Saint Jude Koleji’nin cilalı mermer koridorları, sabahın ilk ders zilinden önce görülmemiş bir fısıltı dalgasıyla çalkalanıyordu.
Döner kapıdan içeri adım attıkları an, sesler bıçak gibi kesildi; ardından onlarca çift göz aynı noktaya kilitlendi. Boran Karadağ önde, sağında askıdaki omzuna rağmen rahat tavırlarıyla sırıtan Pamir, solunda bir duvarı andıran Koral ve hemen arkalarında cebindeki gümüş çakmağı çeviren Saran... Ve bu aşılmaz çemberin tam merkezinde, üzerine tam oturan temiz üniforması, dik omuzları ve diri adımlarıyla Mina.
Okulun kurulduğu günden beri yanına bir tek yabancı ruhu bile yaklaştırmayan, kendi kurallarıyla yaşayan o dörtlü, günlerdir ortalıkta görünmeyen burslu kızı adeta bir kalkan gibi aralarına almış yürüyordu.
"Boran’ın arabasından indiler..."
"Hastanede başındalarmış, günlerdir okula gelmeme sebepleri oymuş..."
"Kız resmen aralarına girmiş, baksana Koral kapısını açtı!"
Fısıltılar dolapların arkasından, merdiven tırabzanlarından yankılanırken dördü de etraftaki bakışları umursamadı. Koridorun ortasındaki kilitli dolapların önüne geldiklerinde Boran durdu.
"Müdürün odasına uğramamız lazım, devamsızlık işlerini kapatacağız," dedi Boran, sesini sadece Mina’nın duyabileceği bir tonda tutarak. Gözlerini koridoru süzen öğrencilerin üzerinde gezdirdi; bakışları tek bir kişinin bile kıza ters bir hareket yapmasına izin vermeyecek kadar tehditkârdı. "İki dakikaya döneriz. Dolabından kitaplarını al, sınıfa birlikte geçeriz."
"Tamam," dedi Mina hafifçe tebessüm ederek. "Ben buradayım."
Koral dolabın kapağını kontrol eder gibi hafifçe vurdu, Saran başıyla koridoru işaret etti ve dördü birden idare katına doğru yöneldi. Onların adımları köşeyi döndüğü anda koridordaki gerilim yön değiştirdi.
Mina metal dolabın şifresini girdi, kapağı açıp fizik ve edebiyat kitaplarını kucağına aldı. Günlerdir uzak kaldığı derslerin eksik notlarını toparlamayı düşünüyordu.
Tam o sırada, mermer zeminde yankılanan sert, ritmik topuk sesleri hemen arkasında durdu.
"Bak sen... Kimler teşrif etmiş."
Mina arkasını döndüğünde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, pahalı parfümünün kokusu koridoru kaplayan Melis ile karşılaştı. Yanında her zamanki gibi iki gölgesi duruyordu; ellerinde telefonları, yüzlerinde alaycı bir sırıtışla Mina’yı baştan aşağı süzüyorlardı.
Melis, okulun vakıf başkanının kızıydı. Eskiden Boranların arkasından açılan o zorbalık alanını en çok kullanan, Mina’nın dolabına çöp dolduran, burslu olduğunu her fırsatta yüzüne vuran kişiydi. Sabahtan beri koridorda dönen fısıltılar kulağına çalınmıştı ama Melis gibi biri için bu dedikodular sadece saçmalıktan ibaretti; Boran Karadağ’ın bu sümsük kıza değer vermesi ihtimali, onun dünyasında var olamazdı.
"Demek sonunda o izbe fare deliğinden çıkabildin," dedi Melis, bir adım öne çıkarak. Dudaklarında kibirli, küçümseyici bir kıvrılma vardı. "Günlerdir yoksun. Ne oldu, okul harcını ödeyemeyince kaçtın sandık."
Yanındaki kız kıkırdadı. "Millet de koridorda saçma sapan masallar uyduruyor Melis. Güya Boranlar bunu koruyormuş, arabayla getirmişler falan... İnsanlar neye inanacağını şaşırdı."
"Boranların yanındaki yerini fazla ciddiye almış galiba zavallı," dedi Melis, sesini koridordaki diğer öğrencilerin duyabileceği kadar yükselterek. Mina’nın kucağındaki kitaplara doğru elini uzattı, tırnaklarının ucuyla en üstteki defteri itti. "Burslu... Bu koridorlarda kim olduğunu çabuk unutmuşsun. Üzerine iki temiz parça kumaş geçirince kendini bir şey mi sandın? O zengin çocukları seninle sadece eğlenir, hevesleri geçince de seni o geldiğin çamurun içine geri fırlatırlar."
Mina geriye doğru tek bir adım bile atmadı.
Gözlerinde ne o eski korkunun titremesi vardı ne de başını öne eğen çaresizlik. Kitaplarını göğsüne bastırdı; gözlerini Melis’in boyalı, kibirli gözlerine dikti. Sessizdi ama o sessizlik bir ezikliğin değil, artık kırılamayacak kadar sertleşmiş bir omurganın işaretiydi.
"Bitti mi?" dedi Mina, sesi koridorda yankılanacak kadar duru ve netti. "Kitaplarımı aldım, çekil önümden."
Melis’in kaşları öfkeyle çatıldı. Hayatında ilk kez bu kızdan böyle dik bir karşılık alıyordu. "Sen kime emir veriyorsun lanet olası varoş?!" diyerek elini havaya kaldırdı, Mina’nın omzuna doğru sertçe itmek için hamle yaptı.
Fakat Melis’in parmakları Mina’nın kazağına değemeden, havada asılı kaldı.
Çünkü Melis’in bileğini kavrayan el, bir insan eli değil, mengene gibi kilitlenen demir bir pençeydi.
Koridordaki hava tek bir saniyede dondu.
"O elini bir milim daha kıpırdatırsan..."
Arkadan gelen ses, koridordaki tüm fısıltıları bıçak gibi kesti. Boran Karadağ, Melis’in bileğini öyle bir şiddetle tutuyordu ki kızın parmakları acıdan geriye doğru büküldü. Boran’ın arkasında beliren Koral’ın yüzü bir kabusa dönmüştü; Pamir ve Saran ise Melis’in yanındaki iki kızın kaçış açısını tamamen kapatmıştı.
Boran kızın bileğini hafifçe aşağı doğru bükerken gözlerini Melis’in dehşetle büyüyen gözlerine dikti:
"...o elini kökünden kırar, bu koridorun ortasına atarım."