İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 31 · 19 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 31

XXXI. BÖLÜM

Bugün olan her şeyi geride bırakarak öğleden sonraki derse giriş yaptığımda sınıfın ne kadar kalabalık olduğu dikkatimi çekmişti. Üzerimdeki ölü toprağını silkeleyip beni kendime getirdikleri için mutlu olmuştum. Sınıfın önünde durarak not defterimi ve kitaplarımı masanın üzerine koyup neşeli bir giriş yaptım: "Bonjour à tous!"

Hayattan soğumuş bir öğrencim, sessiz sınıfta sesinin duyulacağını zannetmeyerek "Bonjour hocam, bonjour." dedi.

"Nasılsınız gençler? Bakıyorum da dersi erteleyince hepinizin yüzünde güller açmış. Sayımızda bir hâyli artış var."

En arka sıralarda oturan bir öğrenci, bana katıldığını gösterir gibi söyledi: "Hocam, sabahın köründe işlediğimiz Fransızca'yı değil, siz, Napolyon gelip anlatsa yine ayık kafayla dinleyemeyiz. Bundan sonra hep böyle yapalım hocam."

"Anladım, demek ki sabah derslerinde genel bir problemimiz var. Ayarlamaya çalışırsam derslerimizi bu saatte yaparız." dedim gülümseyerek. Çoğu, karar vermiş gibi başlarını olumlu anlamda salladı. Çok uzatmadan derse geçtim.

Sıkıcı gramer kurallarının ötesine geçerek dilin kültürel yönlerini de anlatmak istiyordum. Öğrencilerin dikkatini çekmek için heyecan verici birkaç anekdotla başlayarak, dillerin sadece kurallar değil, aynı zamanda kültürler olduğunu vurgulamak istedim. "Bugün size Fransızca'nın sadece bir dil değil, aynı zamanda bir yaşam tarzı olduğunu anlatacağım. Yanımda size bazı kitaplar getirdim."

"Keşke Sefilleri de getirseydiniz, hocam."

Gülümseyerek "Victor Hugo'ya ikinci dönemde değineceğiz," dedim ve bir saat yirmi dakika konuyu dağıtmadan dersi işledim. Birçoğu yazmayı bırakmış, yorgun gözlerle yüzüme bakıyordu. Dersi bitirdiğimde iyi günler dileyip biraz dinlendikten sonra kalan derslere de girip günü bitirmiştim. Doğum günü pastası alıp eve vardığımda akşam olmak üzereydi.

Masal'dan önce eve varıp kutlama hazırlıklarını yapmak için sabırsızlanıyordum. Bugün onunla kutladığım ilk doğum günü olacaktı. İçeri girdiğim zaman karanlıkta yalnız olmadığımı hissederek elimdeki poşetleri sessizce yere bıraktım. Kalbim hızla atmaya başladı. Lambayı açmadan sessizce salona doğru ilerledim. Tahmin ettiğim gibi tekli koltukta biri oturuyordu. Cesaretimi toplayarak derin nefes aldım. Işığı açtığımda Araf'la göz göze gelmiştim:

"Sen karanlıkta ne yapıyorsun? Evime nasıl girdin?" dedim, içeri giren adamın Erdal olmamasına sevindiğimi belli etmeden. Ciddi ifadesiyle gözlerini bana çevirdi: "Ben de tam seni bekliyordum."

Aramızdaki küskünlüğü bir kenara bırakıp gülümsedim: "Madem geldin, o zaman bir işin ucundan tut. Çakmağın var mı?"

"Sigara içmem ama bugün şanslı günündesin. Yanımda bir çakmak olacaktı." diyerek elini ceketinin cebine attı. Özel işlemeli pahalı bir çakmağı bana doğru uzatınca üzerindeki "Erdal Hakkı Güner" yazısına gözlerim takıldı. Kaşlarımı hesap sorar gibi kaldırarak çakmağı elimde salladım. "Dostluğunuzu bayağı ilerlettiniz herhalde! Bu çakmağın sende ne işi var?"

Koltukta doğrulup duruşunu düzeltti: "Buraya masum olduğumu ispatlamak için geldim." Sözünü keserek kaşlarımı çattım: "Erdal'ın çakmağıyla neyi ispatlayacaksın, çok merak ediyorum."

"Konu çakmak değil." dedi sakince.

Telefonunu çıkarıp bir video açtı ve ekranı bana çevirdi. İş makinesinden dökülen çimentonun hemen yanında, elleri ve ayakları bağlı biri kamera karşısında duruyordu. Bu Erdal'ın görüntüsüydü. Giderek yükselmekte olan karışım dizlerine kadar gelince videoda Araf'ın sesi duyuldu: "Şimdi kameraya bakarak gerçeği söylemezsen seni oraya dikine gömerim."

Gözlerime inanamadım. Erdal Araf'ın tehditlerini ciddiye almıyordu. "Nasılsa beni öldüreceksin, gerçeği söyleyerek bir dakika fazladan yaşamak için hiçbir şeyi itiraf etmeyeceğim."

"Yine bencillik ediyorsun. Koskoca dünyada bir sen yoksun. Sen en iyisi öl. Ben bir de oğullarınla konuşayım. Onlar senden önce ikna olacaklardır mutlaka."

Erdal, kıymetli oğullarına zarar gelmesin diye olan biteni bir bir anlatmaya başladı. İtirafı bitince Araf telefonun ekranını kapatıp yüzüme baktı: "Şimdi bana bir özür borçlusunuz, hanımefendi. Anlamadan, dinlemeden beni yargıladığın için suçlusun."

Söylediklerini duymazlıktan gelerek başka bir çakmak alıp geldim. Video gerçek olsa bile Araf'a hâlâ kızgındım: "Buraya sadece özür dilememi duymak için mi geldin?"

Sorduğum soruyla birlikte elimdeki diğer çakmakla pastanın üzerindeki mumları tek tek yakmaya başladım. Mumların titrek ışığı yüzümü aydınlatıyordu. Araf Erdal’ın adı yazılı olduğu o pis çakmağını sehpa üzerine bırakıp yavaşça oturduğu koltuktan kalktı. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi ağır adımlarla kapatırken gözlerimi bir an bile gözlerinden ayırmadı.

"Sadece bir özür için o herifi çimentoya gömecek bir adama benziyor muyum Alisa?" dedi, sesindeki o baskın tonu bilerek öne çıkararak. Tam karşısında durdum. Kokusu yine odadaki tüm havayı ele geçirmiş, sabrımı zorlamaya başlamıştı. "Buraya geldim çünkü, beni o pislikle bir tutman canımı fazlasıyla yaktı. Ama daha da önemlisi, artık aramızda bir engel kalmasını istemediğim için buradayım."

Elimdeki çakmağı bırakıp kollarımı göğsümde birleştirdim: "Beni zorla depoya kapatıp, ormanın ortasında bırakan sendin Araf. Şimdi bir videoyla her şeyi unutup boynuna mı atlamam gerekiyor?"

Dudaklarında hafif, karanlık bir tebessüm belirdi. Eğilip yüzümü yüzüne yaklaştırdı ve aramıza sadece nefes alacak kadar küçük bir mesafe bıraktı. Konuşmak istiyordu ama sadece bakmakla yetindi. Gözümü saate doğru çevirdim. Hesaplarıma göre Masal'ın birazdan gelmesi gerekiyordu. Kapının açıldığını duyduğum an gülümsedim. Arkadaşım nihayet salona geldiğinde sehpadaki pastayı aldım.

"İyi ki doğdun, Masal. İyi ki doğdun, iyi ki doğdun, mutlu yıllar sana."

Ellerim dolu olduğundan gözlerimle Araf'a alkışlaması için uyarıcı bir bakış attım. "İyi ki doğdun" dedi, zorla gülümsemeye çalışarak.

Masal pastayı üfledikten sonra ona sımsıkı sarıldım. Işıklar açıldığında Masal'ın elindeki hediye paketlerine ve pastaya tuhaf tuhaf baktık.

"Neden kendine pasta aldın, yoksa doğum gününü unuttuğumu mu sandın?" dedim.

"Bu pastayı Gökay almış; kendisi korkusundan karşıma çıkamadığı için adamlarını yollamış. Akşam akşam yolun ortasında birkaç tanesi önümü kesti. Doğum günümü kutladılar."

İştahla yediğim pasta boğazıma kaçınca Araf, imayla karışık gülümseyerek sırtıma dokundu: "Bugün kendini boğmaya niyetlisin, anlaşılan." Gözlerim açılmıştı. Araf'a susması için acıtmadan vurdum. Masal ne olduğunu anlamamış gibi sordu: "Ne oluyor Alisa, Araf'ın dediği doğru mu?"

Sabah şakayla karışık evlilik teklifi yaptığını unutmamıştım ama konuyu açıp canım sıkılmasın diye doğruyu söylemedim: "Bugün çay yanlışlıkla boğazıma kaçtı da ondan bahsediyor, değil mi Araf?"

Sanki Araf "hayır değil" derse onu öldürecektim. Bıyık altından gülmeye başladı. Onu umursamadan tekli koltuğa oturacaktım ki zil çaldı. Bu saatte gelenin kim olduğunu merak edip baktım. Gelen Halide Hanım'dı. Muhtemelen bağırışlara gelmişti. Hemen içeri girdi. Gözünü Araf'a dikti. Elindeki oklavayla kaşlarını çattı: "Ne işin var senin bu saatte burada? Ben sana, 'rahatsız etme kızımı' demedim mi?"

Üçümüz de Halide Teyze'ye bakıyorduk. Yaşından beklenmedik bir hamlede bulunup elindeki oklavayla şakasına değil, gerçekten Araf'a vurdu. Biz daha ne olduğunu bile anlamadan ilk darbe Araf'ın koluna geldi. Halide Teyze gaza gelmiş gibi hırsla konuşuyordu: "Gecenin bir yarısı gelmişsin utanmıyor musun? Ben sana bu kızın yakasını bırakacaksın, demedim mi?"

Araf neye uğradığını şaşırmıştı. Halide Teyze, attığı onca dayaktan sonra artık durulmuştu; imayla karışık bir ses tonuyla "Noldu, sustun?" dedi. Araf çaresiz kalmış gibi yine sustu.

"Ben senden hiçbir şey anlamadım. Hem kızın kapısında sabahlıyorsun, hem de akşama buraya geliyorsun."

Aklıma gelen fikirle Halide Teyze'ye döndüm: "Hayallerimle oynadı resmen, Halide Teyze..." Sahte gözyaşı döker gibi elimi yüzümle gizlemeye çalışıyordum. Güldüğümü sadece Masal ve Araf fark etmişti.

"İnanmayın Halide Hanım, gerçekten ben öyle bir şey yapmadım," diye savundu kendini Araf; ama Halide Teyze benim o sahte mağduriyetime, döktüğüm gözyaşlarıma çoktan inanmıştı bile. Kaşlarını çatıp öfkesini açıkça belli ederek Araf'ın lafını ağzına tıktı: "Sus! Hem suçlu hem güçlü! Senin bu kızın duygularıyla oynamaya ne hakkın var oğlum?!"

"Ben kimsenin duygularıyla oynamadım. Bizim aramızda bir şey yok ki," dedi Araf, o kibirli ses tonuyla kendini savunmaya çalışarak.

"Bu kız niye ağlıyor o zaman?!" diye gürledi Halide Teyze oklavasını sallayarak.

Araf, gözleriyle bana "Seninle sonra hesaplaşacağız," der gibi ölümcül bir bakış attıktan sonra tekrar Halide Teyze'ye döndü: "Ben bir şey yapmadım."

"Ben onu bunu anlamam delikanlı! Her gün gelip burada olay çıkarma. Git, aile büyüklerinden birini al, gel bu kızı gönül hoşluğuyla, usulünce iste! Yok, ben yapmam; ben sadece bu kızla gönül eğlendiriyorum diyorsan, o zaman bir daha bu evin önünden bile geçme! Yoksa kafanı kırarım senin!"

Gözlerini doğrudan gözlerime dikerek cevap veren Araf, sesindeki o meydan okuyan, ciddi tonuyla resti kabul etti: "Tamam. Öyle olsun. Yarın akşam geleceğim."

Duyduğumuz şeyle Masal da ben de şok olmuşçasına Araf'a bakakaldık. Halide Teyze ise elindeki oklavayı nihayet indirmiş, büyük bir zafer kazanmış gibi göğsünü kabartarak son sözünü söyledi: "İyi o zaman, hadi şimdi sen evine git! Çiçeğini, çikolatanı hazırla; yarın akşam istemeye gelirsin."

Şaka yapıyor, sırf kadını başından savmak için blöf yapıyor zannettik. Araf, Halide Hanım'a pek de samimi olmayan, zoraki bir gülüşle vedalaşıp evden çıktı. Sorunu kendi yöntemleriyle hallettiğini zanneden Halide Hanım da nihayet evine gidip bizi Masal'la yalnız bıraktı.

"Şimdi ne yapacağız Alisa?" diye sordu Masal, gözleri fal taşı gibi açılmışken.

Araf'ın sözlerini zerre ciddiye almamıştım. "Gelmez... Halide Hanım dedi diye gelip beni isteyecek hali yok ya! Boş ver, ben çok da umursamadım zaten," dedim, içimdeki o ani ürpertiyi gizlemeye çalışarak.

Ancak gece gözüme gram uyku girmedi. Yatakta bir o yana bir bu yana döndüm durdum. Araf'la bugüne kadar yaşadıklarımızı, aramızdaki olayları düşününce böyle bir evlilik olayının imkânsız olduğuna karar verip sabaha karşı ancak uykuya dalabildim.

Saat öğleye yaklaşırken Masal, odamın kapısını telaşla açarak içeri daldı: "Allah'ım, nedir bu başımıza gelenler?! Alisa, uyan! Öğlen olmuş, sen hâlâ uyuyorsun!"

Gözlerimi güçlükle açmayı başardım ama başımın ağrısıyla hemen yeniden kapattım. Dün gece sabaha kadar uyuyamadığım için şakaklarım patlayacak gibi zonkluyordu. Uyanmıştım uyanmasına ama yataktan kalkmak bana ölüm gibi geliyordu.

Yastığa gömülerek mırıldandım: "Masal... Senin okulun yok mu bugün? Neden tepemde dikiliyorsun ve neden hâlâ evdesin?"

Elindeki telefonu panikle yüzüme doğru sallayarak bir şeyler anlatmaya çalıştı: "Kalk çabuk! Akşam seni istemeye geliyorlar Alisa! Bir şeyler yapmamız lazım, kalk hadi!"

"Masal, beni uyandırmak için daha saçma bir şey bulamadın mı?" diyerek doğruldum.

"Gökay mesaj atmış; akşam için hazırlanın. Alisa'yı istemeye geleceğiz, diyor. Kalk hadi hâlâ yataktasın."

Dikkatim dağılmıştı. Yerimden doğrulup Masal'a alay eder gibi sordum: "Sen de Gökay'ın lafına inandın, öyle mi?"

Gerçek olduğuna inanmam için mesajları okuttu zorla. Kalbim heyecandan mı, yoksa korkudan mı bilinmez, hızla atmaya başlamıştı. Telefonu bırakıp yataktan kalktım. Banyoya gidip hızlıca duş aldım. Saçlarımı kurutup giyindim. Gerçekten hazırlanmalı mıydım, yoksa hiçbir şey olmamış gibi mi davranmalıydım?

Belki Gökay sadece bizimle eğlenmek istemiştir diye düşündüm. Sonuçta yapmayacağı şey değildi.

O sırada telefonum çaldı; gelen aramayı görünce elim ayağım birbirine girdi. Heyecanlanmadan kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Ardından aramayı cevapladım. Konuşmamız bitince elimdeki telefonu yavaşça yatağın üzerine bıraktım.

“Ne diyor?” diye sordu Masal, sesi heyecanla kısılarak. “Geliyorlar mı gerçekten?”

“Geliyorlar,” dedim, sesimdeki şoku gizlemeye çalışarak. “Hamdi Bey yoldaymış. Gökay yarım saat sonra onu havaalanından almaya gidiyor.”

Aynanın karşısına geçip darmadağın olmuş zihnimi toparlamaya çalıştım. Araf sırf Halide Teyze’nin “Ya gel adam gibi iste ya da bir daha bu mahalleden geçme,” restine karşılık rest çekmişti. Üstelik bu işe Hamdi Dede gibi nevi şahsına münhasır, kafaya koyduğunu yapan bir adamı da dahil etmişti.

☆☆☆

Bugün olan her şeyi geride bırakarak öğleden sonraki derse giriş yaptığımda sınıfın ne kadar kalabalık olduğu dikkatimi çekmişti. Üzerimdeki ölü toprağını silkeleyip beni kendime getirdikleri için mutlu olmuştum. Sınıfın önünde durarak not defterimi ve kitaplarımı masanın üzerine koyup neşeli bir giriş yaptım: "Bonjour à tous!"

Hayattan soğumuş bir öğrencim, sessiz sınıfta sesinin duyulacağını zannetmeyerek "Bonjour hocam, bonjour." dedi.

"Nasılsınız gençler? Bakıyorum da dersi erteleyince hepinizin yüzünde güller açmış. Sayımızda bir hâyli artış var."

En arka sıralarda oturan bir öğrenci, bana katıldığını gösterir gibi söyledi: "Hocam, sabahın köründe işlediğimiz Fransızca'yı değil, siz, Napolyon gelip anlatsa yine ayık kafayla dinleyemeyiz. Bundan sonra hep böyle yapalım hocam."

"Anladım, demek ki sabah derslerinde genel bir problemimiz var. Ayarlamaya çalışırsam derslerimizi bu saatte yaparız." dedim gülümseyerek. Çoğu, karar vermiş gibi başlarını olumlu anlamda salladı. Çok uzatmadan derse geçtim.

Sıkıcı gramer kurallarının ötesine geçerek dilin kültürel yönlerini de anlatmak istiyordum. Öğrencilerin dikkatini çekmek için heyecan verici birkaç anekdotla başlayarak, dillerin sadece kurallar değil, aynı zamanda kültürler olduğunu vurgulamak istedim. "Bugün size Fransızca'nın sadece bir dil değil, aynı zamanda bir yaşam tarzı olduğunu anlatacağım. Yanımda size bazı kitaplar getirdim."

"Keşke Sefilleri de getirseydiniz, hocam."

Gülümseyerek "Victor Hugo'ya ikinci dönemde değineceğiz," dedim ve bir saat yirmi dakika konuyu dağıtmadan dersi işledim. Birçoğu yazmayı bırakmış, yorgun gözlerle yüzüme bakıyordu. Dersi bitirdiğimde iyi günler dileyip biraz dinlendikten sonra kalan derslere de girip günü bitirmiştim. Doğum günü pastası alıp eve vardığımda akşam olmak üzereydi.

Masal'dan önce eve varıp kutlama hazırlıklarını yapmak için sabırsızlanıyordum. Bugün onunla kutladığım ilk doğum günü olacaktı. İçeri girdiğim zaman karanlıkta yalnız olmadığımı hissederek elimdeki poşetleri sessizce yere bıraktım. Kalbim hızla atmaya başladı. Lambayı açmadan sessizce salona doğru ilerledim. Tahmin ettiğim gibi tekli koltukta biri oturuyordu. Cesaretimi toplayarak derin nefes aldım. Işığı açtığımda Araf'la göz göze gelmiştim: "Sen karanlıkta ne yapıyorsun? Evime nasıl girdin?" dedim, içeri giren adamın Erdal olmamasına sevindiğimi belli etmeden. Ciddi ifadesiyle gözlerini bana çevirdi: "Ben de tam seni bekliyordum."

Aramızdaki küskünlüğü bir kenara bırakıp gülümsedim: "Madem geldin, o zaman bir işin ucundan tut. Çakmağın var mı?"

"Sigara içmem ama bugün şanslı günündesin. Yanımda bir çakmak olacaktı." diyerek elini ceketinin cebine attı. Özel işlemeli pahalı bir çakmağı bana doğru uzatınca üzerindeki "Erdal Hakkı Güner" yazısına gözlerim takıldı. Kaşlarımı hesap sorar gibi kaldırarak çakmağı elimde salladım. "Dostluğunuzu bayağı ilerlettiniz herhalde! Bu çakmağın sende ne işi var?"

Koltukta doğrulup duruşunu düzeltti: "Buraya masum olduğumu ispatlamak için geldim." Sözünü keserek kaşlarımı çattım: "Erdal'ın çakmağıyla neyi ispatlayacaksın, çok merak ediyorum."

"Konu çakmak değil." dedi sakince.

Telefonunu çıkarıp bir video açtı ve ekranı bana çevirdi. İş makinesinden dökülen çimentonun hemen yanında, elleri ve ayakları bağlı biri kamera karşısında duruyordu. Bu Erdal'ın görüntüsüydü. Giderek yükselmekte olan karışım dizlerine kadar gelince videoda Araf'ın sesi duyuldu: "Şimdi kameraya bakarak gerçeği söylemezsen seni oraya dikine gömerim."

Gözlerime inanamadım. Erdal Araf'ın tehditlerini ciddiye almıyordu. "Nasılsa beni öldüreceksin, gerçeği söyleyerek bir dakika fazladan yaşamak için hiçbir şeyi itiraf etmeyeceğim."

"Yine bencillik ediyorsun. Koskoca dünyada bir sen yoksun. Sen en iyisi öl. Ben bir de oğullarınla konuşayım. Onlar senden önce ikna olacaklardır mutlaka."

Erdal, kıymetli oğullarına zarar gelmesin diye olan biteni bir bir anlatmaya başladı. İtirafı bitince Araf telefonun ekranını kapatıp yüzüme baktı:

"Şimdi bana bir özür borçlusunuz, hanımefendi. Anlamadan, dinlemeden beni yargıladığın için suçlusun."

Söylediklerini duymazlıktan gelerek başka bir çakmak alıp geldim. Video gerçek olsa bile Araf'a hâlâ kızgındım: "Buraya sadece özür dilememi duymak için mi geldin?"

Sorduğum soruyla birlikte elimdeki diğer çakmakla pastanın üzerindeki mumları tek tek yakmaya başladım. Mumların titrek ışığı yüzümü aydınlatıyordu. Araf Erdal’ın adı yazılı olduğu o pis çakmağını sehpa üzerine bırakıp yavaşça oturduğu koltuktan kalktı. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi ağır adımlarla kapatırken gözlerimi bir an bile gözlerinden ayırmadı.

"Sadece bir özür için o herifi çimentoya gömecek bir adama benziyor muyum Alisa?" dedi, sesindeki o baskın tonu bilerek öne çıkararak. Tam karşısında durdum. Kokusu yine odadaki tüm havayı ele geçirmiş, sabrımı zorlamaya başlamıştı. "Buraya geldim çünkü, beni o pislikle bir tutman canımı fazlasıyla yaktı. Ama daha da önemlisi, artık aramızda bir engel kalmasını istemediğim için buradayım."

Elimdeki çakmağı bırakıp kollarımı göğsümde birleştirdim: "Beni zorla depoya kapatıp, ormanın ortasında bırakan sendin Araf. Şimdi bir videoyla her şeyi unutup boynuna mı atlamam gerekiyor?"

Dudaklarında hafif, karanlık bir tebessüm belirdi. Eğilip yüzümü yüzüne yaklaştırdı ve aramıza sadece nefes alacak kadar küçük bir mesafe bıraktı. Konuşmak istiyordu ama sadece bakmakla yetindi. Gözümü saate doğru çevirdim. Hesaplarıma göre Masal'ın birazdan gelmesi gerekiyordu. Kapının açıldığını duyduğum an gülümsedim. Arkadaşım nihayet salona geldiğinde sehpadaki pastayı aldım.

"İyi ki doğdun, Masal. İyi ki doğdun, iyi ki doğdun, mutlu yıllar sana."

Ellerim dolu olduğundan gözlerimle Araf'a alkışlaması için uyarıcı bir bakış attım. "İyi ki doğdun" dedi, zorla gülümsemeye çalışarak.

Masal pastayı üfledikten sonra ona sımsıkı sarıldım. Işıklar açıldığında Masal'ın elindeki hediye paketlerine ve pastaya tuhaf tuhaf baktık.

"Neden kendine pasta aldın, yoksa doğum gününü unuttuğumu mu sandın?" dedim.

"Bu pastayı Gökay almış; kendisi korkusundan karşıma çıkamadığı için adamlarını yollamış. Akşam akşam yolun ortasında birkaç tanesi önümü kesti. Doğum günümü kutladılar."

İştahla yediğim pasta boğazıma kaçınca Araf, imayla karışık gülümseyerek sırtıma dokundu: "Bugün kendini boğmaya niyetlisin, anlaşılan." Gözlerim açılmıştı. Araf'a susması için acıtmadan vurdum. Masal ne olduğunu anlamamış gibi sordu: "Ne oluyor Alisa, Araf'ın dediği doğru mu?"

Sabah şakayla karışık evlilik teklifi yaptığını unutmamıştım ama konuyu açıp canım sıkılmasın diye doğruyu söylemedim: "Bugün çay yanlışlıkla boğazıma kaçtı da ondan bahsediyor, değil mi Araf?"

Sanki Araf "hayır değil" derse onu öldürecektim.

Bıyık altından gülmeye başladı. Onu umursamadan tekli koltuğa oturacaktım ki zil çaldı. Bu saatte gelenin kim olduğunu merak edip baktım. Gelen Halide Hanım'dı. Muhtemelen bağırışlara gelmişti. Hemen içeri girdi. Gözünü Araf'a dikti. Elindeki oklavayla kaşlarını çattı: "Ne işin var senin bu saatte burada? Ben sana, 'rahatsız etme kızımı' demedim mi?"

Üçümüz de Halide Teyze'ye bakıyorduk. Yaşından beklenmedik bir hamlede bulunup elindeki oklavayla şakasına değil, gerçekten Araf'a vurdu. Biz daha ne olduğunu bile anlamadan ilk darbe Araf'ın koluna geldi. Halide Teyze gaza gelmiş gibi hırsla konuşuyordu: "Gecenin bir yarısı gelmişsin utanmıyor musun? Ben sana bu kızın yakasını bırakacaksın, demedim mi?"

Araf neye uğradığını şaşırmıştı. Halide Teyze, attığı onca dayaktan sonra artık durulmuştu; imayla karışık bir ses tonuyla "Noldu, sustun?" dedi. Araf çaresiz kalmış gibi yine sustu.

"Ben senden hiçbir şey anlamadım. Hem kızın kapısında sabahlıyorsun, hem de akşama buraya geliyorsun."

Aklıma gelen fikirle Halide Teyze'ye döndüm: "Hayallerimle oynadı resmen, Halide Teyze..." Sahte gözyaşı döker gibi elimi yüzümle gizlemeye çalışıyordum. Güldüğümü sadece Masal ve Araf fark etmişti.

"İnanmayın Halide Hanım, gerçekten ben öyle bir şey yapmadım," diye savundu kendini Araf; ama Halide Teyze benim o sahte mağduriyetime, döktüğüm gözyaşlarıma çoktan inanmıştı bile. Kaşlarını çatıp öfkesini açıkça belli ederek Araf'ın lafını ağzına tıktı: "Sus! Hem suçlu hem güçlü! Senin bu kızın duygularıyla oynamaya ne hakkın var oğlum?!"

"Ben kimsenin duygularıyla oynamadım. Bizim aramızda bir şey yok ki," dedi Araf, o kibirli ses tonuyla kendini savunmaya çalışarak.

"Bu kız niye ağlıyor o zaman?!" diye gürledi Halide Teyze oklavasını sallayarak.

Araf, gözleriyle bana "Seninle sonra hesaplaşacağız," der gibi ölümcül bir bakış attıktan sonra tekrar Halide Teyze'ye döndü: "Ben bir şey yapmadım."

"Ben onu bunu anlamam delikanlı! Her gün gelip burada olay çıkarma. Git, aile büyüklerinden birini al, gel bu kızı gönül hoşluğuyla, usulünce iste! Yok, ben yapmam; ben sadece bu kızla gönül eğlendiriyorum diyorsan, o zaman bir daha bu evin önünden bile geçme! Yoksa kafanı kırarım senin!"

Gözlerini doğrudan gözlerime dikerek cevap veren Araf, sesindeki o meydan okuyan, ciddi tonuyla resti kabul etti: "Tamam. Öyle olsun. Yarın akşam geleceğim."

Duyduğumuz şeyle Masal da ben de şok olmuşçasına Araf'a bakakaldık. Halide Teyze ise elindeki oklavayı nihayet indirmiş, büyük bir zafer kazanmış gibi göğsünü kabartarak son sözünü söyledi: "İyi o zaman, hadi şimdi sen evine git! Çiçeğini, çikolatanı hazırla; yarın akşam istemeye gelirsin."

Şaka yapıyor, sırf kadını başından savmak için blöf yapıyor zannettik. Araf, Halide Hanım'a pek de samimi olmayan, zoraki bir gülüşle vedalaşıp evden çıktı. Sorunu kendi yöntemleriyle hallettiğini zanneden Halide Hanım da nihayet evine gidip bizi Masal'la yalnız bıraktı.

"Şimdi ne yapacağız Alisa?" diye sordu Masal, gözleri fal taşı gibi açılmışken.

Araf'ın sözlerini zerre ciddiye almamıştım. "Gelmez... Halide Hanım dedi diye koskoca Araf gelip beni isteyecek hali yok ya! Boş ver, ben çok da umursamadım zaten," dedim, içimdeki o ani ürpertiyi gizlemeye çalışarak.

Ancak gece gözüme gram uyku girmedi. Yatakta bir o yana bir bu yana döndüm durdum. Araf'la bugüne kadar yaşadıklarımızı, aramızdaki olayları düşününce böyle bir evlilik olayının imkânsız olduğuna karar verip sabaha karşı ancak uykuya dalabildim.

Saat öğleye yaklaşırken Masal, odamın kapısını telaşla açarak içeri daldı: "Allah'ım, nedir bu başımıza gelenler?! Alisa, uyan! Öğlen olmuş, sen hâlâ uyuyorsun!"

Gözlerimi güçlükle açmayı başardım ama başımın ağrısıyla hemen yeniden kapattım. Dün gece sabaha kadar uyuyamadığım için şakaklarım patlayacak gibi zonkluyordu. Uyanmıştım uyanmasına ama yataktan kalkmak bana ölüm gibi geliyordu.

Yastığa gömülerek mırıldandım: "Masal... Senin okulun yok mu bugün? Neden tepemde dikiliyorsun ve neden hâlâ evdesin?"

Elindeki telefonu panikle yüzüme doğru sallayarak bir şeyler anlatmaya çalıştı: "Kalk çabuk! Akşam seni istemeye geliyorlar Alisa! Bir şeyler yapmamız lazım, kalk hadi!"

"Masal, beni uyandırmak için daha saçma bir şey bulamadın mı?" diyerek doğruldum.

"Gökay mesaj atmış; akşam için hazırlanın. Alisa'yı istemeye geleceğiz, diyor. Kalk hadi hâlâ yataktasın."

Dikkatim dağılmıştı. Yerimden doğrulup Masal'a alay eder gibi sordum: "Sen de Gökay'ın lafına inandın, öyle mi?"

Gerçek olduğuna inanmam için mesajları okuttu zorla. Kalbim heyecandan mı, yoksa korkudan mı bilinmez, hızla atmaya başlamıştı. Telefonu bırakıp yataktan kalktım. Banyoya gidip hızlıca duş aldım. Saçlarımı kurutup giyindim. Gerçekten hazırlanmalı mıydım, yoksa hiçbir şey olmamış gibi mi davranmalıydım?

Belki Gökay sadece bizimle eğlenmek istemiştir diye düşündüm. Sonuçta yapmayacağı şey değildi.

O sırada telefonum çaldı; gelen aramayı görünce elim ayağım birbirine girdi. Heyecanlanmadan kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Ardından aramayı cevapladım. Konuşmamız bitince elimdeki telefonu yavaşça yatağın üzerine bıraktım.

“Ne diyor?” diye sordu Masal, sesi heyecanla kısılarak. “Geliyorlar mı gerçekten?”

“Geliyorlar,” dedim, sesimdeki şoku gizlemeye çalışarak. “Hamdi Bey yoldaymış. Gökay yarım saat sonra onu havaalanından almaya gidiyor.”

Aynanın karşısına geçip darmadağın olmuş zihnimi toparlamaya çalıştım. Araf sırf Halide Teyze’nin “Ya gel adam gibi iste ya da bir daha bu mahalleden geçme,” restine karşılık rest çekmişti. Üstelik bu işe Hamdi Dede gibi nevi şahsına münhasır, kafaya koyduğunu yapan bir adamı da dahil etmişti.

☆☆☆

Şirketten döndüğümden beri salondaki koltuğa yayılmış, önümdeki bilgisayardan Erdal’ın yurt dışı hesaplarıyla ilgili son dökümleri inceliyordum. Akşam Alisa’yı istemeye gidecek olmamız zerre umurumda değilmiş gibi davranıyordum ama içten içe dün geceki o sahte gözyaşlarının bedelini kıza ödetmek için sabırsızlanıyordum.

Gökay ise tam aksine, sanki damat kendisiymiş gibi süslenmiş, kol düğmelerini özenle taktıktan sonra ceketini ilikleyerek ayna karşısından aşağı inmişti. Benim bu rahat, umursamaz halimi görünce sinirden deliye döndü. Kaşlarını hırsla çattı: "Ulan, ben hayatımda senin kadar rahat bir insan görmedim! Sanki akşam bana kız istenecek, şuna bakın hele!"

O sırada evdeki yardımcı kadınlardan biri salona girip Gökay'a hak verir gibi başını salladı. Sabahtan beri evde koşturan kadın telaşla araya girdi: "Araf Bey, dedeniz için oda hazırlandı. İstediğiniz çiçekler de yolda, gelmek üzeredirler."

Gözlerimi bilgisayar ekranından hafifçe ayırıp kadına kibarca gülümsedim, ardından bakışlarımı Gökay’ın o gergin yüzüne diktim: "Hayatın boyunca beni böyle tanıdın zaten Gökay, ne bekliyordun ki?"

"Alisa'ya haber verdin mi bari?" dedi, üzerime doğru yürüyerek. "Sordun mu ki 'Akşam seni istemeye gelelim mi?' diye? Belki kız hazır değil, belki akşama kadar hiçbir şeyi yetiştiremeyecek!"

Dudaklarımda karanlık, hesapçı bir tebessüm belirdi. Bilgisayarı dizimin üzerine kaydırdım: "Onu Halide Hanım'ın yanında bana masum numarası yapmadan önce düşünecekti. Yaşlı başlı kadından durduk yere oklavayla dayak yedim lan! Alisa sırf bana gıcıklık olsun diye kadına duygularıyla oynadığımı söyledi, resmen üzerime kışkırttı. Şimdi ben de ona duygularla oynamak nasıl olurmuş uygulamalı göstereceğim."

Gökay ellerini beline koydu: "Yani sen şimdi oraya kızı istemeye değil, rezil etmeye mi gideceksin?"

"Aynen öyle," dedim, sesimdeki o soğuk kararlılıkla. "Görsün bakalım benimle uğraşmak neymiş. Bırakalım hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi hazırlansın. Ne de olsa akşama kadar hiçbir şeyi yetiştiremeyecek, panikleyecek."

"Bence Alisa asla inanmamıştır," diyerek kafasını salladı Gökay. "Akşam için hazırlık falan da yapmamıştır kesin. Hem diyelim ki hazırlıksız, pat diye gittik; o zaman Hamdi Dede sormayacak mı? Dedene ne açıklama yapacaksın, çok merak ediyorum?"

Söylediği son şeyle birlikte duraksadım. Haklıydı, dedemin bu işin arkasındaki inatlaşmayı anlamaması gerekiyordu. Bilgisayarı koltuğa bırakıp düşünmek için salonun içinde birkaç tur attım. Aradığım çözüm yolunu bulunca Gökay’a dönüp sinsice gülümsedim: "Bu görev sana düşüyor sevgili kardeşim. Git ve Alisa'yı akşam gerçekten geleceğimize inandır. Ona ben söylersem şüphelenebilir."

Gökay bıyık altından gülerek, unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi yaptı: "İyi de, ben zaten Alisa'yı çoktan aradım. Akşam için hazırlık yapmalarını, yola çıkacağımızı bile söyledim."

Rahat bir nefes alarak yerime geçtim: "Güzel... O zaman sorun kökten halloldu demektir."

Tekrar bilgisayarı elime aldığımda, Gökay bir an ne yapacağına karar veremez halde masanın başında dikildi. Tam o sırada dış kapının zili çaldı. Yardımcı kadınlardan biri, bu akşam için özel olarak hazırlattığım o tek parça çiçeği getirip salondaki büyük masanın üzerine bıraktı. Gökay çiçeği görür görmez gözleri fal taşı gibi açıldı, yaklaşıp buketi eline aldı. Evirip çevirdikten sonra yüzünü ekşitti: "Bu ne şimdi? Çiçek mi bu?"

Gözlerimi ekrandan ayırmadan, tek düze bir sesle cevap verdim: "Bildiğimiz çiçek işte Gökay. Neyine şaşırıyorsun?"

Çiçeği bir o tarafa bir bu tarafa çevirirken sanki iğrenç bir şeye dokunuyormuş gibi yüzünü buruşturdu: "Oğlum bunun dikenleri var lan! İki tane kırmızı gülü alelade bir pakete sarmışlar, gülü de dikenleriyle birlikte göndermişler!"

Dudaklarım alaycı bir kavisle kıvrıldı: "Özellikle öyle olmasını, dikenlerinin temizlenmemesini ben istedim."

"Sebep?" diye sordu şaşkınlıkla.

"Gökay, şu an çok önemli bir işim var. Senin boş muhabbetinle uğraşamam," diyerek onu başımdan savdım.

Gökay saatine baktığında dedemi havaalanından alması gerektiğini fark etti ve benimle uğraşmayı bıraktı. Buketi masaya bırakırken söylenmeye başladı: "Sıradan iki tane kırmızı gül yaptırmış, vizyonsuz it! İki tane gülle kız mı istenir lan? İnşallah Alisa o dikenli gülleri kafanda paralar. Ee, dinsizin hakkından imansız gelirmiş... Müstahak bunlar sana, müstahak!" diyerek kapıyı çarpıp çıktı.

Bölüm sonu

1 yorum