İçeriğe geç

Gölgelerin İçindeki İzler

Bölüm 4 · 23 dk okuma

Gölgelerin İçindeki İzler

Bölüm 4

III. BÖLÜM

~18.10.2023~

~ 3. BÖLÜM ~

“Gamze.”

“Hı.”

“Kalk.”

“I-ıh.”

“Gamze kalkar mısın?”

“Ha…yır…” Karnımın üstünde dolaşan eller uyanmamı iki kat zorlaştırıyordu. İstemeyerek de olsa gözlerimi açtım. Yatağın sağ tarafına uzanmış, beni izliyordu bir çift göz. “Ne oldu?” diye sordum gözlerimi ovuştururken. “Hiçbir şey.”

“E niye kaldırıyorsun o zaman beni. Ben uyuyacağım.” Yorganı üstüme çekebildiğim kadar çekmiş hatta içinde kaybolmuştum. Rüzgar’ın ise yüzündeki gülümseme ‘Canım sıkıldı, senle uğraşacağım.’ anlamına geliyordu. Yorganı üstümden çekip attığında hem sinir etmeyi hem de uyandırmayı başarmıştı. “Saat kaç?”

“12.15”

“Oha!”

“Oha mı? Senin gibi birinin ağzına böyle şeyler yakışıyor mu hiç?” Yataktan doğrularak kalktım. “Boş ver onu bunu. Benim ofise gitmem gerekliydi.” Odanın kapısını açıp Rüzgar’ın dışarı çıkmasını bekledim. Hadi anlamında kafamı salladığımda kafasını iki yana salladı. “Çıkar mısın dışarı?” Tekrar kafasını sağa sola salladı. Alıp kıracaksın o kafayı bak bakayım oynatabiliyor mu bir daha. “Çık dışarı. Bir daha demeyeceğim.”

“Ben mutluyum böyle.” dedi yatağı yatarak. Dışarı çıkıp sertçe kapattım kapıyı. Masanın üstünde telefonumu aldım. Bu ne lan! 167 cevapsız arama. Yok artık, bu da abartı yani. Hepsi Gökçe’den olmasına rağmen arasından biri gizli numaraya aitti ya da takıntılı manyak eski sevgilim. Kapının açılma sesiyle telefonu aceleyle kapattım. Sanki gelip telefonuna bakacaktı değil mi? “Yine gizli numara değil mi? Aras mıydı?” Sıkıntılı bir nefes verip gözlerimi kapattım. Koltuğa kendimi bıraktım. “Gerçekten bıktım.” diye fısıldadım. Telefonum çalmaya başladığında sinirle açtım. “Ne istiyorsun yine? Bırakmadın beni hala, bitiremedin mi aklında? Benim peşimi bırak Aras! Olmaz, olamaz artık…”

“Sadece seni istiyorum…Sana…İhtiyacım…Var…” Söylediği her lanet kelimeyi zor anlıyordum.

“Ne istiyorsun?” Rüzgâr telefonu elimden alıp konuşmayı dışarı aktardı. “Sadece senle konuşmak istiyorum. Bugün… Konum atarım.” Telefon kapandı. Sinirle telefonu duvara yapıştırmam Rüzgâr beyciğin beklemediği şeyler arasındaydı. Paramparça olan telefon pek umurumda değildi. “Sakin ol.”

“Nasıl sakin olmamı bekliyorsun? Ben her şeye baştan dönmek istemiyorum. Eve gitmek istiyorum. Eve götür beni. Hadi.” Dış kapıya yöneldiğimde arkamdan seslendi. “Gidemezsin hiçbir yere. Adam akıllı oturup konuşacağız.”

“Rüzgâr, o manyağın teki. Tekrar sardı bana! Eymen. Eğer bana ulaşamazsa Eymen’e bir şey yapar. Lütfen eve gidelim.”

“Ben buradayım.” Kollarını açtı ve bekledi. Sanki koşup ona sarılmamı bekliyordu. Gözleri bana kimsenin veremediği güveni, umudu vermeye çalışıyordu. Dudakları arasından birkaç kelime değil bir roman yazılmasını bekliyordu. O günkü bakışlar… O günkü davranışlar… O günkü söylenen sözcükler ya da cümleler… Tıpkı o günkü gibi. Her şey aynıydı. Ama ben bunu fark edecek kadar hatırlamıyordum. Gözlerimden akan iki damla yaş… Başımı iki yana salladım. “Burada olman ne değiştirecek?” Açtığı kollarını pes ederek indirdi. Soruma cevap vermedi, bende bir şey demedim. Kendimi toparlayarak dışarı çıktım. Neredeydim bir fikrim yoktu. Nereye gitmeliydim bilmiyordum. Neden gitmeliydim? Her konuda Rüzgar’ın haklı çıkması canımı sıkıyordu. Başka çarem yoktu, içeri girdim. “Sabahın bir vakti yaşadığımız olaya bak cidden. Çıldıracağım.”

“Sen bir sakin olur musun lütfen? En son kriz geçirdin, sonrasını hatırlıyorsundur.” Yaklaştı ve bileklerimden tutup kendine yasladı vücudumu. Kollarını sardı. “Bak, yanında Hande var. Hande’nin yanında da bir sürü koruma var. Hiçbir şey olmaz.” Yavaş hareketlerle geriye çekildi. Yüzümü iki avucunun arasına aldı. “Sakinleşiyoruz, sonra sakin bir şekilde bu konuya çözüm arıyoruz.” Alnıma hafifçe bir öpücük kondurdu. Yanaklarımdan akan gözyaşlarımı baş parmağı ile sildi.

“Tamam, toparlanıyoruz ama senin bu dava dosyası…” Oflayarak parmaklarımı saçlarımın arasında dolaştırdım. “Ne zaman duruşma?” Üçlü koltuğa oturdu ve eliyle sol tarafını pat patladı. Minik adımlarla koltuğa oturdum. “Bilmem, senin bilmem lazım değil mi?” dedi arkama kolunu atarken. Dakikalar önce duvara yapıştırdığım telefonu gözlerimle aramaya başladım. “Ne arıyorsun?”

“Telefonumu. Duruşma saati yazıyordur.” Sessizce kıkırdadı. Arkamdaki koluyla beni kendine doğru çekti. “Duvara yapıştırdın.” Oflayarak başımı geriye doğru attım. Cebinden telefonunu çıkarıp arama geçmişinden birkaç kişiyi geçip birini aradı. Meraklı gözlerimle onu izlerken bir anda oturduğu yerden kalktı.

“Alo, Gürkan. Bana en yakın duruşma ne zaman söylesene... Ne demek bilmiyorum, bul oğlum bir yerden.” Birkaç dakika boyunca sustu. Bana döndü, birkaç saniye baktı ve tekrar dışarıdaki ormanı izlemeye başladı. Karşıdaki sesi dinledi ve kapattı. Tekrar bana döndü. Tek kelime çıktı ağzından. “Bugün.”

“Çok güzel, gerçekten. Hayat benle oynamak için elinden gelen her şeyi yapıyor resmen. Çok güzel.” Hiçbir şey demedi. Yüzünde ne yapacağımı, nasıl tepki vereceğimden korkan bir ifade vardı. Yerimden kalktım. “Hadi, gidelim. İlk önce ofise uğrayalım. Sonra da adliyeye geçeriz.” Kapıya yöneldim. Arkamdan geldi. Deri ceketini üstüne geçirdi.

“Üstüne bir şeyler al.”

“Gerek yok. Hangisi ile gideceğiz.” dedim kapının önüne dizilmiş arabaları göstererek. “Sen seç.” Omzuma ceketlerinden birini nazikçe koydu. Ona dönerek omuzlarımı silktim. “Bilmem, senin arabaların senin seçimin.” Çekmeceyi açtı ve içinden araba anahtarını çıkardı. Eliyle çıkmamı işaret etti ve kapıyı kapattı. Saat bir yönündeki arabanın kilidini açtı. Minik adımlarla arabaya ilerledim. Kapıyı açıp arabanın içine yerleştim. Rüzgâr da sürücü koltuğunda yerini bulduğunda arabayı çalıştırdı. “Zengin olmak böyle bir şey mi? Onca seçenek arasından birini rastgele seçmek.”

“Hayır.” dedi otoparkta çıkarken.

“Nasıl yani?”

“Zengin olmak, tanınmış olmak ve benzeri tüm şeyler böyle çalışmaz. Senin için…” Sözünü keserek araya girdim. “Lütfen nutuk çekme bana, kaldıramam.” Hafifçe sırıttı. Söylediğim şeye karşı tepki vermedi, bir şey demedi. Saniyeler süren sessizlik canımı sıkıyordu. Konuşmam lazımdı yoksa kafamdaki düşünceler beni yiyecekti. “Şey fark ettim.” Kısa süreliğine de olsa bana döndü. “Neymiş?”

“Duruşmanın bugün olduğunu öğrendiğinde pek endişelenmedin. Hatta gram umurunda değildi. Neden?”

“Yakında öğrenebilirsen öğrenirsin.” dedi ciddiyetle.

“Hadi ama.” dedim bağırarak. “Ne?”

“Söyle gitsin işte. Ne olabilir ki? Seni öldürmem çünkü katil değilim. Senin söylediklerini dava dosyasına eklemem çünkü savcı değilim. Seni içeri attırmam çünkü hâkim değilim. Yani bir sorun yok, söyle.” Eve gelmiştik ama pek umurumda değildi. Rüzgar’ın neden bunu yaptığını öğrenmem gerekti. Aslında değil, senin takık olduğun şeyler olabilir mi Gamze Hanım?

“Geldik ve saçma sorularını sonraya sakla.” Kapıyı açıp arabadan indi. Ardından bende indiğimde neden üstüme bir şeyler almam gerektiğini anlamış bulundum. Hava buz gibiydi. Apartmana koşar adımlarla girip merdivenleri çıktım. Çantadan çıkardığım anahtarla hızlıca açıp kendimi içeri attım. Çıkardığım gürültüden olmalı ki Hande salonun kapısından bana bakıyordu. “İyi misin?” Kafamı olumlu anlamda salladım. “Eymen nerede?”

“Uyuyor, odasında.”

“Sen niye uyanıksın o zaman.” dedi arkamdan Rüzgâr. Onların sohbetlerini dinleyerek zaman kaybetmek istemiyordum. Odama girip üstümdekilerden kurtulup gündelik ve rahat kıyafetler giydim. Üç beş dosyaya göz attıktan sonra hiçbirinin Rüzgar’ın olmadığına verdim. Kapı açıldı. Kimin geldiğini umursamadan kitaplıkta duran dosyaları indirmeye başladım. “Ne yapıyorsun?”

“Senin dosyanı arıyorum. Buralarda olması gerekti.”

“Ofisinde değil miydi?” Yanıma gelip birkaç dosyaya bakmaya başladı. “İki tane var.”

“Neden?” dedi açtığı dosyayı incelerken. Ne yaptığına göz ucuyla baktım. Dört gün önce bakmayı bitirdiğim dosyaya bakıyordu. Kapağını sertçe kapatarak elinden aldım. “Birincisi dosyalarımı incelemeyi bırak. İkincisi yaptığım işi sorgulama. Üçüncüsü çık dışarı, arabayı çalıştır.”

“Emir mi bunlar?” Tekrar ilgimi dosyalara verdim. Sonunda 16. dosyada onun adını buldum. Dosyayı alıp karşısına dikildim. “Nasıl anlamak istersen bebeğim.” dedim ve yanağından makas aldım. Odadan çıkıp sessizce Eymen’in odasına girdim. Biraz baktıktan sonra kapısını kapattım. “Gidelim.” dedim beni izleyen çifte.

“Bende mi geliyorum.?” dedi Hande kendisini göstererek. Rüzgâr sertçe çıkıştı. “Hayır.” Bana başıyla dışarıyı işaret etti. Topuklu botlarımı giydim çünkü bir kadın topukluları olmadan asla kadın değildir. Yani bana göre. “Onlarla yürüyebilecek misin?”

“Çok konuşma yoksa ağzına sokacağım bu topukları.” Sabır çekti. Merdivenleri yavaş ve dikkatli

adımlarla indim. Kapıyı hızlıca Rüzgâr açtı. “Teşekkürler.”

“Teşekkür etmeyi bilir miydin sen?” Ters bakışlar atarak arabaya ilerledim. “Yok sana bir daha teşekkür zaten.” dedim arka koltuğa çantamı ve dosyayı attım. Arabayı çalıştırıp ofisime değil adliyeye gitmeye karar vermiş olmalı ki yanlış yola saptı. Sesimi dahi çıkarmadım. Paşamız nasıl isterse öyle olsun bakalım. Yaklaşık on dakikalık yolculuktan sonra arabayı adliyenin otoparkına park etti. Kapıyı açıp indim. Arkadaki dosyayı alarak hızlıca adliyeye girdim. Rüzgâr artık pek umurumda değildi. Yürüyen ego. Koridorda Batın’ı gördüm. Batın da avukattı. Beraber mezun olmuştuk. “Batın duruşman var mı?”

“Yok, ne oldu ki?” Dosyayı ellerine tutuşturup giydiği cübbeyi üstünden çıkarmaya başladım. “Ne yapıyorsun kızım, manyak mısın?”

“Cübbeni bana ver, duruşmaya gireceğim. Hadi, hızlı.” İtiraz etmeden çıkardı. Üstüme cübbeyi geçirip elindeki dosyaya bakmaya başladım. “Duruşma bitene kadar sende kalsın bu. Bitince alırım.”

“Tamam.” dedi daha neler olduğunu sindiremeden. “Seviyorum seni. Hadi, şans dile bana.” Hızlı adımlarla uzaklaştım ve Rüzgar’ı aramaya başladım. Üst katta bulduğumda başlamak üzere olduğunu gördüm. Rüzgar’ın yanına geldim. “Senin yüzünden oluyor her şey.”

“Neden?”

“Cübbem ofiste, asıl dosyan ofiste ve sen ofise uğramadın.”

“Cübbeyi nereden buldun şimdi.”

“Seni ilgilendirir mi?”

ᓚᘏᗢ

Duruşma salonundan ilk çıkan ben olmuştum. Koşarak kafeteryada olduğunu düşündüğüm Batın’ın yanına gidiyordum. Tahminlerim doğruydu çünkü en köşedeki masada oturmuş önündeki dosyaya bakıyordu. Büyük ihtimalle eline tutuşturduğum Rüzgar’ın dosyasıydı. “Ne yapıyorsun?” Hızlıca dosyayı kapattı. “Hiçbir şey. Seni bekliyordum.”

“İnanmalı mıyım?” dedim kaşlarımı kaldırıp önündeki dosyayı alarak. “Sana kalmış.” dedi, arkasına yaslandı. Arkamdan omzuma dokunuldu ve hemen ardından izmarit konuştu. “Gitmemiz gerek.”

“Neden?” Arkamı döndüm. Telefonunun ekranını bana döndürdü. Ekranda Aras’ın Rüzgar’a attığı mesaj vardı. Sevgiline söyle, saat 21.30’da limanda her zamanki yere gelsin. Galiba o sevgili ben oluyordum. “Gidelim.” Batın’a kısa bir teşekkür edip adliyeden çıktık. Arabaya doğru ilerlerken Rüzgâr sorularını sıralıyordu. “O saatte neden buluşuyorsunuz? Limandaki her zamanki yer neresi? Neden seni sevgilim olduğunu düşünüyor? Neden bana ulaşıyor? Gökçe’ye de yazabilirdi.”

“Kapa çeneni!” Sinirle arabanın kapısını açtım. “İlk önce gidip bir telefon alalım. Sonra şu geri zekâlının icabına bakarız.” Uzanıp önümdeki torpidoyu açtı. İçinden telefon kutusu çıkarıp kucağıma bıraktı. “Birinci görev yapıldı. İkincisini nasıl yapacağız?”

“Bilmiyorum.” dedim telefon kutusunu açarken. “Gidecek misin?” Eve gidiyor olmalıydık. “Evet.” Aldığı cevaba biraz şaşırmıştı, biraz. “Nasıl?”

“Ne demek nasıl? Bildiğin gideceğim çünkü başka yolu yok.” Direksiyonu daha sıkı kavradı. “Olmaz.”

“Olur, zaten sen gelmeyeceksin, karışmayacaksın. Senlik bir sıkıntı yok yani.”

“Saçmalıyorsun. O saatte seni o manyakla hayatta göndermem oraya. Neresi orasını bile bilmiyoruz.” Gaz pedalına yüklenmeye başlamıştı. Galiba araba yarışındaydık. Arabaların arasından hızla geçiyordu. Galiba sinirlenmişti. “Neden bu kadar umurunda bu?” Yüzüme bakıp kısa bir bakış attı.

“Öyle çünkü.” Omuzlarımı silktim. Araba yarışında olduğumuz için biraz erken gelmiştik. Eşyalarımla arabadan inip apartmana doğru yürümeye başladım. Keşke başlamasaydık. İki adım sonra yere kapaklanmak dünyada olabilecek en aptalca şey olabilirdi. Evet, ben aptalım. Yere yapıştım. “İyi misin?” Başımı kaldırıp Rüzgar’a sen ciddi olamazsın bakışlarımı attım. “İyiyim.” Yanıma geldi.

“Senin yerle olan bağın beni benden alıyor, gerçekten.” Beni yerden dikkatlice kaldırdı ve kucağına aldı. Evet, kucağına aldı ama en odunca şekilde. Apartmanın kapısını sırtıyla açıp merdivenlerini çıktı. Kapıyı çaldı ve Eymen açtı. Hiç açmaması gereken kişi. “Hay şansıma ben…”

“Küfür yok.” İçeri girdi. Salondaki geniş koltuğa bu sefer odunca değil nazikçe bıraktı. Botlarımı çıkartıp bileklerimi hareket ettirmeye başladı. “Acı veya ağrı hissedersen söyle.”

“Sence nasıl hissedeyim daha dakikalar önce oldu olay.” Eymen başımda dikilmiş bizi izliyordu. Hande buz getirmişti. Rüzgâr buzu yavaş dokundurarak şişmiş bileğime bastırıyordu. “Böyle gidemezsin. Yine benim dediğim oldu.” Yüzünde hem endişe hem de memnuniyet vardı.

“Çok sevindin bakıyorum.” Elindeki buzu Hande’ye geri verdi. “Bakmam bileğine, kaşınma.”

“Tehdit mi bu? Bakmazsan bakma, sanki doktorsun.” dedim bacaklarımı kendime çekerek. “O kadar

davama bakıyorsun. Bir şey öğrenememişsin.” Hande atladı söze. “Öyle deme abim gibi doktor bulamazsın bu ülkede.” Doktor mu? Neden bugün hayat üstüme oynuyor? Rüzgar’ın yüzünde oluşan iğrenç gülümseme sinirlerimi bozmuştu. “Gidiyorum ben.” Koltuktan kalkıp topallayarak koridoru yürüdüm. “Yanlış bir şey yapacaksın şimdi.”

“Yapmam ben.” Odama girip kapıyı kapattım. Yatağa oturup bileğimi ovalamaya başladım. Kapı açıldı. Doktorumuz Rüzgâr Beycik girdi. “Acıyor mu?”

“Dalga mı geçiyorsun?” Önümde eğilip bileğimi kendine doğru çekti. “Hastaneye gitsek iyi olur.”

“Hayır, olmaz. Hem yürüyemiyorum ben.”

“Hastaneye gideceğiz.” dedi ve ani hareketlerle beni tekrar ama nazikçe kucağına aldı. Prenses gibi yaşıyorsun işte, daha ne isteyesin. “Geliyor musunuz?” diye içeriye sordu Rüzgâr. Yavaşça omzuna vurdum. Dönüp bana bakmaya başladı. Ne oldu diye başını salladı. “Onları niye çağırıyorsun?”

“Baş başa kalalım istiyorsan baştan söylemeliydin.”

“Ne alaka?” dedim itiraz tezimi çekerek. “Yok, zaten hastaneye gitmiyor musunuz?” Tek kelime etmeden evden çıktık. Zaten ne zaman gitsek anında çıkıyoruz. Kesin lanet bulaştı, kesin. “Yine istediğin oldu.” Arabayı açtı, yavaşça koltuğa koydu beni. Sanki kırılacak cam eşyayım. Kapıyı kapatıp diğer tarafa dolandı. Kapı açtı, bindi, yerleşti, arabayı çalıştırdı ve sürmeye başladı. “Ne isteği?”

“Baş başa kalma isteği.” Göz kırptı bana. Bana göz kırpmak? “Abartıyorsun, saçmalıyorsun. Kendin uydurdun baş başa kalma işini. Bence sen istiyorsun.”

“Tabi tabi.” Telefonuna gelen çağrıyla konuşma bitti. Telefona bakıp bana uzattı. “Sana.”

“Kim?” dedim gizli numara yazan yazıya bakarken. “Aras.” Telefonu sessize alıp önüne attım. Hiç çekemezdim, tahammülüm bile kalmamıştı. “Açmayacak mısın?”

“Hayır.” Telefonu alıp açtı. Sessizce bekledi. Karşıdan da bir ses yoktu galiba. Korku-gerilim filmi izler gibi izledim ve üçüncü dakikanın sonunda telefonu kapattı. “Ne oldu?”

“Bir şey yok.” Arabadan indi. Bende indim. “Daha beter edeceksin diyorum ayağını hâlâ dinlemiyorsun.” Omuzlarımı silktim. “İyiyim çünkü sen abartıyorsun.” İlerlemeye başladım tek ayağımla. Tamam bazı konularda haklı olabiliyordu. Kabul ediyorum.

Dönüp kollarımı açtım. “Beni taşır mısın?” Otuz iki diş sırıttı. “Yürüyebiliyormuşsun ya hani yürü.” dedi, yanımdan yürüyüp gitti. Arkasından sadece baktım. Yürüme imkanım yoktu. Bende yavaş hareketlerle arabaya ilerleyip yaslandım. “Gelsene.”

“Çok kötüsün.” Kollarımı göğsümde birleştirdim. Yanıma gelip bebek gibi dördüncü defa kucakladı. Kollarımı boynuna doladım, başımı boyun girintisine koydum. “Yerini sevdin mi bari”

“Hıhı.” Kapı açtı, kapattı ve kilitledi. Beni sedyeye oturtup çekmecelerini karıştırdı. Küçük bir ekran buldu. Galiba küçük röntgendi. Evet, yani. “O ne?” Bileğime tutunca küçük röntgenimi çıkardı. Bir tuşa bastı ve geri çekti. “Kırılmamış. Saralım, sabaha bakarız duruma.”

“Aras.”

“Yok Aras falan. Ne meraklasın arkadaş? Göremezsin, gidemezsin, konuşamazsın. Yok!” dedi sinirle. “Niye bağırıyorsun şimdi? Bir şey mi yaptım?” dedim masumlaşarak. Damara bas sonra kaç, ne güzel taktik. Elindeki sargı bezini bileğime sarmaya başladı. Tek kelime etmedi. Bende konuşmadım. İşini bitirdiğinde ayağa kalktım, birkaç tur attım odada ama hâlâ acıyordu. “Yürüyebilecek misin? Yoksa taşıyım mı?”

“Giderim, galiba.” Küçük adımlarla etrafta bulduğum şeylere tutunarak ilerledim. Eğer koca koridoru, merdivenleri atlatıp arabaya kadar yürüyebilirsem gitmiş olurdum ama galiba yapamayacaktım. Kapıyı açtım ve koridora çıktım. Arkamdan gelip beni izlemeye başladı. “Hoşuna mı gidiyor? Biraz yardım etsen.”

“Gideceksin ya Aras’ın yanına, alıştırma olur.”

“Gerçekten çok kötü bir insansın.”

(…)

Yaklaşık 1 saat sonunda acı içinde arabaya ulaştım. Ne gerek vardı tüm sinirini benden çıkarmana değil mi Rüzgâr Beycik. Arabaya bindim. Dışarıda, arabanın önünde izmarit hem sigarasını içiyor hem de telefonla konuşuyordu. Gözlerimi kapattım. Bileğimin acısı başıma da vuruyordu. Kapıyı açıp arabaya bindi. “Kısa bir şimdi çıktı şirkette. Seni eve bırakayım mı yoksa benle gelir misin?” Başımı iki yana salladım. Cevap vermedi. Eve gidiyorduk çünkü bana söylenen buydu. Eve gitmiyorduk çünkü gittiğimiz yol eve gitmiyordu. “Hangi eve gidiyoruz?”

“Evime.” dedi çok normalmiş gibi. “Neden kendi evime gitmiyorum? Ayrıca o evde tek kalırım.”

“Bu senin için bir sorun mu? Ayrıca kendi evinde Eymen ve Hande var ve onları asla çekmek istemezsin. Ne güzel evimde sakin ve sessizce oturacaksın. İstersen senin evinde yaparız yabancılık çekersen.” diyerek göz kırptı. “Tek…”

“Birazda bekle beni. Merak etme, terk etmem seni.” Daha sözümü bitiremedim. Hemen atla lafa, birkaç çözüm bul ama karşı taraf ne yapmak istediğini sorma. Hayat Rüzgar’a ne güzel. Keşke bana da olsa. Telefonu açıp kurmaya başladım. İçine kutudan hattı yerleştirdiğimde üç numara beni karşıladı. Biri Eymen, biri Hande ve diğeri büyük ihtimalle Rüzgar’dı çünkü ‘En Mükemmel Müvekkil’ diye biri vardı. “Bu sen misin?” dedim ekrandaki kayıtlı kişiyi göstererek. “Evet.” Düzenleme kısmına girip ‘Rüzgâr’ diye değiştirdim. Mükemmelmiş, tabi canım dörtte dörtlüksün.

“Geldik.” lafıyla arabadan istemeye istemeye indim. Yavaş adımlarla yürümeye başladığımda Rüzgâr arkamdan bana destek oluyordu. Küçük merdiveni çıkınca pek sorun kalmıyordu. Kapı bir anda hızlıca açıldı ve kafayı yemiş biri bağırmaya başladı. “Rüzgâr, neredesin sen? Saatlerce arıyorum, açmıyorsun. Mesaj atıyorum, görmüyorsun bile!..”

“Bağırma salak salak Korcan.” Kapının önüne geldiğimizde geriye çekilip içeri girmemiz için yol verdi. Yavaşça salondaki koltuğa kendimi bıraktım. “Anlaşılan yalnız değilim.” dedim televizyonu açarken. “Bu kim?” fısıldadı Korcan denen manyak. “Duydum seni.”

“Duru. Avukatım.” dedi Rüzgâr yanımda duran küçük çekmeceyi açarken. İçinden silah çıkartıp şarjörüne baktı. Bir tane daha vardı. “Bir şey olursa silahı kullan, tamam mı? Korcan benimle gelecek çünkü.” Çekmeceyi kapattı. “Tamam.”

“Sizin aranızda sadece müvekkil-avukat ilişkisi olabileceğini sanmıyorum.” diye seslendi manyağımız.

“Sen nasıl anlamak istersen bebeğim.” dedim göz kırparak. “Yapma. Yangına daha fazla ateşle gidiyorsun.” Omuzlarımı silktim. Derin bir nefes çekip yanımdan uzaklaştı. “Çıkalım.” İkisi de çıktı. Geriye kocaman ev ve ben vardık. Acaba televizyondan müzik açabilir miydim? Mutfakta bir şeyler yapsam kızar mıydı? Ya da evi kurcalasam? En iyisi arayıp sormaktı ama daha bir dakika bile geçmeden aramak… Aman, ne olacak? Yiyecek sanki beni. Telefonu açıp Rüzgar’ı aradım. İkinci çalışında açıldı. “Efendim.” Hala arabada olmalıydı. “Ne yapıyorsun?”

“Derdin ne?” Kısa kesmek istiyordu galiba. “Çok kabasın.” Cevap vermedi. Mecbur sorularımı soracaktım. “Mutfağını kullanabilir miyim?”

“Kullan ama ayağına fazla yüklenme.”

“Evi karıştırsam?”

“Of Gamze. İstediğini yap; istersen evi kundakla, yık, yeniden inşa et. Tamam mı? Bitti mi?”

“Bu kadar tersleyeceğini bilsem hiç aramazdım.” dedim ve kapattım. Ayağa kalktım ve salonla bitişik olan mutfağa ilerledim. Tezgâhta duran tableti alıp açtım. Şifreliydi. Şimdi Rüzgar’ı arayıp sorsam azar yerdim, Kendim bulsam çok uzun sürer. En iyisi mesaj atmaktı. Telefonu açıp Rüzgar’a mesaj attım.

Ben:

Rüzgâr, biliyorum kızacaksın ama tezgâhın üstünde duran tabletin şifresi ne?

Rüzgâr:

210158

Ben:

Teşekkürler.

Birinci aşama tamamlandığına göre ne yapabileceğime bakalım. Normal şartlarda tablette karıştılırma-

dık yer bırakmazdım ama şu an normal şartlarda değildim. Arama motoruna girip basit bir pasta tarifi açtım. Malzemeleri tek tek dolaplara bakarak aradım. Ama biraz fazla basit oldu. Bu düzenlilik normal miydi?

Yaklaşık 2 saatin sonunda kek hamurunu fırına atabilmiştim. Tamam, biraz oyalanmış olabilirim ama olsun o kadar da. Telefonum çalmasıyla kremşantiyi kenara bırakıp kimin aradığına baktım. İzmarit. Neden açacaktım ki. Açmadım. Israrla üç kere aradı ama ben kremşantiyle ilgileniyordum. 45 dakika sonra keki fırından çıkartıp üstüne süslemelerini yaptım. Kenara koyup etrafı toplamaya başladım. Bitirdiğimde eve Korcan ve Rüzgâr giriş yaptı. Rüzgar’ın ilk işi sorguya çekmekti tabi ki. Şaşırdık mı? Hayır. “Neden telefonlarıma bakmıyorsun?”

“Zorunda mıyım?” dedim tezgâha yaslanarak. “Evet.”

“Benim haberim yok.”

“Artık var. Telefonlarımı açıyorsun.” Bembeyaz olan gömleğine sıçramış kan lekeleri dikkatimi çekti. “Gömleğine ne oldu?”

“Seni ilgilendirmez.” Başlıyor o zaman savaş Rüzgâr Beycik. “O zaman telefonlarında beni ilgilendirmez.” Çekmeceyi açıp bıçak çıkardım. Kenara koyduğum pastayı önüme çekip kesmeye başladım. “Pasta ister misin Korcan?” Cevap vermedi. Gözleri Rüzgar’la benim aramda gidip geliyordu. “İlk yardım falan biliyor musun?” dedi Rüzgâr.

“Nasıl yani?” dedim ona dönerek. “Dikiş atabilir misin mesela.”

“Ne oldu söylersen söylerim.” Yavaşça gömleğinin düğmelerini açtı. Karın boşluğunda bir bez vardı. Uzanıp bezi kaldırdım. Kurşun saplanmıştı. Şimdi hukukçunun içinden tıpçı çıksın da gör sen Rüzgâr Beycik. Kanaması vardı. “İlk yardım çantası nerede?”

“Korhan getirsene.” Koşarak merdivenleri çıktı. Rüzgar’da üçlü geniş koltuğa oturdu. Ellerimi yıkayıp Rüzgar’ın yanına geldim. O sırada Korhan ortada duran koca sehpaya ilk yardım çantasını bıraktı. “Bana birkaç tane temiz havlu getirir misin?”

“Hemen.” Çantayı açıp içindekilere baktım. “Nasıl oldu?” Rüzgâr bana ‘Sen ciddi misin?’ bakışlarını attığında Korhan’ın elinden havluyu alıp yaraya bastırmaya başladım. “Söyle.”

“Klasik çatışma!” dedi birbirine bastırdığı dişleri arasından. “Acını çığlık atarak göster. Dişlerini sıkma, sonra çeneni kırarsın.” Yeni havluyu alıp yaraya bastırmaya devam ettim. Hızlı nefes alıp veriyordu. Bileğine uzanıp nabzına baktım. Korhan’a döndüm. “Herhangi bir hastalığı veya rahatsızlığı var mı?”

“Yok.” Başımı salladım. “Biraz sakinleşebilir misin?” Başını iki yana salladı. Tekrar Korhan’a döndüm. “Eskiden böyle bir durum yaşadınız mı?”

“Sıyrıklar diyelim.”

“Kurşun içeride değil mi?”

“Evet.” Havluyu çektim. Kanama durmuştu. “Bana ışık lazım.” Korhan telefonun ışığını açıp bana verdi. Kurşunun girdiği yere dikkatle bakmaya başladım. Telefonu Korhan’a uzattım. Klempi elime alıp kurşunun olduğu yere doğru sokup çıkardım. Tekte çıkarmıştım. Aslında benden tıpçıda olurdu. Kurşunu çıkardım çıkarmasına da kanamanın yeniden başlaması pekte iyi olmadı. “Rüzgâr.” dedim olabildiğince sessizce. “Hı.” Nabzını kontrol ettim, oldukça hızlıydı. Nabzından elimi çektiğim zaman elimi tuttu. Ses etmedim. Havluyu arada kaldırıp bakıyordum ama pek duracağa benzemiyordu.

Yaklaşık on dakikanın sonunda kanama durdu. Elimi elinden kurtarıp havluyu çekip yarayı temizlemeye başladım. Dikişi de attıktan sonra sardım. İyiydi, yani büyük ihtimalle. “Rüzgâr.” Gözleri kapalıydı, fazlasıyla terlemişti. Hafifçe dürttüm. “Rüzgâr.”

“Hıı.” Ellerinden tutup hafifçe doğrulttum. “Korhan gömleğini çıkarsana.” Hızlı hareketlerle çıkarttı. Tekrar koltuğa bıraktım. “İstersen gidebilirsin. Gerisi bende.” dedim omzunu sıvazlayarak. “Tamam.” dedi ve çıkıp gitti. Etrafı toplamaya başladım. On dakikalık temizleme işleminden sonra Rüzgar’ın sesini duydum. “Gamze.” Sesinde savaştan çıkmış yorgunluğu vardı. “Efendim.” Yavaşça gözlerini açtı. “Su…”

“Hemen.” Bir bardağa su doldurup götürdüm. Dikkatlice doğrulmasına yardım ettim. Su bardağını uzattım. Minik iki yudum aldı. “İyi misin?”

“İyiyim. Abartılacak bir şey yok.”

“Nasıl abartılacak bir şey yok. Gözümün önünde can çekişiyordun. Hadi diyelim ki, bilmesem dikiş atmasını ne bok yiyeceksin Rüzgâr? Düşünmüyorsun, kendini düşünmüyorsun. Dikkatli olsan azıcık.” Yorgun gözleriyle bana bakıyordu. Küçük bir tebessüm sundu bana. Kolunu yavaşça kaldırıp saçımı arkaya attı. “Endişelendin mi benim için?”

“Kim olsa endişelenirdi.”

“Tabi tabi.”

“Onu bunu boş ver. Yukarı çıkabilir misin?” Sesimdeki endişe hali hazırda anlaşılırdı. “Felç kalmadım Gamze. Yürüyebiliyorum.” Koltuktan kalktı ama işte denge kuramadı. Ayağa kalkıp kolundan destek olmaya çalıştım ama bir faydası olduğunu sanmıyordum. Odanın kapısını açtım. Yatağa bıraktım. Nabzı hala hızlıydı. Yan taraftaki boşluğu eliyle pat patladı. “Gel.” Diğer taraftan dolanıp yanına uzandım. Beni kendine doğru çekip çıplak göğsüne bastırdı. “Dikişine bir şey olacak.” diye geriye doğru çekilmeye çalıştım ama izin vermedi. “Sen varsın yanımda, hiçbir şey olmaz.”

“Bir şey sorsam kızar mısın?” Eliyle belimi okşamaya başladı. “Sor.”

“Şifrenin bir anlamı var mı yoksa rastgele mi?”

“Sana ne.” Hani kızmayacaktın, işte sonra neden güvenmiyorsun sorusu alıyoruz. Cevap vermedim.

Göğsünden ayrılıp odadan çıktım. Salondan ormana açılan verandaya çıktım. Kenarda duran tek kişilik sandalyeye oturup bacaklarımı kendime çekip sarmaladım. Rüzgâr gelmedi, bende gelsin istemedim. Uyku tutmayacaktı bu gece, belliydi. Düşüncelerimde boğacaktı. Kurtuluş yolu var mıydı? Cevapsız bir soru.

Kalkıp salonda duran telefonumu alıp tekrar köşeme kuruldum. Sessize almıştım. Arayanlar vardı, en başında da Gökçe vardı. Gökçe’nin aramaları arasına biri girmişti. Gizli Numara. Aras’tı yine. Gelmediğim için mekâna aramıştı kesin. Ama korkunun ecele faydası yoktu. Gizli numarayı aradım yani kısmen Aras’ı. İlk çalmada açıldı. Sesini duydum. “Gamze… Duru… Atalay…” Kelimeleri bastırarak söyledi ve bu hiç hayra değildi. “Efendim.” dedim ürkekçe. Uzun bir süre ses gelmedi. Ölüyor muydu acaba? Ben Aras’ın cevap vermesini beklerken bahçeden verandaya koşarak siyah bir kedi geldi. Durdu, bana baktı. Sonra kucağıma atladı. Başını okşamaya başladığımda mırlamaya başladı. “Neden gelmedin?”

“Bileğimi incittim.” dedim dürüstçe fakat Aras buna inanmayacaktı. “Bunun cezasını çekeceksin.” İnanmamıştı işte. Kedi kucağıma kurulup yattı. Gözlerini kapattı ve uyumaya başladı sanırım. Hemen ardından Rüzgâr geldi. Yani gelmesen, yatağında uyusan olmaz mı İzmarit? “Ne yapabilirsin mesela? Beni mi öldürürsün? Arkadaşlarımı rehin mi alırsın? Ne yapabilirsin Aras? Senden korktuğumu düşünüyorsan yanılıyorsun çünkü sen benim celladım bile olamazsın!”

“Fazla iddialısın. Dikkat et, başını yakmasın.” Telefonu kapattım. Gece gece kavga edip sinirlenmek istemiyordum. Bence fazlaca sinirlisin zaten Gamze. “Ne diyor yine?” Cevap vermedim. Bir süre de sorduğu sorulara cevap vermek istemiyordum. Kısaca konuşmak istemiyordum. Gökçe’yi aramaya karar verdim çünkü Rüzgar’dan ancak böyle kurtulabilirdim. “Sen bu Rüzgar’la konuşmaya başladıktan sonra telefonlarına bakmaz oldun. Hayırdır?”

“Bana Rüzgâr deme bir süre. Ne oldu?” dedim kucağımda uzanan kediyi boydan boya okşarken. Rüzgâr ise beni pür dikkat izliyordu. “İyi misin? Mesela nasılsın? Bilir misin böyle soruları?”

“İyiyim canım benim, sen nasılsın?” dedim sesimde ki siniri belli ederek. “Tamam direkt konuya giriyorum. Bu Arslanlar davası öne alındı. İki gün sonraya. Kartal Arslan senle yarın görüşmek istiyor.”

“Saat kaçta?” Rüzgar’a dik dik bakmaya başladım. “Yani taslak olarak saat 10.00’da. Onay verirsen…”

“Tamam. Benim ofisimde değil mi?” Üstümdeki kediyi yavaşça yere bıraktım. Ayağa kalkıp salona geçtim. “Evet evet.”

“Sen şimdi dışarıda mısın?”

“Evet, arabadayım.” Bingo. “Adres atıyorum, gelip beni alıyorsun.” Gökçe’nin cevabını beklemeden kapattım. Mesajlara girip Gökçe’ye adresi atıp beklemeye başladım. “Nereye?” Burnunu sokmasan şaşarım Rüzgâr. “İşim çıktı.” Bir şey demedi. Merdivenleri çıktı ve gözümden kayboldu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Tam zamanlamayla Gökçe gelmişti. Arabanın kapısını açıp bindim. “Eve.”

“Hayırdır? Ne oluyor? Tartıştınız mı?” Hem arabayı kullanıyor hemde dedikodudanda uzak kalamıyordu. “Hayır.”

“Peki.Yarın bir de akşam yemeği var. Unutmadın inşallah.”

“Ne yemeği?” dedim şaşkınlıkla. “Meriç’le”

“Of, şimdi hiç çekilmez.” Dopdolu bir kahkaha attı. “Gülme, ciddiyim.” Telefonuma gelen bildirimle sözüm yarıda kesildi. “Kim?”

“İzmarit.” Attığı mesaja girdim.

Rüzgâr:

Aras peşinizde.

Arkamı döndüm. Kimsecikler yoktu. Bomboş yoldu.

Ben:

Kafanda kurmayı bırak. Kimsecikler yok.

Rüzgâr:

Kafamda kurmuyorum, gerçekler Gamze. İster inan istersen inanma. Ben sana söyledim.

Telefonu kapattım. Zaten eve gelmiştik. Gökçe’yle vedalaştıktan sonra arabadan inip hızlıca apartmana, apartmandandı eve girdim. İki çifte kumrumuz sarmaş dolaş film izliyorlardı. Onları rahatsız etmeden odama girdim. Bilgisayarımı açıp evin yakınındaki kameraları bakmaya çalıştım ama pek mümkün olmadı. Rüzgar’o aradım. “Ne oldu?”

“Hiçbir kamera çalışmıyor.” dedim. Tüm sistemi sürekli açıp kapatıyordum ama bir etkisi yoktu. “Bana ne bundan.” Telefonu kapattım. Demekki Rüzgar’a asla güvenmeyeceksin. Tek başıma halledecektim ve bu pek mümkün görünmüyordu. Rüzgâr aradı. Kesin pişman oldu. Özür dileyecek. Bok diler o İzmarit. Açtım. “Büyük ihtimalle Aras sistemi hacklemiş çünkü sizin evin üst caddesinde sana ithafen yazılmış.” Bahsettiği caddeyi gören kameraları açtım. Birinde ‘Ecelin çok yakında seninle.’ yazıyordu. “Tamam, teşekkürler.”

“Yarın nereye gideceksin?” Soracağını biliyordum. “Ne yapacaksın?”

“Söyler misin yoksa peşine iki koruma mı takayım?”

“Ne saçmalıyorsun sen?”

“Söyle o zaman.” Cevap vermedim. Sessizlik içinde düşünüyordum. Aslında düşünebileceğim pek bir şey yoktu. “Aras gerçekten tehlikeli biri. Ateşe verilmiş barut gibi. Tamam, belki lise zamanlarında pek bir şey yapamıyordu ama şu an yapabilir hatta yapıyor da. Sen bunu fark etmiyorsun. Lütfen.”

“Birkaç hafta sonra bir duruşma var, onu öne çekmişler nasıl yaptılarsa. Yarın saat 10.00’da ofisimde toplantı gibi bir şey yapacağız…” Sözümü kesti. Arkadan birkaç kalem sesi geliyordu. Büyük ihtimalle not alıyordu. “Kartal Arslan. Devam ediyorum.” Yanıt vermedi. “Sonra akşamda Meriç’le akşam yemeği buluşması var.”

“Eve geliyorum.” dedi ve kapattı. Ne olduğunu çözemedim. Çözmek istemediğinden olmasın o. Kameralarda olan hareketlenmeler dikkatimi çekti. Başka bir yazı. ‘Diğer sokağa bak.’ Diğer sokağın kameralarına baktım fakat diğer sokak bizim sokaktı. Hemen apartmanın önüydü. Kamerada bir şey yoktu. Pencereye çıkıp dışarı baktım. Yere yazı yazılmış ve ateşe verilmişti. Bu ne biçim korkutma şekli? Evlilik teklifi mi yapıyon göz dağı mı veriyorsun be adam?

BU GECE KATLİAM GECESİ.

Özellikle yazdığı cümlelerin sonuna nokta koyuyordu. Ben olayları sindirmeye çalışırken Aras ortaya çıktı. Telefon çalmaya başladı. Aras olduğunu düşünmüştüm ama Rüzgar’dı. Açıp söze ilk ben girdim. “Sakın buraya gelme. Zaten yaralasın. Evde kal.”

“Zaten yetişemem ama benle iletişimde kal.” Sesi korku doluydu. “Neden?”

“Hande’de de orada hani. Ve Korcan’ı gönderdim, geliyorlar.”

“Onlar niye geliyorlar şimdi?” Aras’la olan göz temasını ikimizde kesmedik. Beni duyuyor olmalıydı ama sesini çıkarmadı. “O manyakla seni tek bırakmam dedim mi demedim mi? Dedim. Bir kere sözümü dinle. Seni korumaya çalışıyorum…”

“Kapatıyorum.” Ve kapattım. Endişesi benim için değildi. Korkusu benim için değildi. Yardımı benim için değildi. Tüm her şey kardeşi içindi. Hande burada olmasa gram umurunda olmazdı. “Aşağı in.” İnecektim. Bugün sonuçta katliam gecesiydi ama kimin çıkaracağı belli değildi. Ve kesinlikle ben çıkarmalıydım. Aşağı indim. Karşısına geçtim. “Kim çıkarıyor katliamı?” Yaklaştı, belimden tutup kendine çekti. Karşılık vermedim. “Ne istiyorsun?”

“Seni. Tekrardan.” dedi daha sıkı sarılarak. “Gelmezsem.” Sakinliğimi korumaya çalışıyordum. Karşıdan iki araba farı gördüm. Korcan gelmişti galiba. Üç metre ötede durdu fakat arabadan inmedi. Telefonum çalmaya başladı. Benden önce davranıp Aras aldı. Rüzgâr arıyordu kesin. “Sevgilin arıyor. Hemde görüntülü. Açayım mı?” Ses etmedim. Açtı. Hem telefondan hemde yakınımdan bir silah sesi duyuldu. Aras saniyesinde yere yığıldı. Sadece baktım. Yanıma ilk önce Rüzgâr sonra Korcan geldi. “İyi misin?”

“Neden vurdun?” dedim sorusunu görmezden gelerek. “Merak etme, yaşıyor. Bir süre uzak durur diye düşünüyorum.”

“Seni öldürücek.” Gözlerimi Aras’ın yerdeki bedeninden çekmedim. Korcan ile birkaç adam yerden kaldırdı. Gözlerimi kapattım. Tekrar o soruyu sordu. “İyi misin?”

“Rüzgâr, neden vurdun ki? Daha çocuk hiçbir şey yapmadı. Bari yapsaydı da vursaydın.” dedim ona dönerek. Dönüp eve girdim. Şu sokakta yaşadığım şeyler normal değildi. Odama girip kapandım. Hande ile Eymen ise ortada kalmıştı. Ne olup bittiğini benim kadar anlamıyorlardı. Rüzgâr gelmiş olmalı ki salondan sesler geliyordu. Kapı iki kere çalındı sonra açıldı. “Gamze, konuşalım mı biraz?” Pencereden dışarıda sokağa dökülen kana bakıyordum. Gözlerimden dökülen yaşlara hâkim olamıyordum. Yanıma gelip sırtımı sıvazladı. “Neyi konuşalım Rüzgâr yaptığın katliamımı? Ne demeliyim, aferin Rüzgâr çok iyiydin mi dememi bekliyorsun?”

“Biliyorum, kızgınsın ama…” Arkamı dönüp bağırmaya başladım. “Rüzgâr sen birini öldürdün, bu düşmanım da olsa dostum da sen birini öldürdün!”

“Ben birini öldürmedim, sadece yaraladım. Bunu bir kafana sok. Ayrıca o çocuk sana her geçen gün zarar veriyordu…”

“Hayır, ben umurunda değilim Rüzgâr. Aras geldiğinde Hande’nin burada olması seni endişelendirdi. Onu korumak için yaptın her şeyi. Şimdi de bana destek verme amacı, ki bu ne kadar doğru bilmiyoruz, beni koruduğunu söylüyorsun!” Rüzgar’ın bakışları bir anda çöktü. Her duygu okunurdu ama en çok kırgınlık. Farkında olmadan kırmıştım belki.

Odadan çıkıp gitti. Pencerenin kenarına çöküp ağlamaya başladım. İki dakika sonra Eymen geldi. Bir şey demeden yanıma oturup beni kendine çekti. Neyse ki omzumu koyacak bir kardeşim vardı. “Ben çok yoruldum gerçekten. Artık istemiyorum olay yaşamak.” Hıçkırıklarımın arasından zar zor konuşuyordum. “Şş. Geçti, bitti.” Ağlamanındı etkisiyle uykuya yenik düşecek durumdaydım. Yaklaşık beş dakikadır gözlerim kapalı, Eymen’in kucağında yatıyordum. Yavaşça birinin beni yerden kucaklamasıyla havalandım. Yeni içilmiş sigara kokusu…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.