Evden çıktıktan bir saat sonra Masal beni aramıştı. Telefonu kapattım. Aklına Gökay’ın yaptığı teklif gelirdi belki de; oraya tekrar gideceğimi düşünüp beni vazgeçirmeye çalışmasını istemiyordum. Yeniden eve vardığım zaman akşam olmuştu.
"Bu saate kadar neredeydin Alisa? Arıyorum, telefonun kapalı. Sana ulaşamadım, beni çok korkuttun!"
Masal’ın gözlerindeki o sorgulayan merakı hissediyordum. Nedenini bilmiyorum ama artık ona karşı bir duvar örmek istemiyordum. Sözlerime yalan katmadan nereye gittiğimi anlattım:
"Bugünkü olaya aşırı canım sıkıldı. Çıkıp bir hava almak istemiştim ilk önce. Ama sonra aklıma Gökay'ın teklifi geldi. Onunla konuşmak için yanına gittim."
Masal şaşkınlıkla yüzüme baktı: "Delirdin herhalde."
"Dur, daha asıl önemli mevzuya gelmedik. Gökay'ı bu saçma kararından vazgeçirmeye çalıştım ama adamın gözünü hırs bürümüş, kimseyi dinlemiyor. Carly’nin göz göre göre ölmesine izin veremem. Bu yüzden teklifini kabul ettiğimi söyledim."
Masal hayal kırıklığıyla bana bakıyordu. Kararıma anlam verememesi doğaldı ama şu an ne düşündüğünü umursayacak durumda değildim. Gökay’a giderken zihnimi meşgul eden fikri ona da açtım: "Carly’nin öldürülmesini izlemektense, Araf’tan ayrılması gerektiğini düşünmek vicdanımı daha az sızlatıyor."
"Sana inanamıyorum."
Ona sakin olması için bir şeyler söylemeye çalıştım ama duyduklarını hazmedemiyordu. Sanki bir anda başka biri olmuşum gibi öfkeyle çıkıştı: "Kızım sen değil misin 'gurur insanın her şeyidir, o olmazsa yaşayamam' diyen, ha? Şimdi ne değişti?"
Bu çıkış beni huzursuz etse de dik durmaya çalıştım. Omuz silkip ilgisiz bir tavır takındım: "Amaan, boş konuşmuşum işte!"
"Alisa, sen bu yalanı herkese inandırırsın ama bana yediremezsin. Sen böyle bir şey yapmazsın. Bana yalan söyleme lütfen, niye kabul ettin, doğruyu söyle?"
Ayın yılın başı dürüst olalım dedik, onda da kimseyi inandıramıyordum. Baktım Masal gerçeğe inanmıyor, ben de içindeki şüpheyi besleyecek şeyi söyledim: "Çünkü Carly denen kadına tahammül edemiyorum! Beni görür görmez sanki elinden alacakmışım gibi Araf’a sarılıyor. Sadece bu da değil, Araf’ın bana yaşattıklarını da unutmadım. En çok ondan intikam almak istiyorum."
"Niye yapıyorsun bunu? Carly’ye olan öfken Araf’ın yanında olduğu için mi, yoksa sana karşı olan tavırları yüzünden mi?"
Bir kere kaptırmıştım kendimi bu yalana daha da bozmadım. Aksine iyice yükseldim: "Hiçbiri, sadece sevmiyorum! Yaptıklarının hesabını vermelerini istiyorum."
Masal kaşlarını kaldırıp şüpheyle sordu: "Kesin kararın yani, öyle mi?"
Başımı sallayıp onayladım ama o hâlâ ikna olmamıştı: "Carly’nin yaptıklarına bu kadar sinirlenmiş olamazsın. Sen böyle biri değilsin Alisa."
Boğazımdaki düğümü zorlukla yutkundum: "Evet, ben senin tanıdığın Alisa değilim. Kimse beni salak yerine koyamaz. Hele o Carly denen kadın asla! Benimle uğraşmaya devam ederse aynı şekilde ben de onunla uğraşırım!"
"Başkalarını mutsuz ederek kendini mutlu edemezsin."
Normalde bu nutukları ben ona çekerdim ama şimdi rolleri değişmiştik. Söylediklerinde haklı olduğunu bilmek canımı sıkıyordu: "Ne yaptığımın farkında bile değilim tamam mı? İki arada bir derede kaldım."
"Tamam, Gökay’a gidip vazgeçtiğini söylersin."
"Kabul etmez! Beni ikna etmek için ne kadar uğraştığını gördün, hayatta bırakmaz peşimi."
"Eğer Gökay sana bir şey sorarsa 'ayırmak için uğraşıyorum' dersin. Zaman kazanırsın. Belki onlar evlenir, yurt dışına giderler; Araf da Carly için gerekli önlemleri alır. Böylece Gökay amacına ulaşamaz, sen de hayatına kaldığı yerden devam edersin."
Masal’ın kurduğu senaryo zihnimde canlandığında; Araf ile Carly’yi gelinlik ve damatlıkla hayal etmek birden göğsüme oturdu. Boşluğa düşmüş gibi duraksadım: "Araf ve Carly neden hemen evlensin ki?"
Bu tepkime karşılık Masal kahkahayı bastı: "Ne oldu canım, rengin attı? Evlenirlerse üzülür müsün yoksa? Ben artık kesin eminim, sen bu adama aşıksın."
"Aman, evlensinler bana ne!" diye çıkıştım hızla. "Carly yakamı bıraksın da ne halleri varsa görsünler!"
İçimde beliren o tanımsız öfke patlamaya yer arıyordu. Masal’ın bakışlarını üzerimde hissedince ne yaptığımı fark ettim; elimdeki plastik anahtarlığı o kadar sıkmışım ki avucumun içi sızlıyordu. Parmaklarımı gevşettiğimde kızarmış derimi gördüm. Masal gülmemek için dudaklarını ısırıyordu ama en sonunda dayanamayıp patladı.
"Gülme artık Masal!"
"Tamam" dedi ama birkaç saniye sonra tekrar kahkahalara boğuldu. O gece tek kelime etmeden, yemeğe bile dokunmadan odama geçip uyudum.
Ertesi gün erkenden evden çıktığımda aklımda Gökay ile olan konuşmamız dolanıyordu.
Dün akşam kararımı bildirmek için geri döndüğümde Gökay hâlâ bıraktığım yerde oturuyordu. Beni görünce şaşırmıştı. Lafı hiç dolandırmadan şartımı öne sürmüştüm: "Teklifini kabul ediyorum ama tek bir şartla! Carly’ye zarar vermeyeceksin ve bu anlaşmadan Araf’ın asla haberi olmayacak. Bu ikimizin arasında sır kalacak."
Hemen kabul etmişti. Yine de ona ne kadar güvenebileceğimi bilmiyordum.
"Onları nasıl ayıracağımıza gelirsek, sana planı anlatacağım" demişti.
"Beraber kamp yapacağınızı söylemiştin, Araf nerede?" diye sorduğumda Gökay alayla gülmüştü: "Carly'i yılan ısırdı! Hanımefendi, Araf’ın kucağında ağlaya ağlaya hastaneye gitti. Yani bilerek yaptı, beni Araf’tan uzak tutmaya çalışıyor."
Gökay'ın aklından zoru olduğunu düşündüm. Carly'e duyduğu nefret artık hat safadaydı. Sözleri gülünçtü ama yüzümde milim oynamadı. Tam o sırada Gökay’ın telefonu çaldı; ekranda Araf’ın adını gördüm.
"Efendim?" diye açtı Gökay. Yürüyerek biraz uzaklaştı ama Araf’ın telefondaki sert sesini duyabiliyordum: "Alisa senin yanına mı geldi Gökay?"
Gökay bana bakıp göz kırptı: "Evet, yanımda. Ceketimi evinde unutmuşum, onu getirmek için uğramış sağ olsun. Melek gibi kız!" Araf telefonda her ne dediyse Gökay pişkin pişkin güldü: "Ben de seni seviyorum canım kardeşim! Alisa benimle güvende, merak etme." Ve Araf’ın yüzüne kapattı.
Gökay cebinden katlanmış bir kağıt çıkarıp uzattı. "Carly ne yaparsa yapsın renk vermeyeceksin. Yapman gerekenler bu listede."
Kağıttaki maddelere göz ucuyla baktım. Yazılanlar benim karakterime o kadar tersti ki... Tabii ki hiçbirini uygulamayacaktım.
"Dikkatli ol Alisa. Araf bir şeyden şüphelenirse hemen bana haber vereceksin."
"Tamam" dedim, ruhsuz bir sesle.
***
Ertesi gün Araf’ın evine adımı attığımda içimdeki gerginlik tavan yapmıştı. Bir yanım "Yanlış yapıyorsun" diye bağırırken, diğer yanım "Bunu hak ettiler" diyordu.
İçeri girdiğimde salon adeta bir savaş alanı gibiydi. Mutfak darmadağınık, masanın üzeri boş içki şişeleriyle doluydu. Araf evini bu halde görse ortalığı ayağa kaldırırdı. Hizmetçiler panik içinde etrafı toplamaya çalışıyordu.
Bahçeye çıktığımda özenle bakılan çiçeklerin koparılıp fırlatıldığını gördüm. O an öfkeden kan beynime sıçradı. Biri burayı kasıtlı olarak mahvetmişti. Mutfağa dönüp dolaptan malzemeleri çıkardım.
Madem Carly geçen gün krep yüzünden midesi bozulmuş gibi rol kesmişti, ben de ona bol bol krep yedirecektim.
Gökay’ın o gün Carly’yi zorla doktora götürdüğünü ve tahlillerinin tertemiz çıktığını yeni öğrenmiştim. Carly, Gökay’ı susturmuştu ama o tahlil sonuçlarının kopyası şu an bendeydi. Yalanının ortaya çıktığı anki yüz ifadesini görmek için sabırsızlanıyordum.
Krepleri büyük bir hırsla hazırlarken mutfağa yaklaşan adımları duydum. Carly, üzerinde bol bir gömlek ve şortla, darmadağın saçlarıyla kapıda belirdi.
Başını tutarak dikkatimi çekmeye çalıştı. Onu görmezden gelip işime devam ettim. Dolapları hırçın bir şekilde açıp kapattı, çekmeceleri karıştırdı. Sakin kalmalıydım; kontrolümü kaybedersem oyunum bozulurdu. Dağıttığı yerleri arkasından tek tek kapattım, yere döktüğü suyu sildim.
Derin bir nefes alırken salondan sesi yükseldi: “İki saattir seni çağırıyorum canım, kulakların ağır işitiyor galiba?”
Salona geçtiğimde koltuğun ve sehpanın yerinin değiştiğini gördüm. Düzen delisi Araf bu manzarayı görse çıldırırdı. Carly koltuğa kurulup bacaklarını sehpaya uzattı: “Şu kumandayı ver canım, uzanamadım.”
Kumandayı alıp sertçe eline tutuşturdum.
“Bana kahve yap tatlım. Orta şekerli olsun, başım çok ağrıyor. Elini çabuk tut.”
Beni kışkırtmaya çalıştığının farkındaydım. Hiçbir şey söylemeden mutfağa geçip kahveyi makinede hazırladım. Fincanı önüne koyduğumda, parmak ucuyla küçük fincandan kibar bir yudum aldı ve inat olsun diye yüzünü buruşturup fincanı öteledi: “Makinede mi yaptın bunu? Çok kötü, hemen götür. Bir düğmeye basmaktan da mı acizsin?”
Alayla gülümsedim çünkü onu ciddiye alırsam bu işin sonu asla hayır olmayacaktı. Mutfağa döndüm ve kahveyi yine makinede yapıp bu sefer bilerek soğumasını bekledim. On dakika sonra buz gibi kahveyi önüne koydum.
"Kafan karıştı sanırım, soğuk istemedim. Ne beceriksizsin tatlım ya."
Tekrar mutfağa gidip sıcak kahve getirdim. Bu kez de "Kum gibi doldurmuşsun, iki yudumda bitti. Git bana sade gazoz getir" dedi.
Gazozu getirdim, bir yudum alıp "Vazgeçtim, taze sıkılmış portakal suyu istiyorum" diye tutturdu.
Mutfağa gidip bir süre de portakallarla uğraştıktan sonra salona gittim. Taze sıkılmış portakal suyunu istemeye istemeye kadına uzattım. Yüzüme bakarak bardağı aldı. Küçük bir yudum alıp "Acı bir tadı var, al götür bunu." diyerek bardağı itti. Artık sabrımın sonundaydım. Şımarık bir ses tonuyla, "Bana daha önce hiç tatmadığım güzel bir şey hazırla" deyince sıkıntıyla nefes aldım. Diğerleri gibi bunu da beğenmeyecekti. Dayanamayıp lafı yapıştırdım:
"Zıkkım var, yer misin?"
Sinirden gülerek söylemiştim. Anlamadı, boş gözlerle baktı: "Zıkkım ne?"
"Çok özel bir lezzettir, akşam yemeğine yapayım mı sana?" dedim alayla.
"Hayır tatlım. Bugün akşam yemeğini ben yapacağım. Sen zaten beceremiyorsun."
"Yemek demişken o gün fırının ayarlarıyla sen oynadın, değil mi?" diye sordum doğrudan. Cevap vermek yerine küstahça gülümseyince tahminimden emin oldum.
"Sana burada ihtiyacım yok. Bu gece Araf’la yalnız kalacağız. İzin verdim sana, çekilebilirsin."
Saçını başını yolmamak için kendimi zor tuttum. O böyle davrandıkça, Gökay’ın planını uygulamak için içimdeki istek daha da artıyordu. Mutfağa dönüp tezgaha dokunmadım; içtiği tüm bardakları, bulaşıkları biriktirip dev bir dağ oluşturdum. Arkamdan seslenmesini umursamadan çalışma odasına doğru yürüdüm.
Madem bu evdeydim, bugünü kendi lehime kullanacaktım. Araf’ın odasına girip kapıyı arkamdan kilitledim. Sözleşme kağıdını kasaya koyduğunu hissetmiş gibi masaya yaklaştım. Şifre girmemi istiyordu. Bildiğim bütün futbol takımlarının tarihlerini denedim. Hiçbiri işe yaramamıştı. Odanın içinde volta atarken raftaki kitaplara yerleştirilmiş gizli kamerayı fark ettim.
Buraya da kamera taktırmıştı ama hiç bozuntuya vermeden karşımda Araf varmış gibi gülümsedim. İntikam almak için iyi bir fırsattı.
Beni Carly’ye aşçı gibi sunmanın bedelini ödeyecekti. Odadan çıkmak yerine burada kalıp onu sinir edecektim. Araf kamera kayıtlarını izlediği vakit ekran başında yaptıklarımı görerek delirmeliydi.
Kitaplıktan rastgele seçtiğim bir tanesini elime alıp sandalyeye oturdum. Odada tam bir patron havası estirmek için ayaklarımı masanın üzerine koydum. Rahatlığım Araf'a cinnet geçirtebilirdi. Birden odaya girip şu anki rahatlığımı görseydi tımarhanelik olurdu herhalde. Kameraya el sallayıp sinir bozucu bir gülüş attım.
Yan tarafımda duran kitabın ilk sayfasını açıp okumaya başladım. Satırlar gözlerimin önünde akıp gidiyordu. Elli sayfa okuduktan sonra geçen zamanı yeterli bulup mutfağa gittim. İçecek bir şeyler hazırlayıp tekrar çalışma odasının yolunu tuttum. Ellerim doluyken kapıyı açıp meşrubatı masanın üstüne koydum ve romana kaldığım yerden devam ettim. Berbat bir çeviri romanıydı. Araf'ın bu kitabı rastgele aldığını düşünerek kaldırıp fırlattım. Daha zevkli bir roman arayışı içerisinde elimi kitaplığa daldırdım. Gözüme çarpan bir şiir kitabıyla kaşlarım çatıldı. Araf'ın Tevfik Fikret'le ne işi olurdu ki? Koridordan bir ses gelince irkildim. Kitap pat diye elimden düşmüştü. Hemen kitabı da alıp bir köşeye saklandım.
Memduh kapıyı açıp içeri girdiğinde odaya bir göz atıp çıktı. Masanın altından çıkıp elimdeki kitabı açtım. Araf'ın kitabın arasına koyduğu notu okudum. Sanat sepet işlerinde de bayağı iyiydi. Tevfik Fikret'in yazdığı şiire, hayattan soğutan misaller eklemişti. Araf gibi bir adam da zaten olsa olsa Tevfik'i okurdu. Bereket versin rahmetlinin hiçbir dediğini anlamıyordum.
Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;
Bakıldıkça vahşet çöker yerlere.
Yüzümü buruşturup kitabı kapattım. Zevklerimiz hiç uyuşmuyordu. Ekonomi ve savaş üzerine yazılmış bir yığın kitabın arasından güzel bir klasik buldum: Notre Dame'ın Kamburu. Geçip koltuğa oturdum. Yaklaşık otuz sayfa boyunca ne anlattığını anlamadan okudum. Bir ara içim geçmiş, uyuyakalmıştım. Gözlerimi aralayıp baktığımda Araf'ın hayaletini görür gibi oldum.
Tekrar gözlerimi yumdum ama Araf, sanki orada kalmaya devam ederek masanın üzerine oturmuştu. “Sen o hareketleri bana mı yapıyordun yoksa ben mi yanlış anladım?”
Uyku sersemliğiyle neyi kastettiğini anlamamıştım. Birden irkilip kendime geldim. Etrafıma bakınca çalışma odasında kitap okurken uyuyakaldığımı hatırladım.
"Evet, bir açıklama yapmanı bekliyorum, hemen!"
Geri vites yapmak yerine freni boşa almış araba gibi yokuş aşağı gitmeyi düşündüm: “Ne var yani, biraz kitap okumak için de izin almam mı gerekiyor? Tamam, çıkıyorum işte." Ve bir an evvel odayı terk etmek üzereyken arkamdan seslendi: "Yere attığın kitabımı da yerine koyar mısın lütfen?"
Mübarek sanki rica etmiyor da emrediyor!
Eğilip kitabı yerden alarak arkası dönük Araf'a doğru kaldırdığımda ne yaptığımı görüyor gibiydi: "Onu kafama atmayı düşünmüyorsundur umarım, kitabı yerine koy."
Hiç bozuntuya vermeden yüzümde yapmacık bir gülümseyle kitabı yerine koydum. Yanına geldiğimde Araf yaptığım "kepazeliği" açıklamamı istedi.
"Ben bu evde hiçbir şey yapamayacak mıyım? Ne var yani, iki tane kitap karıştırdıysak kötü bir şey mi yapıyorum?" Araf kıvama gelmişti. "Bu işten sıyrılmak kolay olacak," diye düşünürken bana dönüp tersler gibi sordu: "İyi bir şey mi yapıyorsun?"
Kendimi savunmam gerekliydi: "Sen işini gücünü bırakıp benimle ne uğraşıyorsun?" dedim. Bunu beklememişti. Ha gayret! "Daha şuradaki plaktan Menekşe Gözler Hülyalı şarkısını açacaktım. Bak, sen geldin, bütün planlarım suya düştü."
Başını eğip gülümsediğini göstermeden boğazını temizledi. Ciddi olmaya çalışarak alay etti: “Hım, tam senlik bir şarkı seçimi olmuş. Kimmiş o gönül yakıcı gözleri olan merak ettim? Bir de ezelden sevdalı... Ne dramatik söz ama!” Şarkının sözlerini biliyordu. Şimdi bunu dinlerken kimi düşündüğümü falan sormasın diye hemen konuyu değiştirip Carly’den bahsettim: “Seninki yine alışverişe gitti, anca akşam döner. Yemeği henüz yapmadım. Ayrıca şarkının sözleri gayet güzeldi.”
Benimle dalga geçerek gülümsedi. “Tamam, nasıl istersen öyle olsun.” Keyfi yerindeyken gıcıklık yapmıyordu. Kötü bir gün geçirmiş olsaydı sadece odasına girdiğim için bile tonlarca laf sayabilirdi. Niye mutluydu bilmek istemiyordum.
“Allah neşeni artırsın, bugün pek müreffehsin. Zat-ı alinî bu denli ne sevindirdi?” dediğimde Araf kitaplığına bir bakış attıktan sonra düşündüğü şeyle tebessüm etti: “Okumalarına biraz ara ver, seni tamamen kaybetmek istemiyorum.”
Gözlerim, duymuş olduğum sözle açıldı. Yüzüne baktığımda hemen kendini toparlamak ister gibi bir açıklama yaptı: “Yani romandaki kelimeleri kullanınca anlaşılmaz oluyorsun demek istedim.” Araf'ın tedirgin konuşmasını dinleyip "Tabi, kesinlikle öyledir," der gibi baktım.
“Gördüğün gibi odanda kötü bir şey yapmıyorum. Kitap okuyorum; masadan kalkarsan eğer devam etmek istiyorum.” Araf'a açık açık "beni rahat bırak" mesajı vermiştim ama hiç istifini bozmadı: “Üzgünüm ama çalışmam gerekiyor.”
Ev onunken burada kalmak için inat etmemin bir anlamı yoktu. Pekala başka yerde de kitabıma devam edebilirdim. Kalkmak üzereydim ki engel oldu: “Yarın da seni burada görecek miyim?” Kötü bir şey söyleyecek zannederken tam tersinin gerçekleşmesi dengemi altüst etmişti. Elimde olmadan gülümsediğimde kendime gelmem gerektiğini söyleyen intikamcı tarafıma hak verip ciddileştim: “Sen şimdi bana sinir olmadın mı yani? E o zaman niye işini gücünü bırakıp da iki saat erken geldin?”
Gözlerini üzerimde dolaştırdı: “Hareketlerin beni taklit ediyormuş gibi gelince merak edip yanına gelmek istedim,” Ondaki bu değişime hayret ediyordum. Ben onu sinir etme hayaliyle yanıp tutuşurken iyice eğlendirmiştim. Araf; romantik, çekici ve cezbedici bir tavırla sordu: “Eve geliş saatlerimi mi bekliyorsun? Nereden biliyorsun iki saat erken çıktığımı?” Biraz önce ağzımdan kaçırdığım sözü kendi lehime nasıl çevireceğim diye düşündüm. Doğruyu söylersem vereceğim cevaba ne tepki verir bilmediğim için bir bahane buldum: “Carly sen olmayınca daha bir cesaretleniyor. Onunla uzlaşmamı istediğin için hanımefendinin gönlünü hoş tutmaya çalışıyorum. Yoksa yollarını gözlemiyorum.”
Araf gözlerime gülümseyerek, hatta biraz da alayla süzdü: “Onunla anlaşmaya çalışırken çok zorlanıyorsun, değil mi?”
Bu da soru muydu?
Elimde olmadan hırsla başımı sallayarak “Aramızdaki anlaşma olmasa ben ikinize de yapacağımı biliyorum ama işte bir türlü nasip olmuyor,” dedim. Alayla yüzünü buruşturdu: “Peki, diyelim ki Carly’le iyi geçinme mevzusunu bir günlüğüne erteledim. Ne yapardın?” Soruyu sorma şekli bile içime bir şüphe düşürdü.
Tuzağına düşmeyecektim. “İzin vermediğin bir şey için intikam planlarımı neden anlatayım ki?” diyerek niyetini sorgular gibi baktım.
Araf ise oyunbaz bir edayla “İzin veririm belki. Olmaz mı?” diye devam etti.
“İstemez,” dedim. Ciddi olduğumu görünce şaşırdı: “Gerçekten mi? Yani Carly’nin sinir bozucu isteklerini yerine getirmek istiyor musun?”
Sözleri beni delirtmeye yetmişti. İçimden geçenleri söyledim: “Benim derdim Carly değil, sensin! Onunla iyi geçinmemi isteyen de sensin, aşçı olduğumu söyleyen de!” dediğim an kapı açıldı. Kaşlarını çatarak bize bakan Carly, adeta odaya baskın yapar gibi girince Araf sakince başını çevirdi ama yerinden hiç kıpırdamadı.
