Okulun büyük demir kapısından çıktığında, Ankara’nın üzerine çöken gri bulutlar havayı iyice ağırlaştırmıştı. Ebru, çantasının askısını omzuna sabitleyip adımlarını hızlandırdı. İçindeki o huzursuzluk, bir haftadır olduğu gibi yine ensesindeydi. Ama bu seferki sadece bir "his" değildi; bunu biliyordu.
Caddenin köşesini döndüğü an, motor sesi kulaklarını tırmaladı. Siyah, camları tamamen filmli, plakasız bir sedan araç, kaldırımın kenarından yavaşça onu takip ediyordu. Ebru adımlarını hızlandırdı, kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı. Araç da hızlandı. Ebru ani bir hamleyle ara sokağa saptı, ancak motorun kükremesi arkasından yankılandı. Siyah araç sokakta hızla önünü kesti, lastiklerin asfaltta çıkardığı o acı çığlık sokakta yankılandı. Araçtan iri yarı, yüzü görünmeyen bir adam inmek üzere kapıyı açtı.
Ebru tam çığlık atacakken, her şey saliseler içinde gerçekleşti.
Sokağın diğer ucundan gelen gri bir hafif ticari araç, siyah sedanın önüne öyle bir kırdı ki, iki araç milim farkla durabildi. Gri araçtan sivil kıyafetler içinde iki adam fırladı. Kerem ve Hakan abiydi bunlar. Dünkü o şakacı adamlardan eser kalmamıştı; gözlerinde ölümcül bir ciddiyet vardı.
"Kerem, kızı al!" diye kükredi Hakan abi, belindeki beylik tabancasını tek hamlede namluya sürerken.
Kerem, Ebru’nun kolundan tuttuğu gibi arkasına aldı. Hakan abi, siyah araca doğru iki büyük adım atıp silahını doğrudan şoför camına doğrulttu: "İn arabadan! İndir o elleri, kırarım!"
Siyah araçtaki adamlar, karşılarında gözünü kırpmadan tetiğe basacak iki bordo bereli olduğunu anlayınca geri vitese takıp lastikleri yakarak sokağın diğer ucundan kaçtılar. Hakan abi plakasız aracın arkasından bizzat telsizle karargaha anons geçerken, Kerem Ebru’yu sakinleştirmeye çalışıyordu: "Tamam Ebru hanım, geçti. Güvendesiniz. Biz buradayız."
Onu sokağın hemen köşesindeki güvenli, sakin bir kafeye aldılar. Ebru’nun elleri hâlâ titriyordu. Hakan abi kapıda nöbet tutarken, Kerem ona sıcak bir çay getirdi. Olayın üzerinden on dakika geçmemişti ki, kafenin kapısı sertçe açıldı.
İçeri giren Volkan’dı. Üzerinde hâlâ askeri kamuflajları vardı, postal sesleri kafede yankılandı. O kadar öfkeli ve gergindi ki, çene kasları kasım kasım kasılıyordu. Doğrudan Ebru’nun masasına yürüdü.
"İyi misin?" diye sordu Volkan, sesi bir fırtına öncesi sessizlik gibiydi. "Sana dokunabildiler mi?"
"Hayır... Zamanında yetiştiler," dedi Ebru titreyen bir sesle.
Volkan derin bir nefes alıp Ebru’nun tam karşısındaki sandalyeye oturdu. Masanın üzerindeki çay bardağına uzanmaya çalışan Ebru’nun sağ eli titreyince, hırkasının kolu hafifçe yukarı sıyrıldı.
Volkan'ın gözleri, Ebru’nun sağ bileğinin iç kısmındaki o küçük, beyaza dönmüş eski yaraya takıldı. Küçüklükten kalma, belirgin bir yara iziydi bu.
O an, kafedeki uğultu kesildi. Volkan’ın zihni bir anda burayı terk etti ve sislerin, parlak ışıkların arasına gömüldü.
Etrafı yoğun bir sis kaplamıştı. Parlak, göz alıcı bir güneş ışığının altında, nerede olduğu belli olmayan eski bir kışla bahçesi ya da lojman parkı vardı. Kulaklarında çocuk gülüşleri çınlıyordu. Volkan, kendi çocukluğunu görüyordu sanki. Yerde, tozun toprağın içinde oturmuş oyun oynayan iki çocuk vardı. Biri kendisiydi. Ama yanındaki küçük çocuğun yüzü tamamen sisliydi, hatları belirsizdi, ne yaptıysa yüzünü seçemiyordu. Sadece o sislerin arasından uzanan küçük bir el gördü. O küçük çocuğun sağ bileğinde, tıpkı şu an karşısında duran yara izinin aynısı vardı. İki çocuk toprağa şekiller çiziyor, gülüşüyorlardı...
"Komutanım?"
Kerem’in sesiyle o sisli hayal bir anda darmadağın oldu. Işıklar söndü, Volkan sertçe yutkunarak gözlerini kırptı ve kafeye geri döndü. Sadece saniyeler sürmüştü. Kafası o yara izini gözünün önüne eski bir enstantane getirmiş, anlık bir dejavu yaşatmıştı o kadar. Kendini hemen toparladı, duruşunu dikleştirdi.
Tam o sırada, masanın üzerinde duran Ebru’nun telefonu art arda gelen kısa titremelerle sarsıldı. Bilinmeyen bir numaradan peş peşe bildirimler düşüyordu, ekranın ışığı yandı.
Ebru, Volkan'ın bakışlarının telefona kaydığını fark ettiği an, can havliyle elini uzatıp telefonu ters çevirdi. Ekranı kapatırken göz ucuyla o ilk iki mesajı okumuştu bile:
“Bir nefes arkandayım.”
“Yanındakiler de bunun bedelini öder.”
Cenk... Eski kabusu buradaydı. Üstelik Volkan’ı ve timini tehdit ediyordu. Eğer babasına ya da Volkan’a söylerse, bu askerlerin canını tehlikeye atacağını çok iyi biliyordu. Cenk gözü dönmüş bir psikopattı. Sırf onlar zarar görmesin diye bu sırrı saklamalıydı.
Volkan, Ebru’nun telefonu saklamak için yaptığı o ani, panik dolu hareketi kaçırmadı. Keskin gözlerini kızın solan yüzüne dikti. Ebru'nun nefesi hızlanmış, dudakları titremişti. Ortada normal olmayan, gizlenen bir şeyler olduğunu sezdi ama ne olduğunu tam anlayamadı.
"Kimden o mesajlar?" diye sordu Volkan, sesi şüpheyle kısılarak. "Ebru Hanım, bir problem mi var?"
Ebru, telefonunu çantasına tıkıştırırken zoraki bir tebessüm kondurdu yüzüne: "Yok... Önemli bir şey değil. Okul grubundan arkadaşlar dünkü ödevi soruyorlar. Saldırı şokundan dolayı aniden panik yaptım, kusura bakmayın."
Volkan inanmamıştı. Gözlerini kısmış, karşısında adeta şeffaf bir duvar ören kızı çözmeye çalışıyordu. Ama üzerine gitmedi. Ayağa kalktı, sivil ceketini düzeltti: "Pekala. Hakan abi, arabayı hazırlayın. Ebru hanımı hemen lojmana, evine götürüyoruz. Bu akşam orada nöbettesiniz."
Akşam saatleri lojmana karanlığın çökmesiyle daha da kasvetli bir hal aldı. Mustafa Albay, karargahtaki acil bir toplantı rütbelileri topladığı için eve gelememişti. Ebru, odasında yatağın üzerinde oturmuş, dizlerini kendine çekmiş bir halde duruyordu. Telefonu elindeydi. Gelen diğer iki mesajı da okumuştu:
“Geri bana döneceksin.”
“Neler yapabileceğimi sen de çok iyi biliyorsun.
Evin dışında, bahçe kapısının önünde Hakan abi ve Kerem’in nöbet tuttuğunu, lojman girişinde ise Volkan’ın arabasının beklediğini camdan görmüştü. Onları korumak zorundaydı, sessiz kalmalıydı.
Tam o sırada odasının pencerelerine sert bir şey çarptı. Tık. Ebru irkilerek yerinden sıçradı. Birkaç saniye sonra bir daha. Tık. Küçük bir taş parçasıydı bu.
Korkuyla yatağından kalktı, ayak parmaklarının ucuna basarak pencereye yaklaştı. Perdenin kenarını milimlik bir boşlukla aralayıp lojmanın arkasındaki karanlık ağaçlık alana baktı.
Lojman ışıklarının vurmadığı o koyu gölgenin içinde, ağaçların arasında dikilen siyah kapüşonlu bir adam silueti vardı. Adam, tam olarak Ebru'nun penceresine bakıyordu. Ebru’nun perdeden baktığını fark ettiği an, yavaşça elini kaldırdı. Elinde tuttuğu şeyi yukarı doğru kaldırdığında, sokak lambasının zayıf ışığı metalik bir parıltıya çarptı.
Adamın elinde bir el bombası vardı. Pimini çekmek üzere parmağını halkanın içine geçirmiş, Ebru'ya bakarak karanlıkta vahşice gülümsüyordu. Lojmanın önündeki askerlerin oraya ulaşması imkansızdı; adam tam arkadaki kör noktadaydı ve pimi çektiği an her şey havaya uçabilirdi.
Ebru’nun boğazından bir çığlık yükselmek üzereyken, adamın diğer elindeki telefonun ışığı yandı. Aynı saniyede Ebru’nun elindeki telefon titredi. Ekrandaki yeni mesaj belirdi:
Bilinmeyen Numara: "Şimdi pimi çekeyim mi, yoksa sessizce aşağı, arkaya yanıma mı gelirsin? Seçim senin, güzelim."

