Kahvaltı masasında kalan son kırıntılar toplanırken evin içindeki neşeli uğultu yerini ılık, tatlı bir sükûnete bıraktı.
Mina, sandalyeden kalkarken kaburgasını yokladı. İlaçların ve iki gündür ilk defa doya doya yediği yemeğin gücüyle bedeni hafiflemişti. Salona dönüp çekingen bir sesle, "Ben... üst kata çıkıp bir banyo yapsam olur mu?" diye sordu. "Günlerdir üzerimdeki bu is ve hastane kokusundan kurtulmak istiyorum."
Boran hemen başını salladı. "Su sıcak. Havlular banyodaki dolapta var. Acele etme, dinlenerek yıkan."
Mina basamakları çıkarken dört genç salonda kaldı. Koral şöminenin közlerini canlandırmak için kalın bir kütük attı, Pamir koltuğa yayılıp telefonundaki bildirimleri sessize aldı, Saran ise pencerenin kenarındaki yerine geçip orman yolunu süzmeye devam etti. Boran sargılı elini sehpanın kenarına dayamış, yukarıdan gelen su sesini dinliyordu. Dördünün de zihninde aynı huzur vardı; günlerdir sırtlarında taşıdıkları o taş gibi ağır suçluluk hissi, kızın kahvaltıdaki kahkahasıyla ilk kez biraz olsun hafiflemişti.
Üst katta ise banyonun buğulu aynası, sıcak suyun buharıyla kaplanmıştı.
Mina sıcak suyun altında dakikalarca kıpırdamadan durdu. O sarhoş evden, kırık camlardan, okulun dar koridorlarından ve hastane odasının kireç kokusundan kalan tüm kirleri, tüm o görünmez prangaları teninden akıttı. Sıcak su kaburgasındaki sızıyı yatıştırdı, kaslarındaki gerginliği tamamen eritti.
Banyodan çıktığında buharı eliyle sildi ve aynaya baktı.
Gözlerinin altındaki o mor çukurlar silinmişti. Cildi canlanmış, dudaklarına kan yürümüştü. Çantasından çıkardığı temiz kıyafetlerini giydi; koyu yeşil, yumuşak triko bir kazak ve üzerine tam oturan siyah bir pantolon. Islak saçlarını omzunun bir tarafına doğru taradı, uçlarından hafifçe damlayan sular kazağının yakasını nemlendirdi.
Kapıyı açıp merdivenlerin başına geldiğinde adımları artık tereddütlü değildi.
Ahşap basamaklardan gelen hafif gıcırtıyla salondaki dört kafa aynı anda yukarıya doğru çevrildi.
Pamir’in elindeki telefon parmaklarının arasından koltuğa kaydı. Koral elindeki maşayı şöminenin kenarına bırakıp öylece doğruldu. Saran çakmağının kapağını havada unuttu, tek bir çıt bile çıkarmadı. Boran ise oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı; gözleri basamaklardan inen kıza kilitlendiğinde nefesi göğsünde tıkandı.
Merdivenlerden inen kız, koridorlarda köşelere sinen, sırtına inen her lafta biraz daha küçülen o kırılgan gölge değildi.
Yanakları sıcaktan ve yeniden canlanan hayat belirtisinden al al parlıyordu. Yeşil kazağın içinde dimdik, omuzları geride, çenesi yukarıdaydı. Islak saçlarının arasından görünen yüzünde korkunun zerresi kalmamıştı; aksine, gözlerinde diri, dipdiri bir ışıltı vardı.
Mina son basamağı da indi. Salondaki dört gencin şaşkın, hayranlıkla donup kalmış bakışlarını görünce yanaklarındaki o tatlı kırmızılık biraz daha koyulaştı.
Hafifçe gülümsedi. "Çok mu uzun sürdü? Beklettim mi sizi?"
Boran tek bir adım attı. Gözlerini kızın kanlı canlı, taptaze yüzünden bir saniye bile ayıramıyordu. Kalbi, hayatında hiçbir sokak kavgasında atmadığı kadar sert çarpıyordu.
"Hayır," dedi Boran, sesi göğsünün en derininden gelen boğuk bir hayranlıkla. "Tam vaktinde geldin Mina."