İçeriğe geç

Gölgelerin Koruması

Bölüm 10 · 3 dk okuma

Gölgelerin Koruması

Bölüm 10

Bölüm 10: Çıkmaz Sokaklar ve Kırık İzler

Saint Jude Koleji’nin ikinci ders zili koridorda çınladığında sınıflar dolmuştu ama A Blok’un en arka sırası hâlâ boştu.

Boran pencere kenarında dikilmiş, avucundaki araba anahtarını metal yüzeyi derisini kesecek kadar sert sıkıyordu. Gözlerinin altındaki mor halkalar sabaha kadar süren arayışın iziydi ama onu asıl tüketen şey, zihninde yankılanıp duran o çaresiz yakarıştı: "Yemek dolaptaydı..."

Pamir sırasına oturmamış, koridordan içeri giren hocanın yüzüne bile bakmadan kapıyı arkasından itmişti. "Hastanelerde kaydı yok," dedi fısıltıyla. "Şehirdeki altı acil servisin sistemini kontrol ettirdim. Adı hiçbir yerde geçmiyor."

Koral çantasını tek omzuna asıp öne çıktı. Damarları boynunda kabarmıştı. "Kız o haldeyken hastaneye gidemez zaten. Korkudan gidemez lan! O herifin onu bulmasından korkar."

Saran kapının yanındaki duvara yaslanmıştı. Parmaklarındaki çakmağı bu kez açıp kapatmıyordu; başını kaldırıp doğrudan Boran’ın kilitlenmiş bakışlarına baktı. "Dün gece karanlıktı," dedi Saran, sesi düz ve keskindi. "Kızın gidebileceği yerleri ararken sadece mantıklı olanlara baktık. Duraklar, ana caddeler, parklar... Ama o kız mantıkla kaçmıyordu Boran. Can havliyle, saklanacak delik arayarak kaçıyordu."

Boran hızla başını çevirdi. "Ne demek istiyorsun?"

"O mahallede gözden kaçırdığımız kör noktalar var," dedi Saran. "Gündüz gözüyle bakmadık. O arka sokakları, eski binaları, kızın her gün yürüdüğü patikaları tek tek yürüyeceğiz. Arabanın girmediği yerlere bakacağız."

Hoca sınıfa adımını atıp "Çocuklar yerlerinize," dediği anda Boran tek bir saniye bile beklamedi. Sıranın üzerinden ceketini kaptı, hocanın yanından adeta bir rüzgâr gibi geçip kapıya yöneldi.

"Boran Bey, dersteyiz nereye?!"

Boran arkasına dönüp bakmadı bile. "İstediğin yere şikayet et," dedi soğuk, tehditkâr bir fısıltıyla. Koral, Pamir ve Saran da hocayı bir gölge gibi teğet geçip peşinden fırladılar. Disiplin, yoklama ya da babasının öfkesi... Şu an bu dünyada hiçbir şey o kızın nerede olduğunu öğrenmekten daha acil değildi.

Siyah cip, okulun otoparkından lastik çığlıklarıyla fırladı. Şehrin lüks, cam kaplı gökdelenlerini geride bırakıp varoşların dar, gri ve nemli sokaklarına doğru hızla indi.

Gündüz ışığında mahalle, dün geceden çok daha kasvetli ve tekinsiz görünüyordu. Paslı çatılar, sıvaları dökülmüş eski beton apartmanlar ve çamurlu kaldırımlar... Boran arabayı Mina’nın oturduğu o yıkık dökük binanın iki sokak gerisinde, dar bir çıkmazın başına park etti. Dördü birden aynı anda kapıları açıp indi.

"Arabada beklemek yok," dedi Boran, deri ceketinin fermuarını çekerken. "Dağılacağız ama birbirimizin görüş alanından çıkmayacağız. Bakkallara, fırınlara, eski pasajlara... Bu kız her gün bu yollardan geçip okula geliyordu. Onu tanıyan birileri mutlaka vardır."

Pamir ellerini ceplerine sokup sokağın köşesindeki eski bakkala doğru yöneldi. Koral adımlarını binanın arka tarafındaki izbe çocuk parkına ve kömürlüklerin olduğu boş araziye çevirdi.

Boran ve Saran ise ana caddeye bağlanan, iki tarafı döküntü dükkânlarla çevrili Arnavut kaldırımlı yokuşa doğru yürümeye başladı.

Hava soğuktu. Boran her adımda etrafı tarıyordu; yıkık bir duvarın dibi, eski bir deponun kilitli kapısı... Birkaç adım sonra gözü, yolun kenarındaki bir çöp konteynerinin hemen yanına takıldı. Çamurlu taşların üzerinde, üzerine basılmış ve kenarı yırtılmış soluk mavi bir kâğıt parçası duruyordu.

Boran durdu. Eğilip kâğıdı yerden aldı.

Kâğıdın üzerinde Mina’nın o kusursuz, minik el yazısıyla tutulmuş kimya formülleri vardı. Sayfanın köşesinde ise kurumuş, kırmızımsı kahverengi küçük bir leke... Kan.

Boran’ın nefesi göğsünde tıkandı. Kâğıdı avucunun içinde öyle bir sıktı ki tırnakları etine battı. Kız dün buradan geçmişti. Kaçarken, darmadağın olan çantasından bu not düşmüştü.

"Buradan gitmiş," dedi Boran, sesi boğuk bir hırıltı gibi çıktı. Başını kaldırıp yokuşun aşağısına doğru baktı. "Bu yoldan aşağı inmiş."

Saran yanına yaklaştı, Boran’ın elindeki buruşuk kâğıda ve yerdeki izin devamına baktı. Yokuşun sonu, derme çatma ahşap binaların ve eski dükkânların olduğu küçük bir meydana çıkıyordu. Meydanın köşesinde, sarı vitrin lambaları buğulu camların ardından solukça parlayan iki katlı eski bir yapı vardı: Ihlamur Kafe.

Saran’ın gözleri kısıldı, çenesini sıktı. "Oraya bakmadık," dedi eliyle kafenin olduğu köşeyi işaret ederek. "Dün gece o sokaktan geçtik ama dükkân kapalıydı."

Boran adımlarını hızlandırdı, kalbi daha önce hiçbir kavgada atmadığı kadar vahşi bir ritimle çarpmaya başladı. Kıza yaklaştıklarını hissediyordu; ama aynı zamanda o köşeyi döndüklerinde neyle karşılaşacaklarını bilmemenin getirdiği o karanlık korku, Saint Jude’un dokunulmaz prensinin adımlarını hayatında ilk kez böylesine titretiyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.