimize çizdiğimiz sınırlar da dolanmaya devam ettik. Dudakları, dudaklarımdan yalnızca küçücük mesafelerden uzaktı ama hiç bir eylem yapmadık gözleri gözlerimde 8 yılın hasretinin cezasını almak istercesine dakikalarca kaldı, kalp atış hızım artık yoktu sanki kalbim elleri arasında atıyor ve kalbimin kaderini yaşamak istercesine kalbini karşılık olarak avuçlarım arasına vermek istiyordu. Tüm bu arzular ve özlem demleri küçük titrek bir ışık kaynağı gibi saniyeler içerisin de sönerek kayboldu içimde, bana bile bile yaşattığı acılar özlemden daha ağır bastı ona karşı olan bitmek bilmeyen hasretim yerini öfkeye bırakarak göğsünden hızla onu itmemi sağladı. Bedenimden bedenini uzaklaştırmak ve kokusunu bir daha yeniden hissetmeyi istemedim çünkü ona olan öfkem, azalıyordu ve ben buna izin veremezdim haykırmak istedim bu acıyı kendisinin bile bile bana yaşattığını yüzüne tokat gibi gelen kelimelerim ile söylemek istedim tüm cesareti tam bulduğum ve kelimeler döküleceği anda koridorda yankılanan ses bizi böldü.

" Kavganızı ya da her ne yapıyorsanız onu bölüyorum ama acilen konuşmamız gerekiyor Refhan "

Öfkem saniyesinde kendini utanmaya bıraktığın da ne kadarına şahit oldu az önce yaşanılan şeylerin bilmek istemiyordum yeniden mide bulantısı, hissiyatının rahatsızlığını yüzümü buruşturarak karşı koymaya çalıştığım da pek başarılı olamadım. Bu dar koridor sanki tüm düşüncelerimi sıkmak istercesine midemi bulandırmaya kadar ilerliyordu zihnimde dolaşan o kadar fazla, soru işareti vardı ki en büyüklerinden birisi neden babasından kaçıyormuş gibi halimiz vardı bunu çok merak ediyordum ama yüzlerine karşı bir şey söylemek imkansız gibi duruyordu. Çünkü her iki erkekte son derece soğuk ama endişeyi bu soğuk maske altına gizlemeyi tercih ediyorlardı ne kadar, başarılı oldukları da çabasıydı tabi ki. Refhan onun gözlerinde bile tanışmadığım hiç bilmediğim soğuk bir adam olmayı nasıl başardı herhangi bir fikrim yoktu, senelerce nerede saklandı ona neler yaşattılar en ufak bir fikir yapısına bile sahip değilken otelin en üst katında ki sigara içilmek için yapılmış olan teras katına çıktık. Asansör de bile bakışlarım onun yaraları ellerini izledi tıpkı yıllar önce ki gibi ama tek fark Refhan o şımarık erkek değildi artık gözleri tanımadığım bir adamın, pişmanlığını yansıtıyor bana dokunmaktan gözleri ile gözlerime bakmaktan bile kaçıyordu ve bu durum beni paramparça etse de şu an susmayı tercih ettim. Arkadaşının yanında bu konuları konuşmamak istedim belki onu üzer ya da kırardı zaten karşımda bitmiş bir adam vardı, o çocuksu gözleri karanlığa bürünmüş bir adam vücudunu inceliyordum. Sanki o yıllar önce ki bıçağın yeri hâlâ kıyafetlerinin altında duruyormuş gibi hissediyordum ve bu beni kırıyordu, teras kata çıkana kadar içimde ki gözyaşlarını ve haykırışları bastırmak adına her yolu denedim onu bu şekilde görmek beni yakıyordu ama tek bir kelime dahi edemiyordum. Teras katın biraz daha insan olmayan köşesine hep birlikte yürüdüğümüz de akşamın çoktan çökmeye başladığını ve Mersin denizinin uçsuz bucaksız maviliğinin buradan göründüğünü daha yeni anlamıştım, yorgun bakışlarım denizin sonsuzluğunu izliyor bedenim ise terasa hâkim olmaya başlayan rüzgâra direnmeye çalışıyordu. Gözyaşlarının sıcak buğusu yanaklarıma akmak yerine yüreğime akıyordu sanki Refhan ve Serhan İstanbul'a geri dönme olaylarından bahsediyordu birazcık, kulak misafiri olsam da daha fazla merak etmedim ve ikisinden de biraz uzaklaşmaya başladım. Kendimi dinlemeye kendi yaralarımı sarmaya o kadar ihtiyacım vardı ki bu teras katında ki rüzgâr her estiğin de kendime gelmem gerektiğini, yüzüme vura vura söylemek istiyordu sanki derin bir hava çektim acı ile yanan ciğerlerime tüm vücudum günler önce ki onu gördüğüm odada ki ana dönüyor ve yangınlar için kıvranıyordu.

" Neler yaşadın? "

Teras katının rüzgarına ve rüzgârla dans eden saçlarıma ela gözlerinin hüzünlü sesi eşlik ettiğin de boğazıma düğümler dizildi, bu kadar bir sorunun basitliği canımı yakamazdı o an yaktı. Bakışlarımın izlediği deniz de kendimi boğma girişimim bile böylesine acıtmadı beni ama o hicran dudaklarının acısı gibi, sözlerini canından can kopar şekilde söylediği zaman bir şey ikimizi de acıttı sanki ama ne olduğunu bile bilemedik.

" Ne bilmek istiyorsun Refhan Araslan? Kendi yaşadığın acının aynısını bir başka kişinin dudaklarından duymak mı? "

Yüzüne bakmadım ama canının yanarak yüzümde ki detayları incelediğini hissettim sustu yalnızca susarak cevap verdi bana bende konuşmak istemedim, çünkü biliyordum konuştuğum da tüm öfke dilime inecek ve ben onu daha da karanlığa itecektim bu yüzden sustuk. Denizin biraz uzakta ki dalga sesleri teras katına kadar ulaşıyor ve bu sessizliği ıstırap haline getiriyordu yine ben kırıldım, ama bir şey diyemedim yanımda ki şımarık adamın varlığı hayal gibi geliyordu hâlâ bunu sindiremedim.

" Yaralar vardı sarmaya çalıştım bedenimde ki bıçak bile senin son kez gözlerine baktığım acı kadar acıtmadı kaçtım babamdan kaçtım kendi gerçeğimden kaçtım annenin sözlerinden kaçtım ama o bıçağın kınısı senden kaçtıkça karnıma değil tam kalbimin ortasına battı "

Her bir kelimesi tenha olmaya başlayan terasın duvarlarına dolarak kulaklarıma ulaştı ona sarılmak ela gözlerinin haylaz renginde ki bakışlarına, şımarıklık parlaması vermek yeniden istedim ama yapamadım aramızda ki duvar yine örüldü ve biz yine altında kalarak can verdik. Bu kaçıncı ölüm oldu ama kimse ölmedi bedenimizde tek bir yara yok ama ruhumuz yaradan bile nefes alamaz hâle geldi, bazı şeyler can yaktı kelimeler dudaklar da can çekişti ve dökülmek için diz çökerek yalvardı ama susmaya devam ettim. Bir gömülür şarkısının melodisi çalmaya başladı zihnimde ve sözleri acı tebessümün arasında ki dudaklar da can buldu, şarkının her bir kelimesi bizdik ama o şarkı artık bir anlam değil acı ifade etmeye başladı.

Güldürür müyüm seni bıktırır mıyım bilmem baktırır mıyım yüzüme eğer güldürürsem

Hâlâ yeşil gözlerim onun ela gözlerine bakmamak için bu deniz gibi uçsuz bucaksız bir kavgaya tutuşmuştu sözlerinin benim kalbimde açtığı, yaralara teselli olmasını diledim ama olmadı bu sefer yara çok daha derin çok daha büyüktü ne sözler ne de sevmeler iyi edemezdi. Gözlerim buğulandı ellerim üşüdü ve dudaklarımı ağlamamak için birbirine bastırdım bu savaşı ela gözleri ile gözlerim, bir araya geldiği saniye kaybettiğimi anladım ışıkların altında bile gözlerinin bal rengi belli oluyorken yutkundum ve ona çok yakın olduğuma rağmen dokunamamaktan kalbim acıdı.

" Kireçtaşı piramitlerini taşıdım, ama duvar olmaları için değil. "

Bedenlerimizin arasında ki boşluğu bakışlarının acısı bile doldurmaya yetti.

" Kendi dilimin sözlerini taşıdım ama ağzıyla söylensinler diye değil. "

Bu sefer acı değil aramızda ki boşluğu bedeni doldurdu yaraları ellerine ait parmak uçları korkakça ve hasretin yakıcı, buğusu ile tenime ilişti ama dokunmadı görünmez bir duvar vardı sanki tenimde ve ela gözleri bu duvarı geçmedi üzerinden sevdi yanağımı dokunmayarak.

" Aşkım biz hep aynıyız senle, sadece taşlar değişti, sadece çimenler. "

Parmak uçlarının hasretinin yangını tenime değmese bile hissettim ve bu yanaklarımdan sıcak gözyaşlarını akıtmaya yetti.

" Menekşe, sessizlik ve marangozun tutkalı hükmeder buralara.

O tutkalla kırık kollarımızı ve yaralarımızı yapıştıracağız. "

Tenimden sadece bir kaç santim uzakta olan parmaklarının boş kalmış avuç içlerini yanağım ile doldurmak istedim ona bir adım atmak istedim, ama yapamadım öfke ve yaşadığım korkunç hatıralar izin vermedi ve lanet okudum. Sözleri rüzgâr gibi tenimi okşadı ama acı şekilde yaptı bunu her bir sözü aramızda ki görülmeyen duvarın tuğlalarına doldu, ve can buldu sözler geldi beni buldu yaktı çok acıttı ama susmaya devam ettim.

" Ama biz hep aynıyız aşkım diğerleri habersiz. "

Son mısralar incelik ve sessizlikte söylendi kalbim daraldı parmak uçlarım soğuk parmaklarına kenetlenmek için yalvardı ama bir şey yapamadım, gözlerim kapandı göz kapaklarımı kapattığım da bile yangını hissettim boğazım acıyordu kelimelerin doluluğu ile boğazım yanıyordu. Onu kendime bastırmak ve sonsuza dek sarılmak için bir şeyim kalmasa da her şeyimi vermek isterdim ama yaşanılan şeyler buna izin vermemeye yemin biçmişti sanki, kelimeleri havada asılı kaldı ve her biri içimde ki mutluluğu kendi ipine asarak kayboldu aramızdan. Dudaklarım kelimelerimi seslice diyemeyişimden kendini göstermek adına titredi gözlerimi korkarak açtığım da bal rengi bakışlarından yanaklarına süzülen yaşları gördüm, tatlıya su karıştı suya ise tatlı bal renginde ki gözleri binlerce hüzün binlerde kitap binlerce şehir binlerce ülke barındırdı ama o bunların hepsini az önce ki mısralara sığdırdı ve bedenlerimiz duvar altında kalarak can vermeye devam etti...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.