İçeriğe geç

Gölgelerin Koruması

Bölüm 14 · 4 dk okuma

Gölgelerin Koruması

Bölüm 14

Bölüm 14: Sisli Tepe ve Yabancı Sığınak

Yağmur, şehrin asfaltından yükselen buharla birleşip orman yolunu yoğun bir sis perdesine bürümüştü.

Siyah cip, virajlı ve bozuk dağ yolunda çamurları savurarak ilerliyordu. Arabanın içi, motorun boğuk homurtusu dışında mutlak bir sessizliğe gömülmüştü. Mina arka koltukta, cam kenarına yapışmış bir halde oturuyordu. Müşerref Teyze’nin verdiği gri hırkasına sarınmış, sol yanını korumak için tek elini göğsüne bastırmıştı. Sağında Pamir oturuyordu ama aralarında en az iki kişilik mesafe bırakmıştı; sanki kıza doğru nefes alsa onu incitecekmiş gibi başını öne eğmiş, elleriyle oynuyordu.

Ön koltukta Koral, dikiz aynasından ara sıra arkaya, Mina’nın solgun yüzüne kaçamak bakışlar atıyor; her defasında çenesini sıkarak önüne dönüyordu. Yanında, direksiyonu sımsıkı kavramış Boran vardı. Boran’ın gözleri sadece yola odaklıydı ama dikiz aynasındaki kızın her titrek nefesi, onun parmak boğumlarını daha da beyazlatıyordu. Yan koltuktaki Saran ise camdan dışarıdaki çam ağaçlarını izliyor, gümüş çakmağının ritmini ilk kez bozmadan avucunda saklıyordu.

Yolun sonunda, çam ağaçlarının arasına gizlenmiş, koyu renk ahşap ve taştan yapılmış iki katlı müstakil bir ev belirdi. Etrafta ne bir komşu vardı ne de başka bir yerleşim yeri; sadece uğuldayan rüzgâr ve devasa ladinler.

Boran motoru durdurdu. "Geldik," dedi, sesi sessizliği bölmek istemezcesine alçaktı.

Kapılar aynı anda açıldı. Dışarının keskin, çam kokulu soğuk havası içeri doldu. Pamir hızla inip bagajdan eczaneden aldıkları poşetleri ve yiyecek kolilerini çıkardı. Koral ise önden koşup evin taş basamaklarını tırmandı, kapıyı açmak için hamle yaptı.

Mina arabadan inmek için ayağını yere bastığında kaburgasındaki keskin sancıyla nefesi tıkandı, sendeledi. Düşmek üzereyken Boran tam yanında bitti. Elini uzattı ama kıza dokunmadı; sadece Mina’nın tutunabileceği mesafede kolunu sabit tuttu, bir duvar gibi bekledi.

"Tutun," dedi Boran. Sesinde ne bir zorlama vardı ne de o eski kibir. Sadece sert, korumacı bir zemin sunuyordu.

Mina başını kaldırdı. Boran’ın yüzündeki o yorgun ama sarsılmaz ifadeye baktı. Gururu geri çekilmesini söylüyordu ama bacakları iflas etmek üzereydi. Titreyen parmaklarıyla Boran’ın deri ceketinin koluna tutundu. Derinin soğukluğu parmaklarına işlerken, Boran onun adım atmasına destek oldu; basamakları birlikte, milim milim çıktılar.

Evin içi ahşap kokuyordu. Geniş salonun ortasındaki şömine, devasa camlar ve köşedeki deri koltuklar buranın ne kadar lüks bir kaçış noktası olduğunu gösteriyordu ama hiçbirinde bir gösteriş kibri yoktu.

Koral hemen diz çöküp şöminenin içindeki odunları tutuşturmaya başladı. Pamir mutfağa geçip kettle’a su koyarken, Saran salondaki kalın kadife perdeleri tek tek çekerek dış dünyayla olan bütün bağı kesti.

Boran, Mina’yı şöminenin hemen önündeki geniş, yumuşak koltuğa dikkatle bıraktı. Mina kendini koltuğun içine gömdüğünde sırtındaki ve göğsündeki ağırlık ilk kez boşluğa düşmüş gibi oldu. Gözlerini kapattı, başını geriye yasladı.

Saran eczane poşetini getirip sehpanın üzerine bıraktı. İçinden ağrı kesiciler, merhemler ve elastik bandajlar çıktı. "Önce kaburganı sarmamız lazım," dedi Saran, gözleriyle poşeti işaret ederek. "Hastaneye gitmek istemiyorsan bunu burada yapmalıyız."

Mina gözlerini açtı, sehpadaki ilaçlara ve etrafında bir hilal gibi dizilmiş dört gence baktı. Hayatında ilk kez bu dört kişi onun tepesinde dikilmiyordu; onun etrafında, dışarıdan gelebilecek her türlü tehdide karşı sırtlarını kapıya dönmüş bekliyorlardı.

"Ben... kendim yaparım," dedi Mina fısıltıyla, hırkasının yakasını tutarak.

Pamir kapının eşiğinden başını uzattı, elinde dumanı tüten bir bardak bitki çayı vardı. Bardağı titretmeden sehpanın ucuna bıraktı ve hemen bir adım geri çekildi. "Biz yukarıdayız," dedi Pamir, ilk kez gözlerinin içi suçlulukla parıldıyordu. "Bir şeye ihtiyacın olursa... sadece seslen."

Koral ayağa kalktı, üzerindeki külleri silkeledi. "Kapı kilitli. Kimse buraya gelemez. Rahatına bak."

Üçü de sessizce üst kata çıkan ahşap merdivenlere yöneldi.

Sadece Boran kaldı. Koltuğun birkaç adım uzağında, elleri ceplerinde dikiliyordu. Şömineden yansıyan alevler yüzündeki gölgeleri dans ettiriyordu. Gözleri Mina’nın şakağındaki morluğa takıldı; çenesindeki kas bir kez daha gerildi.

"Boran..." dedi Mina usulca.

Boran duraksadı, başını kıza çevirdi.

"Neden?" diye sordu Mina. Gözlerinde ne bir minnet vardı ne de öfke; sadece anlamlandırmaya çalışan saf bir boşluk vardı. "Daha iki gün önce benden nefret ediyordunuz. Defterlerimi yırttınız, beni ezdiniz... Şimdi neden buradasınız?"

Boran derin bir nefes aldı. İçindeki o suçluluk duygusu, hayatında taşıdığı en ağır yük gibi omuzlarına bindi. Kıza doğru yarım adım attı, alevlerin ışığında gözleri parladı.

"Çünkü biz seni sadece zayıf sanıyorduk Mina," dedi Boran, sesi bir itiraf gibi döküldü. "Bizim gibi zengin züppelerden korkup kaçan ezik biri sandık. Ama senin her gün neyin içine döndüğünü gördüğümüzde... asıl aciz olanın biz olduğumuzu anladık."

Boran arkasını döndü, merdivenlere doğru ilk adımını attı. Gitmeden önce durup omzunun üzerinden son bir kez baktı:

"Seni o koridorlarda koruyamadık. Ama bu kapıdan içeri o cehennem bir daha asla girmeyecek. Bu da sana Boran Karadağ sözü olsun."

Bölüm sonu

1 yorum