İçeriğe geç

Gölgesi Başka Şehirde

Bölüm 12 · 8 dk okuma

Gölgesi Başka Şehirde

Bölüm 12

Hastane Gecesi

Annemin elindeki telefon bir anda kayacak gibi oldu. Titreyen eliyle mutfak tezgâhına tutundu.

"Ne... Durumu nasıl?"

Cevabı dinlerken gözlerinden yaşlar süzüldü. İçimdeki sıkıntı büyüyordu.

"Anne," dedim korkuyla, "Lütfen bir şey söyle, ne oluyor?"

Annemin titreyen dudakları güçlükle aralandı.

"Semih..." dedi. Abi... Abime ne olmuştu! Araba mı çarpmıştı? Kaçırılmış mıydı? NE OLMUŞTU!

"Hastanedeymiş, yoğun bakımdaymış." dedi annem ve kendini koltuğa bıraktı, ağlamaya başladı.

Kulaklarım uğuldamaya başladı. Sanki annemin söylediği cümle odanın içinde defalarca yankılanıyordu: "Semih... Yoğun bakımdaymış."

Hayır. Bu iki kelime yan yana gelemezdi.

Semih abim güçlüydü. Çocukken düştüğümde beni sırtına alıp eve kadar taşıyan oydu. Her sınavdan önce "Yaparsın sen." diyerek omzuma dokunan oydu. Eve her gelişinde bana takılmadan duramayan, en kötü günümde bile beni güldürmeyi başaran oydu.

Yoğun bakım... Bu kelime ona ait değildi.

Nefes almaya çalıştım ama göğsümün üzerine kocaman bir taş oturmuş gibiydi. Parmaklarım istemsizce titriyordu. Gözlerim dolmuştu ama ağlayamıyordum. O kadar büyük bir şok yaşamıştım ki gözyaşlarım bile donup kalmıştı.

"Hayır..." diye fısıldadım. "Bir yanlışlık olmalı."

Bunu annemi ikna etmek için değil, kendimi inandırmak için söylüyordum. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki göğsümden çıkacak sandım. Aklımdan binlerce kötü ihtimal geçiyordu. Ne olmuştu? Kaza mıydı? Birisi mi saldırmıştı? En son evden çıkarken yüzündeki o garip ifade gözümün önüne geldi. Bir şey söylemek istemişti. Ben ise anlamamıştım.

İçimi tarif edemediğim bir korku sardı. Sanki biraz daha geç kalırsak onu tamamen kaybedecekmişiz gibi hissediyordum.

"Kızım, abinin yanına gitmemiz lazım. Hadi." dedi annem. Ayağa kalkarken zorlandığını fark edince annemin kolundan tuttum. Üzerimi değiştirmedim; sadece telefonumu aldım ve evden çıktım. Annemin kolundan tutarak merdivenden iniyordum.

Bekle abi, geleceğim.

Annem araba sürerken sakin kalmaya çalışıyordu. Titreyen elleriyle direksiyonu tutuyordu. Başımı cama yasladım. Sokak lambalarının ışıkları camdan akıp gidiyordu ama hiçbirini gerçekten göremiyordum.

İçimde tarif edemediğim bir korku vardı. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sanki göğsümden çıkacak gibiydi. Sürekli aynı düşünce zihnimde dönüp duruyordu: Lütfen bir şey olmasın.

Hayatım boyunca ilk kez bu kadar çaresiz hissediyordum. Ne elimden bir şey geliyordu ne de zamanı durdurabiliyordum. Tek yapabildiğim, hastaneye bir an önce varmayı dilemekti. Gözlerimi sımsıkı kapattım. İçimden defalarca aynı cümleyi tekrarlıyordum: Ne olur iyi ol abi...

Arabanın yavaşladığını fark edince gözlerim dışarıya kaydı. Hastaneye gelmiştik. Annem arabayı park edince hemen indik. Hızlı adımlarla hastaneye girdik. Abimin... Adını bile içimden tamamlayamadım. Sanki onu yüksek sesle söylersem başına gelenler daha gerçek olacakmış gibi hissediyordum.

Annem hiç durmadan danışmaya doğru yürüdü. Ben de peşinden gittim.

"Lütfen..." dedi nefes nefese. "Semih Akyol... Az önce ambulansla getirildi. Biz ailesiyiz."

Görevli bilgisayara bakarken geçen birkaç saniye bana dakikalar gibi geldi. Parmaklarını klavyede gezdiriyor, ekrana dikkatle bakıyordu. Ben ise gözümü ondan ayıramıyordum.

"Lütfen..." diye fısıldadım istemsizce.

Görevli başını kaldırdı: "Üçüncü kat. Yoğun bakım."

Annem teşekkür bile edemeden arkasını döndü. Neredeyse koşarak asansöre yöneldik. Asansörün önüne geldiğimizde kapılar yeni kapanmıştı.

"Gitti..." Annem yumruğunu hafifçe bacağına vurdu. "Hayır..." Düğmeye tekrar tekrar bastı.

Her saniye içimdeki korku biraz daha büyüyordu. Koridorda insanlar gelip geçiyordu. Bir sedye hızla yanımızdan geçti. Ardından beyaz önlüklü iki sağlık görevlisi koşarak başka bir odaya girdi. Her şey çok hızlı oluyordu ama bana göre zaman durmuştu.

Sonunda asansör tekrar aşağı indi. Kapılar açılır açılmaz içeri girdik. Annem sürekli önündeki sayılara bakıyordu. Ben ise başımı duvara yasladım. Kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu.

Bir... İki... Üç...

Katlar geçtikçe nefes almak daha da zorlaşıyordu. Aklıma durmadan abim geliyordu. Geçen hafta mutfakta bana dövüş sanatı çalışmıştı. "Seni güçlendirmeye çalışıyorum. Her dövüşte yeniliyorsun." diyerek gülmüştü. Ben de suratımı buruşturup "Sen hile yapıyorsun sürekli." demiştim. Gülmüştü. O kadar içten gülmüştü ki... Şimdi ise...

Gözlerim doldu. "Abi..." diye fısıldadım. "Lütfen iyi ol."

Asansör durdu. Kapılar ağır ağır açıldı. Tam karşımızdaki duvarda büyük siyah harflerle iki kelime yazıyordu: YOĞUN BAKIM.

İçime keskin bir ürperti yayıldı. O iki kelimeyi görmek, telefonda duyduklarımızdan bile daha ağır geldi. Çünkü artık kaçabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. Gerçek tam karşımdaydı.

Annem derin bir nefes aldı. "Hadi." Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki neredeyse duyamadım. Yan yana yürümeye başladık.

Koridor beklediğimden çok daha sessizdi. Sadece uzaktan gelen cihaz sesleri ve ara sıra duyulan ayak sesleri vardı. Duvarın kenarındaki sandalyelerde bekleyen insanlar başlarını öne eğmişti. Kimisi dua ediyor, kimisi sessizce ağlıyordu. O an fark ettim; burada herkes aynı şeyi bekliyordu. Bir haber... İyi ya da kötü...

Annem hızla hemşire bankosuna yaklaştı. "Affedersiniz..." dedi titreyen sesiyle. "Semih Akyol'un annesiyim."

Hemşire bilgisayara baktı. "Evet."

"Oğlumu görebilir miyim?"

Hemşire üzgün bir ifadeyle başını iki yana salladı. "Şu an mümkün değil. Doktorumuz içeride. Müdahale devam ediyor."

"Müdahale..." diye tekrarladı annem. Sanki o kelimeyi ilk kez duyuyormuş gibi. "Lütfen..." dedi gözyaşlarını silmeye çalışarak. "Bana sadece iyi olduğunu söyleyin."

Hemşire birkaç saniye sustu: "Doktor birazdan sizinle konuşacak." Başka hiçbir şey söylemedi.

Annem yavaşça geri çekildi. İkimiz de boş sandalyelerden birine oturduk. Konuşmuyorduk. Konuşacak gücümüz de yoktu. Başımı kaldırıp yoğun bakım kapısına baktım. Kapı açılıyor, bir hemşire çıkıyor, sonra tekrar kapanıyordu. Her açıldığında yerimden doğruluyor, her kapanışında içimdeki umut biraz daha azalıyordu.

Telefonumu cebimden çıkardım. Saat gece ikiyi çoktan geçmişti, üçe yaklaşıyordu. Ekrana birkaç saniye baktım. Sonra hiçbir şeye dokunmadan tekrar cebime koydum. Beklemek... İnsan beklerken ne yapacağını bilemiyordu.

Ayağa kalktım. Koridorun sonuna kadar yürüdüm. Camdan dışarı baktım. Şehrin ışıkları hâlâ yanıyordu. Oysa benim dünyam birkaç dakika önce durmuştu. Arkamdan annemin sessiz hıçkırıkları geliyordu. Dönüp ona baktım. Başını öne eğmiş, iki elini birbirine kenetlemişti. İlk defa annemi bu kadar çaresiz görüyordum. Yanına gidip omzuna sarıldım. O da bana sımsıkı sarıldı. Hiçbir şey söylemedik; bazen kelimeler yetmiyordu.

Tam o sırada yoğun bakımın kapısı yeniden açıldı. İkimiz de aynı anda ayağa kalktık. İçeriden çıkan hemşire elindeki dosyalara bakarak hızlı adımlarla bankoya doğru yürüdü. Annem hemen peşinden gitti.

"Affedersiniz..." dedi umutla. "Semih Akyol..."

Hemşire durup anneme baktı: "Doktorumuz birazdan sizinle görüşecek."

"Hepsi bu kadar mı?" diye sordu annem. "Lütfen... Oğlum iyi mi?"

Hemşire kısa bir an sustu: "Şu an size bilgi vermem doğru olmaz. Doktor geldiğinde tüm detayları kendisi anlatacak."

Annem başını önüne eğdi. "Tamam..."

Hemşire uzaklaşırken ben yeniden yoğun bakım kapısına baktım. O kapının arkasında abim vardı. Belki de bizi duyuyordu. Belki gözlerini açmaya çalışıyordu. Belki de hiçbir şeyin farkında değildi. Bu düşünce boğazımı düğümledi.

Dakikalar geçiyordu. Koridordaki saat sanki inatla ilerlemiyordu. Biz hâlâ bekliyorduk. Annem sessizce dua etmeye başladı. Dudakları kıpırdıyordu ama ne söylediğini duyamıyordum. Ben de ellerimi kenetledim. Hayatım boyunca ilk kez ne söyleyeceğimi bilmeden dua etmeye çalışıyordum: Ne olur onu bize bağışla.

Tam o sırada asansörün kapısı açıldı. Koridorda yankılanan adım sesleri dikkatimi çekti. Lacivert üniformalı iki polis memuru bize doğru yürüyordu. Annem de onları fark etmişti.

Polislerden biri etrafına bakındıktan sonra bize yaklaştı: "Semih Akyol'un yakınları siz misiniz?"

Annem yavaşça ayağa kalktı. "Evet."

Polis memuru üzgün bir ifadeyle başını salladı: "Geçmiş olsun. Doktor birazdan sizinle görüşecek. Bizim de olayla ilgili birkaç bilgi almamız gerekecek."

"Oğluma ne oldu?" dedi annem. "Kim yaptı bunu?"

Polis memuru derin bir nefes aldı: "Gerekli açıklamayı doktorun ardından yapacağız." Cevap vermekten kaçınmıştı. Ama yüzündeki ifade, içimdeki korkuyu daha da büyütmeye yetmişti. Bir şeyler saklıyorlardı. Ve ben, öğreneceğim şeyden korkuyordum.

Annem olduğu yere çökmüş gibi sandalyeye oturdu. Ellerini birbirine kenetlemişti. Sürekli aynı şeyi fısıldıyordu: "Bir şey olmasın... Ne olur bir şey olmasın..."

Yanına oturdum, elini tuttum. Bu kez benim elim de en az onunki kadar soğuktu.

Koridorun sonunda bir kapı açıldı. Beyaz önlüklü bir doktor ağır adımlarla bize doğru yürüyordu. Elindeki dosyaya baktı, sonra gözlerini kaldırdı: "Semih Akyol'un yakınları?"

Annem bir anda ayağa kalktı. "Ben annesiyim." dedi. Ben de onun yanına geçtim.

Doktor başını hafifçe salladı: "Öncelikle geçmiş olsun. Yakınınız hastaneye getirildiğinde durumu ağırdı. Kafasına aldığı darbe nedeniyle acil ameliyata alındı."

Annem ağlamaya başladı. Ben ise doktorun ağzından çıkacak her kelimeye tutunmuştum.

"Ameliyat başarılı geçti." dedi doktor. İçime küçücük de olsa bir umut doğdu. Ama doktor konuşmaya devam etti: "Ancak şu an için tehlike tamamen geçmiş değil. Yoğun bakımda yakın takibi sürüyor. İlk yirmi dört saat bizim için çok önemli."

Annem titreyen sesiyle sordu: "Onu görebilir miyiz?"

"Şimdilik hayır. Durumu biraz daha stabil hâle geldiğinde kısa süreli görüş izni verebiliriz. Dışarıda beklemenizi rica edeceğim."

Doktor uzaklaşırken polis memurlarından biri bize doğru yürüdü. "Hanımefendi, müsaitseniz olayla ilgili birkaç soru sormamız gerekiyor."

Annem gözyaşlarını silmeye çalıştı: "Ne olduğunu... Bana biri artık ne olduğunu söylesin."

Polis memuru kısa bir süre sustu: "Semih Akyol'un ifadesini henüz alamadığımız için olayın tüm ayrıntıları net değil. Ancak ilk incelemelere göre olay evde yaşanan bir tartışma sırasında meydana gelmiş."

Annem kaşlarını çattı: "Nasıl yani?"

Polis memuru elindeki dosyaya baktı: "Tartışmanın diğer tarafı Murat Akyol."

Annemin yüzündeki renk çekildi. "Hayır..." dedi fısıltıyla. "Bu doğru olamaz."

Ben olduğum yerde donup kaldım. Murat... Babam... Yıllardır hayatımızda olmayan adam, yeniden karşımıza çıkmıştı.

Polis konuşmaya devam etti: "Murat Akyol gözaltına alındı. Soruşturma devam ediyor."

Polis memurları ayrıldıktan sonra doktor yeniden geldi: "Yakınınızın durumu şu an stabil ancak yoğun bakımda kalmaya devam edecek. Bu gece ziyaret mümkün değil."

Sabaha karşı koridorun penceresinden günün ilk ışıkları görünmeye başladı. Telefonumun titreşmesiyle dalgınlığım bozuldu. Ekrana baktım.

KAAN: Günaydın tavşanım

Mesaja birkaç saniye öylece baktım. Parmaklarım titreyerek cevap yazdım.

Siz: Günaydın.

Aradan çok geçmeden telefonum yeniden titreşti.

KAAN: İyi misin?

Uzun süre ne yazacağımı bilemedim. Sonunda tek bir cümle yazabildim.

Siz: Hiç iyi değilim.

Karşı taraf birkaç saniye "yazıyor..." olarak göründü.

KAAN: Ne oldu?

Siz: Abim yoğun bakımda.

Boğazım düğümlendi. KAAN'ın cevabı hemen geldi.

KAAN: Ne? Nasıl oldu?

Siz: Polisler Murat yüzünden olduğunu söyledi.

KAAN: Ben elimden bir şey gelmese de buradayım. Haber alırsan bana yaz olur mu?

Tam o sırada yoğun bakım kapısı açıldı. Telefonu yavaşça kilitledim. Bir hemşire bekleme salonuna doğru baktı: "Semih Akyol'un yakınları?"

Annem hızla ayağa kalktı. "Buyurun." dedi.

Hemşire hafifçe gülümsedi: "Hastamız kısa süreliğine ziyaret edilebilir. Ancak sadece bir kişi ve birkaç dakikalığına."

Annem bana döndü. "Gel." dedi umutla. Kalbim deli gibi atıyordu. Hemşirenin peşinden odaya girdik. Yoğun bakım kapısına doğru attığım her adım ağırlaşıyordu. Birazdan abimi görecektim.

Gözlerim bir anda abimi buldu. Başında sargılar, kolunda serum vardı. Cihazlardan gelen sesler odanın sessizliğini dolduruyordu. Annem sessizce ağlamaya başladı. Ben ise yatağının yanına yaklaşıp titreyen elimle elini tuttum.

"Abi..." diye fısıldadım. "Geldik."

Hiçbir tepki vermedi. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. İçimde tek bir umut vardı: Lütfen uyan...

Bölüm sonu

2 yorum