“Her yüz yılda bir, yer altının kralı bir ışık seçer.
O kız, gökyüzünü son kez görür.
Ve bu sayede yaşam ve ölüm arasındaki mükemmel denge sağlanır”
Kuzey Krallığı’nın soğuk taş duvarlarında yankılanan bu sözler, yalnızca bir efsane değildi. Her çocuğun kulağına daha konuşmayı öğrenmeden fısıldanır, her annenin duasına gizlice eklenirdi:
“Benim kızım olmasın…”
Ama bu kez biri olacaktı. Ve herkes kimin seçileceğini biliyordu. Ya da sadece öyle düşünüyordu.
Elyra.
Prenses Elyra Tharella, krallığın gözdesiydi. Uzun pembeye çalan saçları , büyüleyici gülüşü, kendinden emin adımlarıyla bir masal kahramanı gibiydi. Ama onu özel kılan, sadece asaleti ya da güzelliği değildi. Elyra, girdiği her odayı aydınlatan sıcaklığı, kucakladığı her çocuğun gözündeki ışıltıyla biliniyordu.
İnsanlar onun "Yeraltının Işığı" olabilecek en iyi aday olduğunu söylüyordu. O buna hazır görünüyordu. Giydiği her elbise, ettiği her dua sanki bunu kanıtlamak ister gibi muntazamdı, bastığı her taş, sanki onu o ana hazırlamış gibiydi.
Ama Nadia…
Nadia sadece onun küçük kardeşiydi. Işıkta değil, gölgede büyümüştü.
Elyra ne kadar kusursuzsa Nadia da bir o kadar kusurluydu. Sakardı, umursamazdı, öfkeliydi. Ama belki de bu yüzden umuttu. O yaşamdı.
Elyra çocukken sarayın bahçesindeki küçük fırtına gibi Nadia'nın peşinden koşturur, her düşüşünde elini tutar, ona şöyle derdi:
"Kimse seni küçük görmesin Nadia. Buna asla izin verme. Senin kalbin… bütün krallıktaki en değerli şey: Umut "
O gece, seçimin arifesinde, birlikte aynı yatağa kıvrıldılar. Tıpkı çocukken yaptıkları gibi. Belki ki şu saatler son saatleriydi. Nadia'nın içine bir huzursuzluk çöktü. Gözleri sessiz yaşlarla ıslandı. Elyra Nadia'nın kömür karası saçlarını okşadı, küçük kardeşinin saçları dağılmış, gözleri yorgundu.
Tıpkı ablası gibi.
Elyra kardeşine içten bir gülümseme bahşetti. Gülümsemesi hâlâ sıcacıktı.
Nadia usulca başını onun omzuna yasladı.
"Yarın senin günün olacak," dedi Nadia, sesi hüzünlü bir fısıltıydı.
Elyra sessiz kaldı önce. Sonra derin bir nefes aldı.
“Umarım,” dedi.
Nadia başını kaldırdı, şaşkındı çünkü bu cevap neşeli ablasının vereceği bir cevap değildi.
"Ne demek bu? Sen hazır değil misin?"
Elyra dudaklarını ısırdı, sonra gözleri dolu dolu Nadia’ya döndü.
"Ben sadece… Senin gitmeni istemiyorum."
"Ben mi?"
"Her gün Tanrılara dua ettim, beni alsınlar ama seni bırakmalarını istedim. Çünkü Nadia, sen ışığın ta kendisisin. Onlar seni alırsa, bu dünyada ne kalır?"
Nadia cevap veremedi. Yalnızca ablasına daha sıkı sarıldı.
Ve o an, ilk defa Elyra’nın o güçlü görüntüsünün ardındaki korkuyu hissetti.