İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 32 · 13 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 32

XXXII. BÖLÜM

Beklenen an geldiğinde oturduğum yerden yavaşça kalkıp kapıya doğru yöneldim. Yüzümdeki memnuniyetsiz ifadeyi gizlemek adına duruşumu dikleştirdim ve samimiyetsiz bir tebessümle kapıyı açıp gelenleri karşıladım. Dedemin elini öptükten sonra hemen etrafıma göz gezdirdim ama aradığım o yüzü göremedim. Merakla sordum:

"Dede, Gökay'la beraber gelmediniz mi? O nerede?"

Dedem, buraya gelişiyle bir anlığına unuttuğu telaşını hatırlayıp, yolda yaşadığı gerginliği tekrar yaşar gibi yerinden sıçradı: "Sorma evladım, Gökay'ın başı fena belada! Havaalanından gelirken birkaç serserinin yüzünden az kalsın kaza yapıyorduk. Bizim deli arabayı yolun ortasında durdurup araçtakilerin üzerine doğru gitti. Bir sorun çıkmadan eve ulaştık ulaşmasına ama galiba Gökay o adamların peşinden, hesap sormaya gitti."

Duyduklarımdan ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım. "Nasıl yani dede? Şunu bana en başından, tam olarak anlatsana," diyerek olayı detaylıca anlatmasını istedim. Yaşlı adam yolda başlarına gelen o rezilliği tek tek aktardıktan sonra öfkeden deliye döndüm. Sinirle ayağa kalkıp tam dışarı fırlayacakken, Gökay'ı nerede aramam gerektiğini bilmediğimi fark edip aniden durdum. Dedeme döndüm: "Dede, niye gitmesine izin veriyorsun? Sana nereye gittiğine dair bir şey söylemedi mi?"

"Yok evladım," dedi dedem çaresizce başını sallayarak. "Bana hiçbir şey söylemedi."

Öfkeyle solurken ne yapacağımı, nereden başlayacağımı düşünmeye çalışıyordum. Cebimden telefonumu çıkarıp hızla Gökay’ı aradım. Numaranın kapalı olduğunu duyduğum an telesekreterin yüzüne kapattım. Sesim evin içinde yankılanacak kadar sert bir tonla sordum: "Koskoca evde kimse görmedi mi bu adamın nereye gittiğini?!"

Kubilay, daldığı oyundan başını kaldırıp hızla yanımıza geldi ve olanları anlatmaya başladı: "Araf amca, ben gördüm! Giderken bana, 'Araf dahil hiç kimseye nereye gittiğimi söyleme,' dedi. 'Hesabını soracağım biri var,' dedi."

Ben Kubilay’ın söylediklerini zihnimde tartarken, yengem her zamanki tavrıyla sessizlikten faydalanıp araya girdi: "Gelir gelir merak etmeyin... Hem geç kalmadan yola çıkmalıyız dedeciğim. Bu akşam kızı istemeye gitmeyecek miyiz?"

Gözlerimi hırsla yengeme diktim. Dedemin durumu giderek kötüleşince kendini hemen arkasındaki koltuğa bıraktı. Öfkemi bastırıp yanına çöktüm: "Sanırım Gökay'ın nereye gittiğini biliyorum dede. Siz korumalarla birlikte yola çıkın, ben onu da alıp hemen arkanızdan geleceğim," dedim.

Dedem bastonunu yere vurarak sertçe itiraz etti: "Evladım, saçmalama! Biz kızın evini bilmiyoruz. Hem sen olmadan kız mı istenir? Biz daha onları tanımıyoruz bile!"

"Merak etme dede," dedim, aklıma Alisa'nın dik başlı, hırçın halleri gelince dudaklarım hafifçe gerildi. "O bunları sorun edecek biri değil. Sizi kapıda gördüğü an en iyi şekilde ağırlayacağına adım kadar eminim."

"Olmaz öyle şey, sen de geleceksin! Hep beraber gideceğiz!" diye gürledi dedem, alnındaki damarlar belirginleşirken. "Tansiyonum yükselmeye başlıyor bak... Ara şu Gökay'ı, hemen gelsin! Böyle önemli bir günde insanları bekletmek bize yakışmaz!"

Dedemin huyunu da, bu inatçı halinin tansiyonunu ne kadar tehlikeli bir noktaya getireceğini de gayet iyi biliyordum. Sesimi çıkarmadım. Memduh’a gizlice Gökay’ın sinyalini bulması için hızlı bir mesaj attıktan sonra, dedemin söylediğini yerine getirmek üzere ceketimi düzelttim, hazırlanıp evden çıkarak yola koyuldum.

Yolda giderken, direksiyon başında defalarca Gökay'ı aradım. Telefonunun her defasında telesekretere düşmesiyle hem sinirlerim tepeme çıkıyor hem de içimi tuhaf bir endişe kaplıyordu. Yine de dikiz aynasından dedeme bakarken hiçbir şey olmamış gibi sakin görünmeye, kontrolü elden bırakmamaya çalıştım.

Dedem başını camdan çevirip doğrudan bana baktı: "Gökay'dan hâlâ haber alamadın mı evladım?"

"Yok dede," dedim, sesimi olabildiğince umursamaz tutmaya çalışarak. "Her zamanki Gökay işte, mutlaka bir yerlerde takılıyordur. Sen hiç merak etme, çıkar bir yerlerden..."

Yaşlı adam tekrar başını cama çevirip derin bir nefes aldığında, söylediğim bu yalana kendimi bile inandıramadığımı biliyordum. Bir an önce Gökay'ı bulup girdiği pislikten onu çekip almalıydım.

Yol boyunca aklım, ondaydı. Dedemi ve bizimkileri Alisa'nın kapısına bırakıp hemen tüymeyi planladım. Eğer tahmin ettiğim yere, babasının yanına gittiyse, kurtulması için kesinlikle yardımıma ihtiyacı olacaktı. Nihayet Alisa'nın mahallesine varıp arabayı durdurduğumuzda herkes aşağı indi. Bagajdan çiçeği ve çikolatayı alıp apartmana doğru yürümeye başladık. Handan Hanım sokağı süzerek abime daha çok yaklaştı ve yüzünü iğrenerek buruşturdu: "Ayol, bu kız burada mı oturuyor? Ne biçim yer burası böyle? Allah bilir kimdir... Araf, senin ne işin var böyle insanlarla? Kendi dengini bulamadın mı?"

Yengemin bu hadsiz sözlerini duyan dedem, gelinine kınar gibi sert bir bakış attı. İçinden sabır dilediği her halinden belliydi, adımlarını hızlandırıp önden yürüdü.

Yengem ise arkada söylenmeye, etrafı küçümsemeye devam ediyordu: "Ay yok, ben içeri giremem! Burası bildiğin apartman... Bence bu kızı istemeye hiç gerek yok, zaten nasıl biri çıkacağı oturduğu apartmandan belli! Para avcısı, annesiyle günlere gitmekten başka bir işi olmayan, lise terk biridir kesin! Rezalet... Şu düştüğümüz durumlara bak."

Abim, yengemin kolundan tutup susturmaya çalışıyordu: "Handan ayıp oluyor, daha kızın kim olduğunu bile görmeden hemen ön yargılı davranıyorsun. O da yakında bu aileye gelin gelecek, sen neler söylüyorsun böyle?"

Söyledikleri yüzünden kaşlarımı çatarak arkama döndüm, tam ağzının payını verip haddini bildirecektim ki, yengem tekrar konuşmaya yeltendiği an dedem tartışmayı önlemek için ikimize de uyarıcı bir bakış attı. Ağzımı kapatmak zorunda kaldım ama planımı devreye sokmak için tam zamanıydı. Dedeme döndüm: "Siz yukarı geçin dede, benim çok kısa bir işim var. Hemen halledip geri geleceğim," dedim.

Dedem gözlerini kısıp elindeki bastonunu bana doğru kaldırdı, tehditkar bir sesle konuştu: "Hele bizi kandırıp ortadan kaybol... Aha şu yakut bastonumun ucuyla kafanı kırarım senin!"

"Bir yere kaçtığım yok, burada olacağım," dedim aceleyle. "Siz merdivenlerden dördüncü kata çıkana kadar ben çoktan dönmüş olurum. Söz veriyorum. Çok kısa bir işim var, hemen halledip geleceğim."

"Tamam o zaman, çok gecikme," diyerek apartman kapısından içeri girdi.

Daha fazla vakit kaybetmek istemediğim için hemen arabama bindim, gaza sonuna kadar yüklenerek hızla mahalleden çıktım. Geri döndüğümde elimde lale demetiyle apartmanın merdivenlerini hızla çıktım.

Nihayet dördüncü kata geldiğimde, koşturmaktan nefes nefese kalmıştım. Kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarpıyordu. Ellerimi kapının iki yanındaki duvara yaslayıp soluklanmaya çalıştım. Hızla atan kalbimin biraz olsun dinlenmesi için başımı yere eğdim, gözlerimi kapatıp öylece hareketsiz kalakaldım. Açılan kapıyla birlikte burnuma çarpan o tanıdık, hafif parfüm kokusu dikkatimi çekti. Başımı kaldırdım.

Alisa tam karşımda dikiliyordu. Az önce yavaşlamakta olan kalbim, bu defa öfkeden değil, onun zarafeti karşısında çarpmaya başladı. Bakışlarımı bir an bile üzerinden çekemiyordum.

Bana bakıp alaycı ses tonuyla sordu: "Yahu arkandan atlı mı koşturuyor senin? Neden bu haldesin?"

Kendimi hemen toparlayarak elimdeki lale demetini ona doğru uzattım: "Bunlar senin için," dedim.

Elimdeki laleleri şaşkınlıkla alan Alisa, antredeki diğer dikenli buketi işaret etti: "İyi ama zaten çiçek almamış mıydın? Neden tekrar alma gereği duydun?"

"Onlar senin değil, Halide Hanım'ındı," dedim bıyık altından gülerek.

Gözleri fal taşı gibi açıldı, elimdeki çiçeklere bakarak konuştu: "Deli misin sen? Yaşlı başlı kadına dikenli gül mü aldın gerçekten? Ben de bir an onları bana aldın zannetmiştim. Bu yüzden mi geç kaldın?"

Gülümsememi gizlemeyerek içeri doğru bir adım attım: "Kapıda tartışmayalım Alisa. Geç geldiğim için içeride dedem zaten canıma okuyacak, bir de sen burada sorguya çekme beni."

Çiçeklerle birlikte içeri geçen Alisa, hiçbir şey olmamış gibi laleleri koklayarak etrafına gülümsedi. Ben de salona adım attım. Beni üzerimdeki takım elbiseyle gören Halide Hanım, penceredeki hırçın kadından eser kalmamış gibi sesli bir "Maşallah!" çekti.

Alisa elindeki çiçekleri yavaşça masaya bıraktıktan sonra, hâlâ salonun ortasında dikilerek yanıma yaklaştı: "Otur artık Araf, ayakta çok dikkat çekiyorsun," diye fısıldadı.

Dudaklarımı neredeyse hiç oynatmamaya dikkat ederek, sadece onun duyabileceği bir sesle cevap verdim: "Bilerek mi yapıyorsun Alisa?"

"Neyi bilerek mi yapıyorum?"

Gözlerimle salondaki koltukları işaret ettim, Halide Hanım’ın hemen yanındaki boşluğu göstererek fısıldadım: "Sadece o kadının yanı boş!"

Alisa beni baştan aşağı süzüp muzaffer gülüşünü yüzüne yerleştirdi: "Dün gece yürek yemiş gibi konuşan ben değildim Araf... Şimdi çek bakalım cezanı!"

Dişlerimi sıkarak son kozumu oynadım: "Alisa... Kahveyi sakın tuzlu yapma. Bak, uyarıyorum seni."

İkna olmuş gibi hafifçe gülümseyerek göz kırptı: "Merak etme, kahvene tuz atmayacağım. Sen sadece içerken tuzluymuş gibi yap, anlaştık mı?"

"Tamam, anlaştık," dedim rahatlayarak.

Yanımdan ayrılıp salondaki kalabalığın arasına karıştı. O gidince odaya kısa bir göz gezdirdim; gerçekten de Halide Hanım'ın yanı hariç oturacak boş bir yer kalmamıştı. Mecburen gidip yanına oturdum. Halide Hanım, sanki dün gece beni döven kendisi değilmiş gibi elini şefkatle sırtıma koyup dedeme doğru seslendi: "Sizin torununuz diye söylemiyorum Hamdi Bey, maşallah çok delikanlı, çok terbiyeli çocuktur."

Duyduklarım karşısında sabır dileyerek başımı salladım. Gözüm mutfak kapısına kaydı. Alisa içeride kahveleri hazırlarken Masal da ona yardım ediyor olmalıydı.

Dedem ve Halide Hanım eskilerden konu açarak koyu bir muhabbet başlatmışlardı. Yengem ve abim pürdikkat onları dinliyor, Kubilay ise bir köşede kendi kendine eğlenerek bir şeylerle uğraşıyordu. Elimdeki kahve fincanına şüpheyle baktım. Alisa'nın gerçekten de kahvenin içine tuz katma ihtimalini düşündükçe fincanı şüpheyle dudaklarıma götürdüm ve kahvemden büyük bir yudum aldım.

Masal, kahkahalarla gülmemek için dudaklarını ısırarak hızla mutfağa doğru kaçtı. Alisa ise salonda kalmış, büyük bir zevkle yüz ifademi inceleyip keyifleniyordu. En çok da elimdeki şekerli kahveyi içerken düştüğüm çaresizliği görüp ses çıkaramama seviniyordu. Çünkü bana tuzlu kahve yapacağını söyleyip rol yapmamı istemiş, ama inadına kahvemi tuzlu değil şekerli yaparak beni ters köşe etmişti.

Öfkeyle Alisa’ya bakarken, aniden kahve fincanının içindeki kalemle yazılmış nota gözüm takıldı. Masadaki sudan bir yudum alıp, sanki boğazımda kalmış gibi zorlanarak yuttum. Fincandaki mesajı dikkatle okudum: "Aferin sana iyi rol yapıyorsun." yazıyordu. Sinirden derin bir nefes alıp başımı kaldırdım ve yüzüme yerleştirdiğim sahte bir tebessümle doğrudan ona baktım.

Alisa etrafındaki insanların muhabbete daldığını, kimsenin aramızdaki bu sessiz savaşı anlamadığını fark edince içten içe sevindi. Oturduğum yerden hızla kalkıp mutfağa doğru yöneldim. Alisa da çok geçmeden peşimden mutfağa geldi. Kollarını göğsünde birleştirip kapı pervazına yaslanarak, "Ne oldu? Kahveni beğenmedin mi yoksa?" dedi, zevkle gözlerini kısarak.

Tezgahın üzerindeki sürahiden hırsla su doldurdum, içtikten sonra bardağı bırakıp cevap verdim: "Çok beğendim! Bundan sonra kahvemi hep sen yaparsın!"

Kollarını çözüp büyük adımlarla üzerime doğru geldi: "Ne münasebet? Ben sana neden kahve yapacakmışım?"

"Neden bu kadar insanın evinde toplandığını düşünürsen, sorunun cevabını çok rahat bulmuş olursun," dedim, sesimi iyice alçaltarak.

Alisa ilgisiz, umursamaz bir ses tonuyla konuşmaya çalıştı: "Sen başlattın her şeyi Araf... Bu bizim aramızda sadece bir oyun."

Yüzüne doğru hafifçe eğilip ciddiyetle gözlerinin içine baktım: "Hayır Alisa... Bu artık bir oyun değil."

Toparlanmaya çalışıp "Ben seninle asla evlenmem," dedi, çenesini dikleştirerek. "O yüzden tadını çıkarmaya bak, çünkü bu geceden sonra aramızdaki her şey son bulacak."

"Öyle bir şey olmayacak," dedim, aramıza sadece birkaç santim bırakarak meydan okurcasına. "Bu oyunu ben başlattım ve ben ne zaman istersem o zaman biter."

Alisa işaret parmağını göğsüme doğru kaldırmış tam haddimi bildirecek bir cevap verecekken, mutfak kapısından dedemin girdiğini gördüm. Alisa az önce benimle tartışmamış gibi yüzüne anında samimi bir gülüş yerleştirdi ve bizi mutfakta yalnız bırakarak salona döndü. Dedem yanıma yaklaşıp bastonunu yere vurdu: "Evladım, Gökay hâlâ gelmedi. Saat kaç oldu, nerede kaldı bu çocuk? Sakın başına bir şey gelmiş olmasın?"

"Doğru söylüyorsun dede," dedim, sinyalin kesildiği otoparkı düşünerek. "Benim hemen gidip Gökay'ı bulmam gerek. Bana buradan çıkmam için yardım etmelisin."

Beni onaylayarak tekrar konuştu: "Tamam, sen git Gökay'ı bulmaya çalış, ben de içeridekileri bir şekilde oyalarım. Ama bak, çok gecikme sakın! Yarım saat sonra ikinizi de burada görmezsem külahları değişiriz ona göre!"

Dedemi bu kadar kolay ikna ettiğime inanamasam da üzerinde durmadım. Hızla mutfaktan çıkıp evden ayrılmak üzere dış kapıya yöneldim. Tam kapının kulpunu tutmuşken, Alisa aniden önüme çıkıp beni durdurdu:

"Yine nereye gidiyorsun Araf?"

"Gökay hâlâ ortalıkta yok, onu bulmaya gidiyorum! Telefonlarıma cevap vermiyor, onu alıp hemen geri döneceğim," dedim.

Masal da kapı önündeki hareketliliği fark edip hemen yanımızda bitti. Daha fazla açıklama yaparak vakit kaybetmek istemediğim için kapıyı hızla açtım ve arkamdaki şüphe dolu bakışları geride bırakarak merdivenlerden aşağı indim.

Depoya vardığımda, arabamdan inip kapının önündeki adamlara doğru yürüdüm. Beni görünce içeri girmeme izin verdiler.

Boş ve terk edilmiş gibi görünen depoda kimse olmadığını düşünüp tam geri dönecektim ki, karşıma çıkan adamlardan biri önümü kesti. Yüzüne nefretle bakarak hesap sordum:

"Gökay nerede?"

"Buyurun efendim, Selim Bey sizi bekliyor," dedi adam.

Ona cevap vermeden, doğrudan Selim Bey'in olduğu tarafa doğru yürüdüm. Karşımda, masanın yanında dikilen birkaç adam vardı. Selim Bey'in oturduğu koltuktaki rahat, kibirli tavırlarını görünce sorumu öfkeyle yineledim: "Gökay nerede?"

Koltukta oturan adam, buz gibi bir sesle cevap verdi: "Hak ettiği yerde!"

"Ne istiyorsun lan kardeşimden, onu rahat bırak!" diye gürledim.

"Aranızda kan bağı olmadığını hatırlıyorum, yanılıyor muyum?" dedi alayla.

"Laf ebeliği yapma! Gökay nerede?"

"Bırak şu işe yaramaz adamı, sana bir gram faydası bile yok! Senin gibi akıllı bir adamın Gökay'la dost olması gerçekten çok ilginç!"

"Bir daha sormayacağım, Gökay nerede?"

Adam, soruma cevap vermek yerine Gökay'ı kötülemeye devam etti: "Biliyor musun, tıpkı benim gibi o da çok cesurdu, fakat öğrenemediği bir şey var. O da bana karşı gelmemek! Kötü aldı dersini, şu an burada." Etrafıma göz gezdirdim ama kimseyi göremedim. Selim, adamlarından birine kafasını sallayarak Gökay'ı getirmeleri için işaret verdi. Çok geçmeden arkadaşım, kanlar içinde sürüklenerek içeri getirildi. Geçtikleri yerlerde koyu kan izleri kalıyordu. Gördüğüm manzara karşısında dehşete düştüm. Sinirden deliye dönmüş bir şekilde bağırdım: "İnsan öz oğlunu öldürür mü lan, sen nasıl bir insansın!"

Adamlar, Gökay'ın ağır yaralı olmasını zerre umursamadan onu hızla yere bıraktılar. Hareketsiz duran Gökay'a doğru yaklaşmak, onu oradan çekip almak istedim. Asla ona bu şekilde davranmalarına izin veremezdim. Ancak adamlar yaklaşmama izin vermeyerek önümde etten bir duvar ördüler. Arkadaşımın ölmüş olma ihtimalini düşünmek bile istemiyordum; sanki beni duyup karşılık verecekmiş gibi arkalarından seslendim: "Gökay, kardeşim iyi misin? Cevap ver Gökay!"

"Boşuna uğraşma, o seni duyamaz. Keşke oğlum sen olsaydın! O zaman her şey çok daha farklı olurdu. İnsanın böyle işe yaramaz bir evladı olması can sıkıcı! Bu, benim gibi biri için çok daha zor ve utanç verici," dedi acımasızca.

"Sen ne zaman oğlunun yanında oldun lan! Ona bunca zaman kendi başının çaresine bakmaktan başka ne öğrettin! Ne istedin ondan?" dedim, gözlerimi yerdeki dostumdan ayırmayarak.

"Arkadaşlığınız gözlerimi yaşarttı. Biz gidelim de sen de dostunla son kez vedalaş," dedi Selim. Gözümü karartıp belimdeki silahıma davranacakken, adamlardan biri arkamdan yaklaşıp kafama sert bir şeyle vurdu. Bilincimi kaybedecekmiş gibi acıyla yere yığıldım.

Görüş alanım bulanıktı. Gözlerimi açtığımda, gitmeden önce beni bir sandalyeye sıkıca bağladılar. Artık o soğuk ve terk edilmiş depoda ikimiz yalnız kalmıştık. Yarım saat sonra kendime gelebildiğimde, ne olduğunu anlamaya çalışarak etrafıma bakındım. Başımdaki zonklayan ağrıyı hissettikten sonra olaylar zihnimde teker teker canlandı. Dışarıdan sızan zayıf ışık, Gökay'ın vücudundaki kanlı yaraları aydınlattı.

Gözlerimi, yerde derin bir uykudaymış gibi yatan arkadaşımdan ayırmadım. Birkaç kez seslendim ona. Hiçbir yanıt gelmedi. Acıyla yüzümü buruşturdum. Yerde kıpırdamadan yatıyordu. Öldüğüne hâlâ inanmadım, inanmak istememiştim. Sandalyeye bağlı olmasam, dizlerimin bağı çözülecekti ve oraya yığılacaktım. Bıkmadan usanmadan Gökay'a seslenerek ölmediğine kendimi inandırmaya çalıştım. Beraber yaşadığımız onca yılı, paylaştığımız kavgaları hatırlayıp acıyla gülümsemekten başka çarem yoktu.

Buradan nasıl kurtulacağımı hiç düşünmedim ve tek isteğim şey Gökay'ı daha fazla çaresiz haliyle görmemekti.

Saatler geçtikçe içimdeki şokun yerini acı bir kabullenme aldı. Buradan bir an önce kurtulmam gerekiyordu; Gökay'ı, ölmüş bile olsa burada bırakamazdım. Hareket edip iplerden kurtulmayı denedim ama bir türlü başaramadım.

Sessizlik içindeyken Gökay'ın ellerini kımıldattığını görür gibi oldum. Dikkatle bakınca, yanılmadığımı anladım; ellerini gerçekten hareket ettiriyordu. Tekrar ona seslendim. Nefes almaya bile ara verip umutla o tarafa baktım. Gökay acı dolu kısık bir sesle mırıldandı. Kendine mi geliyordu, yoksa bütün bunlar aklımın bana oynadığı berbat bir oyun muydu?

İhtimaller ne olursa olsun tüm gücümle iplerden kurtulmak için çabaladım ancak bileğimi düzgünce esnetemiyordum. Son çare olarak sandalyeyi sertçe yana devirdim ve pürüzlü beton zemine arkamdaki ipleri hızla sürtmeye başladım. Bileklerimin ve ellerimin yanar gibi olduğunu hissetsemde acıyı umursamayıp devam ettim. Uzun ve amansız bir uğraştan sonra nihayet iplerden kurtulmayı başarmıştım.

Hızla Gökay'ın yanına gittim. Nefes aldığına dair dışarıdan hiçbir işaret görünmüyordu. Titreyen elimi hemen bileğine götürdüm; nabzının zayıf da olsa atıyordu. Deponun dondurucu soğuğuna rağmen, Gökay'ın eli hâlâ sıcacıktı.

Yavaşça koluna girip onu tüm gücümle depodan çıkarttım. Arabaya bindirdiğim gibi son sürat hastaneye doğru sürdüm.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.