Kapıdan çıkan siyah duman yavaş yavaş dağılıyordu.
Elin geri çekildi. Kalbi çok hızlı atıyordu.
Arlen kılıcını kaldırmıştı ama saldırmıyordu. Sanki ne yapacağını bilmiyordu.
Kapının önünde duran varlık tamamen ortaya çıktı.
Gerçekten devasa değildi. İnsanlardan biraz daha uzundu ama gövdesi duman gibi hareket ediyordu. Omuzlarının arkasında karanlıktan yapılmış gibi görünen ince kanatlar vardı.
Gözleri kırmızıydı ama öfke dolu değildi.
Daha çok… uyanmış biri gibi bakıyordu.
Varlık etrafa baktı. Ormanı, ağaçları, gökyüzünü.
Sonra derin bir nefes alır gibi durdu.
“Bu dünya…” dedi ağır bir sesle.
“...hala aynı.”
Elin şaşkınlıkla Arlen’e baktı.
“Bu konuşuyor.”
Arlen gözlerini kapıdan ayırmadan fısıldadı.
“Tabii konuşur… o bir yaratık değil.”
Elin kaşlarını çattı.
“Peki ne o?”
Arlen cevap veremedi.
Çünkü o anda varlık onlara doğru döndü.
Kırmızı gözleri Elin’in üzerine sabitlendi.
Bir süre hiç konuşmadı.
Sanki bir şeyi inceliyordu.
Sonra yavaşça konuştu.
“Kapıyı sen uyandırdın.”
Elin hemen cevap verdi.
“Ben… ben sadece dokunacaktım.”
Varlık başını hafifçe eğdi.
“Kapı sadece dokunmayla açılmaz.”
Arlen bir adım öne çıktı.
“Elin bunu bilmeden yaptı.”
Varlık Arlen’e baktı.
“Biliyorum.”
Sonra tekrar Elin’e döndü.
“Kapı sana cevap verdi.”
Orman bir anda tamamen sessizleşti.
Elin ne diyeceğini bilemedi.
“Ne demek istiyorsun?”
Varlık yavaşça kapıya doğru döndü.
Taş kapının üzerindeki semboller hâlâ kırmızı ışıkla parlıyordu.
“Bu kapı iki dünya arasında durur.”
“Elinizdeki dünya… ve gölgelerin dünyası.”
Arlen kılıcını biraz indirdi.
“Biz bunu biliyoruz.”
Varlık başını salladı.
“Hayır. Bildiğinizi sanıyorsunuz.”
Elini kaldırdı.
Kapının sembolleri bir anda mavi renkte parladı.
Elin şaşkınlıkla baktı.
“Bu… az önce kırmızıydı.”
Varlık cevap verdi.
“Kapı korktuğu zaman kırmızı olur.”
Arlen kaşlarını çattı.
“Kapı… korkar mı?”
Varlık sakin bir şekilde konuştu.
“Evet.”
Sonra kapıya dokundu.
Taş yüzey bir an dalga gibi hareket etti.
“Ben bu kapının bekçisiyim.”
Elin yavaşça sordu.
“Adın ne?”
Varlık birkaç saniye düşündü.
Sanki çok eski bir şeyi hatırlıyormuş gibiydi.
“Benim adım…”
“Vaelor.”
Ormanın içinden hafif bir rüzgâr geçti.
Elin fısıldadı.
“Sen burada mı yaşıyorsun?”
Vaelor başını iki yana salladı.
“Ben burada uyurum.”
“Kapı tehlikeye girerse uyanırım.”
Arlen hemen sordu.
“Peki şimdi neden uyandın?”
Vaelor’un gözleri tekrar Elin’e döndü.
“Çünkü kapı seni tanıdı.”
Elin donup kaldı.
“Beni mi?”
Arlen şaşkınlıkla Elin’e baktı.
“Bu mümkün değil…”
Vaelor yavaşça konuştu.
“Çok uzun zaman önce…”
“Bu kapıyı mühürleyen bir aile vardı.”
“Kapıyı açabilen veya kapatabilen tek kişiler onlardı.”
Elin’in kalbi hızlandı.
“Ve?”
Vaelor’un sesi daha da sakinleşti.
“Sen onların soyundansın.”
Elin birkaç saniye hiçbir şey söyleyemedi.
“Bu… saçma.”
Arlen de şaşkındı.
“Bizim kasabada böyle bir şey anlatılmaz.”
Vaelor gökyüzüne baktı.
“Çünkü insanlar unutur.”
Tam o sırada…
Kapının içinden bir ses geldi.
ÇAT.
Üçü de aynı anda kapıya döndü.
Kapının aralığı biraz daha genişlemişti.
İçeriden mor renkli bir ışık sızıyordu.
Arlen hemen kılıcını kaldırdı.
“Bu iyi bir şey değil.”
Vaelor ciddi bir şekilde konuştu.
“Kapı tam kapanmadı.”
Elin sordu.
“Ne olacak?”
Vaelor cevap verdi.
“Eğer kapı tamamen açılırsa…”
“…gölgeler dünyasından varlıklar geçmeye başlar.”
Elin nefesini tuttu.
“Peki kapıyı kapatamaz mıyız?”
Vaelor kapıya baktı.
“Normalde ben kapatabilirim.”
“Fakat mühür kırılmış.”
Arlen sordu.
“Nasıl?”
Vaelor’un gözleri tekrar Elin’e döndü.
“Kapı seni çağırdı.”
Elin şaşkınlıkla konuştu.
“Ben hiçbir şey yapmadım.”
Vaelor başını salladı.
“Biliyorum.”
Sonra yere baktı.
Toprağın üzerinde çok eski bir sembol parlıyordu.
Elin fark etti.
“Bu sembol…”
Vaelor yavaşça söyledi.
“Bu mühür sembolü.”
“Birisi bunu zayıflatmış.”
Arlen anladı.
“Yani birisi kapıyı açmak istiyor.”
Vaelor cevap verdi.
“Evet.”
Ormanın içinden aniden bir rüzgâr esti.
Ağaçlar sallandı.
Kapının içindeki mor ışık biraz daha büyüdü.
Elin gerildi.
“Bu şimdi mi olacak?”
Vaelor sakince konuştu.
“Hayır.”
“Henüz değil.”
Ama sonra ekledi.
“Fakat zamanımız çok az.”
Arlen sordu.
“Ne yapmalıyız?”
Vaelor birkaç saniye düşündü.
Sonra Elin’e baktı.
“Kapıyı tekrar mühürleyebiliriz.”
Elin umutla sordu.
“Nasıl?”
Vaelor cevap verdi.
“Üç anahtar var.”
Arlen hemen sordu.
“Ne anahtarı?”
Vaelor kapıya dokundu.
Taşın üzerinde üç sembol parladı.
“Gücün anahtarı.”
“Bilginin anahtarı.”
“Ve kalbin anahtarı.”
Elin şaşkınlıkla baktı.
“Bunlar nerede?”
Vaelor başını kaldırdı.
Ormanın derinliklerine baktı.
“Bu dünyanın farklı yerlerinde.”
Arlen gülümsedi.
“Yani bir maceraya çıkıyoruz.”
Vaelor ona baktı.
“Bu bir macera değil.”
Sonra Elin’e döndü.
“Bu bir görev.”
Tam o anda…
Kapının içinden küçük bir gölge yaratık dışarı sıçradı.
Yuvarlak ve hızlıydı.
Elin “AH!” diye bağırdı.
Arlen kılıcıyla hemen önüne geçti.
Ama yaratık saldırmadı.
Sadece hızlıca ormana doğru kaçtı.
Arlen şaşkın kaldı.
“Bu neydi?”
Vaelor ciddi bir sesle konuştu.
“Bir gölge kaçtı.”
Elin panikledi.
“Bu kötü mü?”
Vaelor cevap verdi.
“Eğer çok fazla olursa… evet.”
Arlen kılıcını indirdi.
“Demek kapı yavaş yavaş açılıyor.”
Vaelor başını salladı.
“Bu yüzden anahtarları bulmalıyız.”
Elin derin bir nefes aldı.
Bir anda her şey çok büyümüştü.
Bir saat önce sadece merak edip ormana gelmişti.
Şimdi ise…
Bir kapıyı kapatmak için dünyayı dolaşması gerekiyordu.
Arlen ona baktı.
“Hazır mısın?”
Elin birkaç saniye düşündü.
Sonra kararlı bir şekilde başını salladı.
“Sanırım başka seçeneğimiz yok.”
Vaelor kanatlarını hafifçe açtı.
“Yolculuk sabah başlar.”
Arlen gülümsedi.
“Güzel. Çünkü uzun bir yol olacak.”
Elin gökyüzüne baktı.
Ay ağaçların arasından görünüyordu.
Ve o anda bir şey fark etti.
Hayatı…
Bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.