İçeriğe geç

Gölgelerin Koruması

Bölüm 8 · 5 dk okuma

Gölgelerin Koruması

Bölüm 8

Bölüm 8: İfşa ve Firar

Müdürlük katının koridorları Haşmet Karadağ’ın baston darbeleriyle inlerken, A Blok'un üçüncü katındaki sınıfta sadece boğucu ve zehirli bir sessizlik vardı.

Mina sıranın soğuk ahşabına yüzünü dayamış, gözlerini sımsıkı kapalı tutuyordu. Dışarıdaki araba homurtuları kesilmişti ama sol kaburgasındaki sivri batma her nefeste ciğerini delip geçiyordu. Babasının gece savurduğu tekmenin ağırlığı, göğsünde soğumayan bir kurşun gibi oturuyordu.

Sınıfın kapısı aniden, menteşelerinden gıcırdayarak sertçe açıldı.

İçeriye giren adım sesleri aceleci değil; tehditkâr ve ağırdı. Mina başını kaldırmadı. Gelenleri tanımak için gözlerine ihtiyacı yoktu; o pahalı deri ceketlerin, duman kokusunun ve soğuk rüzgârın ağırlığı odayı anında kaplamıştı.

Boran en öndeydi. Gömleğinin yakası açık, parmak boğumları sıkmaktan bembeyazdı. Doğrudan Mina’nın sırasına yürüdü. Koral elleri cebinde ama tüm kasları gerilmiş halde sağında durdu. Pamir kapıyı arkalarından çekip kilitledi, sırtını ahşaba yaslayarak dış dünyayı kesti.

Saran ise diğerlerinden farklı olarak Mina’nın oturduğu sıranın hemen çaprazındaki masanın köşesine ilişti. Parmaklarının arasında çevirdiği gümüş çakmağı ritmik bir ses çıkarmadan masanın üzerine bıraktı.

"Başını kaldır," dedi Boran.

Sesi emir tonundaydı ama içinde o eski, kibirli hafiflikten eser yoktu. Bir şeylerin ağırlığı altında ezilen, bastırılmış karanlık bir öfke tınlıyordu kelimelerinde.

Mina kıpırdamadı. "Lütfen..." dedi boğuk bir fısıltıyla. Sesi sıranın tahtasına çarpıp dağıldı. "Bugün değil. Yalvarırım gidin."

Koral bir adım öne çıktı. Sıranın kenarına vurmak için elini kaldırdı ama Mina’nın kaskatı kesilen sırtını görünce duraksadı, elini yumruk yapıp yanına indirdi. "Bize yalvarmayı kes artık," dedi sesi gergindi. "Dışarıdaki itlerin ne dediğini duydun mu sen? Kutay denen şerefsiz seni nereden tanıyor?"

Mina yavaşça, sanki vücudundaki her kemik un ufak oluyormuş gibi büyük bir acıyla başını kaldırdı. Saçları yüzüne dökülmüştü ama sol şakağındaki o taze, mor şişlik artık tamamen gün ışığındaydı. Gözleri kan çanağı gibiydi.

"Tanımıyorum," dedi Mina fısıltıyla. "Ben kimseyi tanımıyorum. Sadece... eve gitmek istiyorum."

"Eve mi?"

Bu kelime Boran’ın ağzından zehir gibi çıktı. Boran öne eğildi, iki elini sıranın kenarına dayadı. Kızın yüzüne santimler kala durdu; gözlerini o morluktan ve boğazlı kazağın altından taşan sararmış izlerden ayırmıyordu. "Bize merdivenlerden düştüm dedin," dedi fısıltıyla ama jilet kadar keskin bir tonla. "Merdivenden düşen birinin şakağında yumruk izi mi olur Mina? Şakağını duvara çarpıp sonra kendini mi tekmeledin?"

Mina’nın dudakları titredi. Sırrının açığa çıkması, babasının tekmelerinden bile daha çok yakıyordu canını. Refleksle sol kolunu kaldırıp yüzünü gizlemek istedi ama kaburgasındaki yırtıcı acıyla nefesi boğazında tıkandı; iki büklüm oldu.

Boran istemsizce elini uzattı, kızın düşmesini engellemek için omzuna hamle yaptı. Fakat Boran’ın parmakları kazağa yaklaşır yaklaşmaz Mina dehşetle geriye savruldu. Sırtı duvara çarptı.

"Dokunma!" diye haykırdı Mina. Sesi sınıftaki camları titretecek kadar yırtıcıydı. "Vurma artık... hiçbir şey yapmadım ben... yemin ederim yemek dolaptaydı..."

Kelimeler Mina’nın kontrolünden çıkmış, dudaklarından dökülüvermişti.

Bir saniye... Sadece tek bir saniye içinde sınıfa buz gibi bir sessizlik çöktü.

Mina ne söylediğini fark ettiği o anda donakaldı.

Gözleri fal taşı gibi açıldı, nefesi göğsünde kilitlendi. Boran’ın havada kalan eline, Koral’ın yüzüne inen o şok dalgasına ve Pamir’in kapının önünde taş kesilişine baktı. Saran’ın masadaki çakmağa uzanan parmakları bile havada asılı kalmıştı.

Zayıflığı, en karanlık sırrı, saklamak için canını dişine taktığı o utanç dolu cehennem, bir cümleyle bu dört zorbanın ayaklarının dibine dökülmüştü.

Gördüler. Duydular.

Bu düşünce Mina’nın zihninde bir şimşek gibi çaktı. Utanç ve dehşet, vücudundaki tüm fiziksel acıyı bir anda bastırdı. Onların acıyan bakışlarına, bu gerçeğin ağırlığına katlanamazdı.

Kaburgasındaki kemiklerin birbirine sürtündüğünü hissetmesine, her nefesinde ciğerine cam kırıkları batmasına rağmen ani bir refleksle sıradan fırladı. Bacakları titriyordu ama yere düşmedi. Çantasını tek omzuna geçirip sıranın diğer tarafından kapıya doğru atıldı.

"Mina, dur!" Boran arkasından uzandı ama Mina öyle bir can havliyle sıyrıldı ki Boran’ın parmakları sadece kızın kabanının kumaşını sıyırdı.

Mina hızla kapıya ulaştı. Kapının önünde dikilen Pamir hâlâ şokun etkisiyle kaskatı duruyordu. Mina iki eliyle Pamir’in kolunu var gücüyle kenara itti. Pamir direnmedi; kıza dokunmaya bile cesaret edemeyerek bir adım yana kaydı. Mina kilidi hızla çevirip kapıyı ardına kadar çarptı ve koridora fırladı.

"Mina, bekle!" Koral arkasından bağırdı ama kız arkasına bakmıyordu bile.

Mina cilalı koridorda koşmaya başladı. Koşmak denemezdi; sol tarafını sımsıkı tutarak, her adımda yüzü acıyla kasılarak topallıyordu. Koridordaki birkaç nöbetçi öğrenci ve alt kata inen öğretmenler onun bu perişan halini görünce şaşkınlıkla kenara çekildi.

Yangın merdiveninin kapısını omzuyla itti. Basamakları ikişer ikişer inmeye çalışırken ayağı burkuldu, tırnaklarını paslı trabzanlara geçirerek dengesini zor kurtardı. Dudaklarını öyle sert ısırıyordu ki ağzına demir gibi bir kan tadı dolmuştu. Sadece kaçmak, bu okulun cilalı duvarlarından, zenginlerin kibirli dünyasından ve en çok da o dört çocuğun gerçeği öğrenen gözlerinden uzaklaşmak istiyordu.

Arkasından gelen ağır, tempolu bot sesleri merdiven boşluğunda yankılandı.

Boran merdivenlerin tepesinde belirdi. Korkuluklardan aşağı baktığında Mina’nın zemin kata ulaşıp arka bahçe kapısını zorladığını gördü.

"Mina!" diye bağırdı Boran. Sesi tüm yangın boşluğunu titretti. Bu bir tehdit değildi; ilk kez çaresiz, ne yapacağını bilemeyen bir yakarıştı. "Gitme, dur!"

Mina demir kapıyı var gücüyle itti. Dışarıdaki soğuk hava yüzüne çarptı. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Topallayarak, sırtındaki ve göğsündeki dinmeyen yangınla okulun arka çıkışından sokaklara doğru karıştı.

Merdiven sahanlığında Boran’ın arkasında Saran, Koral ve Pamir belirdi.

Boran trabzanları öyle sert sıktı ki parmak boğumlarındaki deri soyuldu. Kız gitmişti; arkasında sadece kırılmış kelimeler ve koridorlara sinen acı dolu bir gerçek bırakmıştı.

"Babası..." dedi Pamir, sesi titriyordu, gözleri yerdeki boş basamaklardaydı. "Yemek dolaptaydı dedi... Biz ne yaptık lan?"

Koral yumruğunu yanındaki beton duvara öyle bir şiddetle indirdi ki boğumlarından kan sızdı. "O kızı o eve gönderemeyiz. O herif onu öldürür."

Saran ağır adımlarla Boran’ın yanına geldi, elini trabzandaki demire koydu. Sesi mezar kadar soğuk ve kararlıydı:

"Kutay’ın adamları da sokakta, kız da o halde dışarıda. Şimdi o kızı bulmazsak, yarın sabah okula sadece ölüm haberi gelir Boran."

Boran başını kaldırdı. Gözlerindeki tereddüt tamamen silinmiş, yerini saf, karanlık bir intikam ve koruma ateşine bırakmıştı.

"Arabaya," dedi Boran dişlerinin arasından. "Şehri altüst edin. O kızı bulacağız."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.