Gecenin geri kalanı, zamanın tamamen donduğu sessiz bir bekleyişe dönüştü.
Mina o büyük sarsıntının ardından yeniden uykuya daldı ama kâbuslar yakasını tamamen bırakmadı. Her yarım saatte bir kaşları çatılıyor, dudaklarından kesik ve anlaşılmaz sayıklamalar dökülüyordu. Kimi zaman "karanlık..." diye fısıldıyor, kimi zaman elini kaldırıp boşluğu itmeye çalışıyordu. Her iniltisinde, odadaki dört gençten biri anında yerinden kıpırdıyor, kızın yanına sessizce sokulup varlığını hissettiriyordu.
Sözleşmemişlerdi ama aralarında sessiz, yazısız bir anlaşma kurulmuştu: Nöbet.
İlk nöbeti Boran devraldı. Mina’nın başucundaki halının üzerinde, sırtını koltuğa dayayarak saatlerce oturdu. Gözünü kırpmadan şöminenin alevlerine ve kızın huzursuz nefeslerine baktı. Mina her irkildiğinde, Boran koltuğun kenarındaki battaniyeyi hafifçe yukarı çekip kızın duyabileceği bir tonda "Buradayız, uyu," diye mırıldandı. Koridorlarda dehşet saçan o sert çocuk gitmiş, yerine tek bir fısıltıyla kalkan olan bir bekçi gelmişti.
Gece saat üçü vurduğunda Saran sessizce Boran’ın omzuna dokundu. Boran itiraz etmeden başını sallayıp gerideki tekli berjerin kenarına çöktü; Saran nöbeti aldı. Şömineye birkaç kalın odun attı. Çakmağını hiç yakmadı ama parmaklarının arasındaki varlığıyla, gözlerini hem pencereden hem de Mina’dan ayırmadı. Mina "lütfen..." diye sayıkladığında, Saran kıza doğru hafifçe eğilip sakin sesiyle "Geçti," dedi. O tek kelime, fırtınayı dindirmeye yetiyordu.
Dörde doğru Koral yerinden fırladı. İçindeki öfke ve gerginlik uyumasına izin vermemişti zaten. Pencerenin önünde, evin dış kapısını gören açıda kollarını göğsünde kavuşturup dikildi. Her dal çıtırtısında gözleri karanlığı taradı; sanki Mina’nın babası ya da dışarıdan herhangi bir tehdit belirecek olsa, kapıyı tek bir yumrukla parçalayıp ormanın içine fırlatacak gibi bilenmişti.
Sabaha karşı beşte ise Pamir şöminenin önündeki mindere oturdu. Mina’nın üzerinden kayan battaniyeyi parmak uçlarıyla, kızı uyandırmamaya özen göstererek düzeltti. Yüzündeki o kibirli şımarıklıktan eser kalmamıştı; sadece içindeki derin suçlulukla, kızın morarmış şakağına bakıp dişlerini sıktı.
Hiçbiri üst kata çıkıp yatağına yatmadı. Saint Jude’un lüks içinde büyümüş, rahatından asla ödün vermeyen dört prensi, bir gecede o küçük salonun koruyucularına dönüşmüştü.
Sabahın ilk ışıkları, kalın perdelerin arasından sızıp ahşap salonun zeminine soluk sarı çizgiler çizdiğinde fırtına dinmişti. Ormanın taze, serin havası evin ahşap kokusuna karışıyordu.
Mina göz kapaklarını yavaşça araladı.
Aylar sonra ilk kez, kaburgalarına inen bir tekmeyle ya da kapıyı sarsan bir küfürle uyanmamıştı. Başucundaki şömineden gelen çıtırtılar ve pencerelere vuran kuş sesleri vardı. Vücudu hâlâ baştan aşağı sızlıyordu ama zihnindeki o ağır sis perdesi biraz olsun dağılmıştı.
Yattığı yerde hafifçe kıpırdandı, bakışlarını salonda gezdirdi.
Gördüğü manzara karşısında bir an nefesi kesildi.
Pamir, şöminenin hemen önündeki halıya boylu boyunca uzanmıştı; kollarını göğsünde bağlamış, başı komik bir açıyla yana düşmüş, derin bir uykudaydı. Birkaç adım ötede Koral, arkasındaki tekli koltuğa ters oturmuş, çenesini koltuğun sırtlığına dayadığı yerde sızıp kalmıştı; kaşları uykusunda bile hâlâ hafifçe çatıktı.
Pencerenin kenarındaki geniş berjerde Saran vardı; başını geriye yaslamış, bir eli kucağındaki montuna sarılı, yüzünde her zamanki sakinliğiyle uyuyordu.
Ve Boran...
Mina’nın yattığı koltuğun hemen dibinde, halının üzerindeydi. Sırtını koltuğun kenarına dayamıştı. Uzun bacaklarını öne doğru uzatmış, başı hafifçe Mina’nın yastığına doğru eğilmişti. Sağ eli, sanki gece Mina uyanıp kaçmasın ya da kâbus görürse anında tutabilsin diye battaniyenin hemen kenarında, kızın elinin birkaç santim uzağında duruyordu.
Okulun dört kabusu, koridorların dokunulmaz zalimleri... Şimdi birer yaralı savaşçı gibi salonun dört bir köşesine dağılmış, onu korumak için sabaha kadar nöbet tuttukları yerlerde pes etmişlerdi.
Mina battaniyeyi göğsüne doğru biraz daha çekti. Kaburgasındaki acıya rağmen, aylardır yüzüne uğramayan, unutulmuş bir his dudaklarının kenarına tırmandı.
Hafif, buruk ama sahici bir tebessüm belirdi yüzünde.
O an ilk kez hissetti: Bu dört gölge artık onun kâbusu değildi. Onlar, dün gece onun cehennemiyle arasına örülmüş en aşılmaz duvardı.