Sisli bir sabahın ilk solukları, şehrin sokaklarına ağır ağır yayılırken, o adam hâlâ karanlığın içinde dolaşıyordu. Geceyle vedalaşmak bilmeyen lambalar, dar sokak taşlarını silik bir sarıya boyuyor; her adımında ayak sesleri, sanki ardında öfkeli bir yankı bırakıyordu. Siyah pardösüsünü omzundan aralayarak ilerledi; yağmurun ıslattığı kaldırım taşları, çizmelerinin altında hafifçe parıldıyordu. Çevresinde kimsecikler yoktu. Rüzgâr, boydan boya örülü boş caddede uğultuyla esiyor, kadim binaların çatlak pencerelerinden sızan nemli hava, boğazında hafif bir düğüm bırakıyordu. Yüzü hâlâ gizliydi: Şapkasının gölgesi, alın çizgisini tamamen saklıyor; tek görünen, çerçevesi ince fakat kararlı bakışlarıydı. O bakışlarda ne sevgi ne merhamet vardı—sadece planlanmış bir soğukluk, hesaplanmış bir sessizlik. Köşe başındaki eski baharatçı dükkânının önünde durdu. Rafların yarısına kadar indirdiği kepengi ağır ağır kaldırdı; içeriye adım attığında rafların arasındaki kuru sıcaklık, lavanta ve leylak kokularını birbirine karıştırıyordu. Küçük bir sehpanın üzerinde, cilalı bir çinko tepsi ve üzerinde titreyen bir cam kavanoz duruyordu: İçinde minicik, kurutulmuş papatyalar. Parmağıyla bir tanesini özenle seçip cebine koydu. Her papatya, ona hatırlattığı eski bir günü temsil ediyordu. Kimisine göre masumdu, ona göre planının bir parçasıydı. Dışarı çıktığında, bir simitçi arabasını geçerken durdu. Simitçi elini uzatıp “Alasın abi?” der gibi baktı; o ise başını hafifçe salladı. Satıcının gözleri, elindeki kiloinin ne kadar olduğunu düşünürcesine yoğunlaşmışken, adam bir an için simide dokundu. Parmaklarının ucunda simidin taze mayasının kokusu kalakaldı; sonra yavaşça geri çekildi. Hiç para uzatmadı, hiçbir teşekkür etmedi. Sadece bir tebessüm belirmedi yüzünde, o kadar. Günün ilerleyen saatlerinde, kütüphanenin puslu penceresinin kenarında oturuyordu. Koca ahşap masanın üzerine yayılmış antika haritalar, sararmış el yazmaları arasında göz gezdiriyor; parmağını bir rota üzerinde dolaştırıyordu. Ritüelini titizlikle takip eden bir öğrenci gibi, her haritanın kenarına küçük işaretler bırakıyor, ardından masanın çekmecesinden çıkardığı deftere not düşüyordu. Defter, siyah deri kapaklı, sayfaları el izleriyle belirginleşmişti. Üzerinde kazılı tek kelime—“İZ”—vurgulu bir gizemi fısıldıyordu. Akşamüstü olduğunda, şehrin tiyatro sokağındaki kırık camlı vitrinlerin altından geçerken bir an durakladı. Sokağın köşesinde duvara asılı bir ilan: “Kayıp Kız — 32 Yaşında — Son Görülme: Gece Nocturne.” Ilanın köşeleri yıpranmış, yaşanmışlığa dair izler barındırıyordu. Adam, bir an için bakışlarını oradan ayırmadı. Ruhunda bir sızlama belirdi; onu bir sonraki perdenin sahnesine davet eden, soğuk bir içgüdüyle yönlendiren o sızlama… Sonra ilanı yırtarcasına söküp cebine attı. Gece yeniden çökerken, o adam bir kez daha “Nocturne”’in önündeydi. İçeri adım atarken, içerideki hatırlı birkaç müşteri, onun varlığını hissedip kalplerinin birer kez daha çarpmasını durdurmuştu. Ama bu sefer yalnız değildi: Elinde, gün boyu topladığı izlerle dolu defteri tutuyordu. Sayfalar arasında kaybolan notlar, kurutulmuş papatyalar, harita parçaları ve yırtık ilanlar… Hepsi birleştiğinde, yakında baş gösterecek bir dehşetin haritasını çiziyordu. Kafenin loş ışıkları altında, adamın gölgesi duvara uzandı. Gölge, onun ardındaki karanlığı bir kez daha oyunbaz bir gülümsemeyle yansıtıyordu. Defterini sehpanın üzerinde açtı; kalemi eline alıp yeni bir sayfa çevirirken, dudaklarının kenarında beliren ince kıvrım, gizemli bir davetin daha habercisiydi. Henüz ilk kan damlası düşmemişti ama fısıldayan rüzgâr, yakında şehrin solgun sokaklarını kirli bir acıyla boyayacağını müjdeliyordu. Ve o gece, gölgelerin içinden yükselen bir fısıltı vardı: "Kim bu adam ?"
Bölüm 2
Gölgelerin İzinde
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.