İçeriğe geç

Gölgelerin İzinde

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Gölgelerin İzinde

Bölüm 1

Geceye Davet

Geceye Davet Yağmurun ince, ince çatırtısıyla başladı her şey. Şehrin sönük sokak lambaları, kaldırım taşlarının üzerine yavaşça süzülen damlaları zarif bir dansla aydınlatıyordu. Sis, at nalı gibi kıvrılarak sokak aralarında dolaşıyor; göz gözü seçmeyen, soğuk bir perdeyle şehrin kalbini örtüyordu. Bu gece kimsenin uykuya dalmak gibi bir niyeti yoktu. Zira şehir, kendi içinde bir sırrı saklıyordu. Adı hâlâ bilinmeyen adam, ilk defa o akşam belirmişti kamusal algıda. Birkaç kez görenler, siluetiyle ilgili kesin bir tarif yapamamıştı. Ne yüz hatları hatırlanabiliyordu ne de kıyafetinin ayrıntıları. Sadece; uzun, kemikli elleri, titreyen bir eldiven izi bırakmadan karanlıkta kayboluyor; adımları, yankısız bir melodi gibi boş sokaklarda süzülüyordu. İlk izlenim, sanki şehrin rüzgârı ona hizmet ediyor gibiydi. Kapı pervazlarına tıklayan rüzgâr, içeri girdiği odalarda yarım yamalak sönen mumları canlandırıyor, sivri gölgeler oluşturuyordu. İşte o gölgelerin arasında beliren bu adam, tüyleri diken diken eden bir huzursuzluk yayıyordu. O akşam, saat tam on bir buçuktu. Kafe “Nocturne” cam vitrininden bakıldığında, iç aşınmış koltukların üzerinde oturan birkaç müşteri huzursuzca kahve fincanlarını karıştırıyor, yan masadaki eski radyo uğultu halinde yumuşak caz çalıyor, ama ses hiçbirini mutlu etmiyordu. Tam kapının koluna uzanan garson, sonra birden duraklayıp arkasına baktı. İçeri girecekmiş gibi görünüp sonra vazgeçti; omzunu silkip aşçıya bir işaret gönderdiyse de o animasyonu fark eden olmadı. Kafe sahibinin en güvendiği adamıydı o aşçı: Sedat. Arada sırada kulak kabartır, dışarıda garip bir hava estiğini söylerdi. Ama kimse ciddiye almazdı. Şimdiyse Sedat, mutfak kapısının camında beliren ışıltıya bakıyordu, birkaç saniye… Sonra gözleri dehşetle büyüdü. Camın diğer tarafında, yağmur damlalarının ardında duran adam, tek düze bir tedirginlik yayıyordu. Sedat, tereddüt etmeden kafenin kapısını açtı. Yağmur, bir an için dinmişti; rüzgâr hafifçe esti, adamın siyah pardösüsünü prizmalara kırılmış ışıklar gibi oynattı. Yüzünü görememesine rağmen, Sedat bir soğukluk hissetti; çenesinin titrediğini fark etti. “Buyur,” dedi terleyerek. Sesinin çıktığından emin olmak için boğazını temizledi. Adam hiçbir şey söylemedi. Sadece içeriye adım attı. Kafenin havası, ses bombası patlamış gibi dondu. Masalardan biri boştu, Sedat oraya doğru yöneldi. “O tarafa geçin,” dedi neşesiz bir sesle. Müşteriler birbirine baktı, biri koltuğundan doğrulup terlikle silinir gibi masaya yürüdü. Adam ağır adımlarla ilerlese de, her adımı bir ritim gibi vurdu zemine. Havada çalınan caz melodisi tuhaf bir şekilde yavaşladı; neredeyse boğuluyordu notalar. “Çay ister misiniz?” diye sordu Sedat tereddütle. Adam, başıyla hafifçe onayladığunu belli etti. Sedat hızla mutfağa döndü. Elini uzatıp çay kazanını kavradı, yaprakları demliğe dökerken içini bir soru kemiriyordu: “Bu adam kim? Neden kafe saatinin dışında buraya geliyor?” Sorular durmadan çoğalıyor, Sedat’ın aklını kurcalıyordu. Çayı masaya bıraktıktan sonra adam nihayet konuştu, sesi kısık ve yankısızdı: “Bu gece, geceyle buluşmam gerek.” Sedat adeta büyülenmişti; soracak kelime bulamıyordu. Adam fincanı eline aldı, dudaklarına götürmeden önce bir an durdu. “Bulanları… çağıramayanları…” diye mırıldandı. Tepeden tırnağa bir soğuk akım yayıldı Sedat’in içinden. Geriye çekilip arkasındaki duvarı kestiği bir boşluğa bakarak, “Neyi?” diye sordu nihayet. Adam başını kaldırıp Sedat’ı bir saniyeliğine gözleriyle taradı. Sis bulutlarına benzer bir parıltı, gözlerinin kenarında belirmişti. “Göreceksin,” dedi. “Gördüğünde,” diye devam etti, “bir daha geriye dönmek istemeyeceksin.” Yutkundu Sedat. Damlaların camdaki izi, iki insan arasındaki ince çizgiyi daha net gösteriyordu; o çizginin diğer yanına bir adım atmak, geri dönüşü olmayan bir yolculuktu. Ardından adam, kazan başına yeniden eğildi. Bir kaşık bal koyup çayının içine karıştırdı. Sonra bir yudum aldı, çay boğazından süzülürken Sedat’in tüm damarlarında bir titreşim yarattı. “Teşekkür ederim,” dedi. Ardından kalktı, kapıya yöneldi. “Bu kafi,” diye fısıldadı. Sonra perdeler arasında kayboldu; arkasında belki bir gölge bırakmıştı, o da belli değildi. Sedat hâlâ titriyordu. Müşteriler sustu, radyo çalmayı bıraktı. Sessizlik, kafenin her köşesini dolduruyordu. Uzun süre öylece bekledi, masada soğuyan çayı izledi. İçini kaplayan korku, hiç eksilmeyecekti. O gece, kafenin kapısında beliren adamın ne olduğu daha kimse fark etmemişti; ama Sedat hissetmişti: Özünde bir şeyler yok edilecek; belki de başkalarının hayatları üzerine inşa edilmiş bir giz, kalbinde çıplak bir canavarı barındırıyordu. Camın ardındaki sokak lambaları, kapı tekrar kapandıktan sonra titrek titrek parladı. Sis, yeniden sokaklara inmiş, yağmur ise hafif hafif sürünerek taşların üzerine yayılıyordu. Gece, romanın ilk sayfasını aralarken, şehrin karanlığında bir davet bekliyordu. Bu davete kimse “hayır” diyemezdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.