O gece Nadia, ablasının yanında uyanmıştı. Bu, içini anlatılmayacak bir huzurla doldurdu. Beraber hazırlandılar, birbirlerinin saçlarını ördüler ve birbirlerine burukça gülümsediler. İçlerinde ne kadar korku varsa da küçük bir umut kıvılcımı da vardı.
Beyaz her zaman masumiyeti, saflığı ve adaleti temsil etmek için kullanılmıştı. Ancak bu kez beyaz fırfırlı elbiseleri, sonu belli olmayan bir geleceği simgeleyecekti. Onların geleceğini.
Sarayın avlusu seçim alanıydı. Nadia seçim alanını incelerken Kuzey Tapınağı’nın çanları, üç kez yeri göğü inleticek bir şekilde çaldı.
Birinci çan: Seçim vakti geldi. Mumlar yakıldı. Tüm kraliyet ailesi ve halk nefesini tuttu.
İkinci çan: Kahinler, seçim tahtasını avlunun ortasına yerleştirdi. Nadia, belki de yeraltının ışığı halktan biri olur diye dua etti. Şu ana kadar tüm gelinler saraydan seçilmişti, ancak böyle bir kural yoktu; yani asil olmayan biri de yeraltına gönderilebilirdi. Fakat Nadia bu fikri hemen zihninden uzaklaştırdı; düşüncesi fazlasıyla bencilceydi.
Üçüncü çan: Sonuç belirlendi. Mumlar karanlığa gömüldü. Bir rüzgâr değil, sanki görünmeyen bir el hepsini tek tek söndürdü. Nadia'nın aklına, ablasının dün akşam söyledikleri geldi. Onun seçilmesinden korkmuştu. Zaten seçilmezdi, değil mi? O gölge değil miydi?
Saray avlusu halkla dolmuştu. Kahin, yüzü kapalı bir şekilde seçim masasındaki kartları kaldırdı. Elinde kara taşlı bir asa vardı ve yanında rüzgârla savrulan koyu mor pelerin. Gözlerini kimse görmedi ama kahinin gözleri herkesin üzerinden tek tek geçti.
Elyra'nın gözleri yerdeydi. Dua etmiyordu. Nefes almaya çalışıyordu sadece. Ve o an geldi. Kahin elini göğe kaldırdı ve sesi keskin bir bıçak gibi avluyu yardı:
“Ruhlar konuştu. Kan çağırdı. Gölge Gelin, Kuzey Krallığı’nın ikinci prensesidir: NADIA AELINOR THARELLA!”
Dünya bir anlığına durdu. Her şey sustu. Hatta kuşlar bile havalanmayı unuttu. Bir uğultu, sonra sessizlik, sonra… çığlık. Herkesin şaşkın olduğu fazlasıyla belliydi.
Halk arasında fısıltılar dolaşmaya başladı. Bazıları, Nadia’nın seçilmesinin krallığın yeraltıyla olan bağını güçlendireceğini düşünüyordu. Diğerleri ise bunun uğursuz bir işaret olduğuna inanıyordu; “Doğru kişi seçilmedi” diyen yaşlı kadınların sesleri, pazar yerinin köşelerinde yankılanıyordu. Kimi merhametle bakıyor, kimi sessizce “Yine de bu bir şeref” diyordu. Ama herkes biliyordu ki, seçilen gelin bir kurban demekti. Çoğu da sonu belli olmayan bu belirsizliğe ikinci prensesi gönderdikleri için içten içe sevinmişti.
Elyra cevaba dayanamadı. Boynundan soğuk terler dökülmeye başlamıştı. Gerçek değildi bu. Olanlar sadece bir kabus diyerek teselli etti kendini. Gözlerini açıp kapatmasına rağmen sonuç değişmeyince, gözlerinin karardı, tok bir sesle Elyra kafasını soğuk zeminde buldu. Etrafta o kadar çok ses vardı kimse bu sesi duymadı.
Köşedeki beyaz bir tavşan “Umarım fark ettiklerinde çok geç olmaz.” diye mırıldandı.
Elyra uyandığında, bir anlığına bunun gerçekten de bir kabus olduğunu düşündü. Ama bu düşüncesi, kardeşinin boynundaki yeraltının ışığı kolyesini görmesiyle sona erdi. Başaramamıştı. Nadia'yı koruyamamıştı. Doğru yapması gereken tek şey buydu oysaki.
Nadia, ablasının uyanmasıyla derin bir oh çekti. Ablasının bayılması onu o kadar korkutmuştu ki, daha seçilenin kendisi olmasının gerçekliğini anlamlandıramamıştı.
“İyi misin?” diye sordu titrek bir sesle.
Elyra yavaşça doğruldu, yüzünü gölgeleyen saçlarını geriye itti.
“İyiyim…” dedi ama sesi inandırıcı değildi. Gözleri hâlâ Nadia’nın boynundaki yeraltının ışığı kolyesindeydi.
Nadia, onun bakışını fark edip kolyeyi elinin içine aldı.
“Bu sadece bir seçim, abla… Belki de düşündüğümüz kadar kötü değildir.”
“Kötü değil mi? Ben başaramadım. Seni korumalıydım ama yapamadım.”
“Suçlama kendini, abla.”
“Suçlu sen değil, ben değil… Hatta yeraltı bile değil. Tek suçlu bulunduğumuz zaman.”