~17.10.2023~
~ 2. BÖLÜM ~
Bembeyaz odadaydım. Aslında burası oda bile değildi. Boşluk. Kocaman bir boşluktu. Normalde siyah olarak bildiğimiz boşluğun şu an içindeydim ama beyazdı.
“Kimse yok mu?” diye çaresizce bağırdım. Tek duyduğum ise yankılanan sesimdi. Kimse yoktu. Sonu olmayan bir yerde tek başımaydım. Üstümde siyah bir elbise vardı. Ben neler olduğunu anlamaya çalışırken birden boşlukta ismim yankılandı. Ses tonunda acı ve hüzün, dayanacak gücü kalmamış birinin Tanrı’ya yalvarması gibi bir tını vardı.
“Gamze!”
Sesin geldiği yöne döndüm. Kimse yoktu. Tekrar aynı ses duyuldu.
“Gamze!”
Daha fazla dayanamayarak bende bağırdım.
“Kimsiniz?” dedim etrafımda dönerken. Tam bir turu tamamladığımda karşımda annemi ve babamı gördüm.
Rüya… Rüyadaydım ve bunun bilincindeydim. Ya da kâbus. Ve bu rüyadan ilk defa uyanmak istemiyordum.
“Gamze, her şey yalan. Üstünü örtüyorlar. Bir trafik kazası değil.”
“Ne? Ne demek bu anne?”
“Bu dosya geri açılmalı. Tüm gerçekler ortaya çıkmalı. Ve bunu yapabilecek tek kişi sensin.” dedi yavaş yavaş kaybolarak. Onlara doğru koşmaya başladım. Bir kerede olsa sarılmalıydım. Ama yapamadım. Arkalarından bağırmaya çalıştım ama sesim çıkmıyordu.
ᓚᘏᗢ
Ter içinde açtım gözlerimi. Nefes alamıyordum. Hızla kalkıp inen göğsüme elimi bastırarak, gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım. Sakinleşmeye ihtiyacım vardı.
“Gamze…” İsmimi duymamla tekrar gözlerimi açtım. Bir dakika… Burası… Burası neresi? Bembeyaz bir oda. Hastane odası. Kolumda serum…
“Gamze, iyi misin?” dedi birkaç saatten beri çok fazla sesini duyduğum Rüzgâr.
“Kaç kere diyeceğim sana! Benim adım Duru. Hecelememi ister misin?” diye bağırdım büyük bir hiddetle.
“Tamam, bir daha demeyeceğim. Sen, iyi misin onu söyle. Nasıl hissediyorsun?”
“İyiyim. Ve neden buradayım? dedim yattığım iğrenç hastane yatağında doğrulup oturarak.
“Bayıldın. Hastaneye getirdim. Kan tahlili yapılacakmış, kan aldılar. Serum taktılar.” Yataktan kalkarak odanın kapısına doğru ilerledim. Ve tabi ki vazgeçilmez Rüzgâr Beycik’in soruları.
“Nereye?”
Ona dönerek sorusunu cevapladım. “Eve gitmek istiyorum.”
“Tamam, yürü otoparka.” dedi koltuktan kalkarak.
“Eymen nerede?”
“Hande ile birlikte. Gökçe de yanındaydı en son.”
“İyi mi?” dedim tedirginliğimi fazlasıyla belli ederek. Kapıyı açıp odadan çıktı. Peşinden yürümeye başladım.
“İyi, sadece korktu. Sonuçta anne ve babasını kaybettikten sonra ablasını kaybetmek… “
“Sen bunu nereden biliyorsun?” dedim önüne geçerek. Durup kısa bir bakış attıktan sonra koluyla beni kenara itip yürümeye devam etti.
“Bende kalsın. Ayrıca bir daha sözümü kesme.”
“Ne demek bende kalsın ya! Söyler misin nasıl öğrendiğini? Eymen mi söyledi?” dedim hiddetle. Otoparka girdiğimizde yine aynı siyah arabaya doğru ilerledi. Arabanın kapısını açıp geçmemi bekledi.
“Anlatırım daha sonra.” dedi sakince.
“Sen nasıl bu kadar sakinsin, inanamıyorum gerçekten.”
“Ne yapayım Gamze! Senin gibi bağırayım mı?” dedi birden bağırarak. Ürkekçe birkaç adım atarak arabaya bindim. Daha fazla sinirlendirmek istemiyordum. Kapıyı kapatıp arabanın önünden geçerek kendi kapısını açtı ve bindi. Hiçbir şey demeden arabayı çalıştırdı ve hastanenin otoparkından çıktı.
Yaklaşık on dakika sonra telefon çalmaya başladı. Rüzgâr bir eliyle direksiyonu tutuyor, diğer eliyle cebimdeki çalan telefonu çıkardı. Bir dakika… O benim telefonum. Hızlıca elinden telefonu alıp arayan kişiye baktım. Gizli Numara.
“Merhaba, ben Avukat Gamze Duru Atay. Nasıl yardımcı olabilirim?” dedim her zaman kullandığım o klişe telefon açma konuşmam ile. “Alo, alo…” Ve arama sonlandırıldı.
“Kim?” Hala sesi sertti.
“Bilmiyorum dünde aramıştı. Her gün arıyor. Hiçbir şey demeden kapatıyor.”
“İstersen kim olduğunu bulabilirim ama bir şartım olacak.” Tahminde bulunacağım, kesin ‘avukatım olacaksın’ diyecek. “Şart ne?”
“Avukatım olacaksın.”
“Of. Gerçekten bıktım.” Aslında arayanın kim olduğunu merak ediyorum ama Rüzgâr bundan da daha fazlasını biliyordu.
“Kabul. Avukatın olacağım.” Artık bu cümleden kurtulmuş oldum.
“Böyle yola geleceksin.”
“Öyle bir şey olmadı ve olmayacak. Bilgin olsun.” dedim kollarımı bağlarken. “Sadece avukatın olacağım.”
“Neden kabul ettin o zaman?”
“Hakkımda çok şey biliyorsun!” dedim ona dönerek. Benim ciddiyetimin yanında keyif alıyordu. Yüksek sesli bir kahkaha attı. Keyif alıyordu. “Çok mu şey biliyorum? Her şeyini biliyorum Gamze. Yaşadığın yer, annen ve baban hakkındakiler, yaşadığın olaylar ve kimlik numaranı bile biliyorum. Söylememi ister misin?” Ağzım açık kaldı. Eliyle çenemi kavrayıp ağzımı kapattı. Her şeyi biliyordu. Şaka.
“Ne oldu şaşırdın galiba? Hakkında her şeyi bilmem garip mi?”
“Seni tanımıyorum. Daha kaç gün oldu tanışalı? Ve garip olan şey her karşılaştığımızda konuyu davaya bağlıyorsun? Neden beni istiyorsun? Benden başka daha iyi avukatlar varken neden ben?” Hiçbir cevap vermedi. Birkaç saniye yüzüme baktı.
“Bunları daha sonra konuşalım mı?”
“Neden?”
“Sonra konuşalım dedim.” Başımı camdan dışarıya çevirdiğimde Hande’nin evinin olduğu apartmanın önündeydik. “Tamam.” Arabayı park ettikten sonra inip apartmandan içeri girdik. Hande’nin evinin önüne geldiğimde kapıyı çaldım. Hızlıca Gökçe açtı kapıyı. Hiç iyi görünmüyordu. Ağlamaktan gözleri şişmiş ve kızarmıştı.
“Duru!” diyerek kollarını açıp üstüme yürümeye başladı. Gökçe bana doğru adım attıkça bende geriye doğru adım atıyordum. İki adım geriye gittikten sonra daha fazla ilerleyemedim ve Gökçe’nin saldırı biçimindeki sarılışına yakalandım. “Sana bir şey oldu diye çok korktum.”
“Eve geçelim mi Gökçe?” dedim zar zor. İnanılmaz derecede sıkıca sarılıyordu. Buna boğmakta denebilir. Benden ayrılıp kafasını salladı. İçeriye geçtiğimde ilk salondaki uzun koltukta oturan Hande gözüme takıldı. Bizim geldiğimizi fark edince bakışlarını halının desenlerinden çekti. Dizinde Eymen uyuyordu.
“Yatağında uyusaydı niye burada uyudu?” dedi ceketini çıkartırken Rüzgâr Beycik.
“Gerek yok. Zaten eve gitmem lazım. Uyandıralım.” dedim.
“Duru Abla çok zor uyudu. Benle kalsa olur mu?” dedi Hande yalvarırcasına. “Hatta seni sayıklayarak uyudu.”
“Hayır, olmaz öyle. Evde uyur.”
“Gamze.” diye seslendi salon kapısının önünde dikilen Rüzgâr. “Saçmalama istersen. Zor uyudu diyor, bırak burada kalsın.”
“Bende diyorum ki evde uyur.”
“Ne kadar inatçısın Gamze. Hem bizim işimiz var.” dedi şakalarını ovalayarak.
“Ne işi?”
“O çok incelemek için can attığın dava dosyasını incelersin.” Doğru, dava dosyası. “Ben Gökçe’yi eve bırakayım. Daha sonra seni evden alıyım. Olur mu?”
“O zaman Eymen…”
“Eymen burada kalacak, tamam mı? Yürü şimdi.” dedi kapıya doğru adımlarken.
“Ama…”
“Aması falan yok, yürü!” dedi belimden tutup ittirerek. Kapının önüne kadar sürükledi beni. Bir de bana diyor inatçı diye. Hıh, sensin o bir kere Rüzgâr Beycik.
“Oyalanmayı bırak. Eve gidiyoruz sonra ben seni almaya geliyorum. Okey?” Okey mi? Birde İngiliz bebesi çıksın şuracık oturup isyan çıkartırım. “Tamam ama…” Gözlerini devirdi, Uzun parmaklarını saçlarında gezindirdi… Ne kadar saçma bir cümle: Uzun parmaklarını… Saçlarında… Ve büyük bir sitem gösterisinde bulundu bana karşı. Galiba.
“Artık bırak şu kelimeyi söylemeyi. Sana yasaklıyorum ‘ama’ kelimesini.”
“Ama.” Sinirlendiğinde gerçekten çok fazla korkunç oluyordu ama -galiba ben ‘ama’ demeden gerçekten duramıyorum.- sinir etmekte çok hoşuma gidiyordu.
“Sen şaka mısın ya? Ben ne dediysem o Gamze. Anlaşıldı mı?” Daha fazla kızdırmak istemiyordum Rüzgar’ı çünkü başım dönmeye başlamıştı. “Tamam.” Arkamı dönüp dış kapıyı açtım ve ayakkabılarımı giydim. Hande’de bizi yolcu etmek için kapıya kadar gelmişti. “Ben yine haber veririm bir şey olursa Duru Abla.” dedi Hande kısık sesiyle.
“Senin sesine ne oldu?” dedi Rüzgâr ayakkabılarını giyip arkasına dönerek. Kim olursa olsun, abi veya abla, kardeşlerinin davranışlarında bir anormallik olduğunda hemen fark eder ve merak ederlerdi. “Önemli değil ya. Biraz boğazlarım şişti galiba, ondandır.”
“Kötü olursan hemen beni arıyorsun ya da…” tereddütle bana bakıp devam etti. “… Duru Abla’nı.”
“Tamam, hadi gidin Eymen uyanacak şimdi. Görüşürüz.” dedi kapıyı kapatarak. Merdivenleri inmeye başladım. Apartmanın kapısını açtım ve arabama adımladım. Arabamı kapısını açtığım sırada apartmanın kapısından Gökçe çıktı. “Duru beni eve bırakabilir misin?” Kafamı evet anlamında salladım. Hızlı, koşar adımlarla gelip arabaya bindi. Bende sürücü koltuğuna oturdum. Rüzgâr ise çoktan gitmişti bile. Arabayı çalıştırıp ana yola çıktım. Sessizliği Gökçe bozdu.
“Aranızda ne oldu? Bu kadar yakın değilsiniz ayrıca ona tiksinircesine bakıyordun. Şimdi ne değişti?”
“Gökçe bunları daha sonra konuşalım mı? Kafam çok dolu, kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Olur mu?” Gözlerinde acı vardı. Saniyelik olsa da görmüştüm. Ne kadar neşeli ve hayat dolu olsa da onu üzen ve acı çektiren olaylar oluyordu. Güçlü bir kızdı çünkü onu ben böyle yetiştirmiştim. Ailesi onu ilkokula giderken terk etmişti. Komşularının birinde kalıyordu o zamanlar. Her şeyine ben destek olmuştum.
“Duru.” Evinin önüne geldiğimde durdum. “Efendim.” Birden bana sarılıp hıçkırıklarla birlikte şiddetlice ağlamaya başladı. “Çok… Ben çok korktum sana bir şey olacak diye.” Kollarımı beline sararak sarılmasına karşılık verdim. “Biliyorum. Ne yaşadığını ne hissettiğini hatta ne hissettiğinizi… Her şeyini anlıyorum Gökçe.”
“Seni seviyorum Duru, biliyorsun değil mi?”
“Ben de seni çok seviyorum.” Benden ayrıldı, gözyaşlarını sildi. “Bir şey olursa ara, görüşürüz.” dedi ve kapıyı açıp hızlıca evine girdi. Ne oluyor? Herkes neden bu kadar bitkin, korkmuş ve duygusal? Anlam veremiyordum. Arabayı çalıştırıp eve doğru sürdüm. Son ses en sevdiğim şarkıyı açtım ve eşlik etmeye başladım.
But I keep cruisin’
Can’t stop, won’t stop movin’
It’s like I got this music in my mind
Sain’, “It’s gonna be alright”
Cause the players gonna play, play, play, play, play
And the haters gonna hate, hate, hate, hate, hate baby…
Evin önüne geldiğimde kapıda Rüzgar’ı gördüm. “Sen eve gitmedin mi?” Benim sesimi duyunca yerden bakışlarını çekerek bana baktı. “Eve gidip tekrar buraya gelip sonra tekrar eve gitmek ne kadar doğru?”
“Tamam…” dedim arabamın kapılarını kilitleyip Rüzgar’ın arabasının kapısını açıp “…gidelim.” Ağzını dahi açmadan arabaya bindi ve yolculuk boyunca da konuşmadı. Evin önüne geldiğimiz de garaja arabayı park etmesi için şu herkeste olan ‘korumasına’ anahtarı verdi. Evin kapısına doğru yürüdüğünde arkasından onu takip ettim. Kapıyı açıp kenara çekildi. “Evime hoş geldiniz Avukat Hanım.” dedi içeriyi göstererek. İçeri girdiğimde arkamdan kapıyı kapattı. “Geç otur, bende dosyaları getireyim.” Onaylarcasına kafamı salladım.
Salon ile mutfak birleşikti. İki katlı bir villaydı. Ormanlık bir alanda ve salonun tüm duvarları cam ile kaplıydı. Evde koyu tonlar kullanılmıştı. Alt katta sadece mutfak, salon ve birkaç oda daha vardı. Üst katta da büyük ihtimalle yatak odası falan vardır. Aman banane.
“Jessie! Uslu dur!” Merdivenlerden gelen gürültü ile o tarafa doğru döndüm. Elinde getirdiği mavi dosyayı ortada duran küçük sehpaya(?) koydu. “Sen bakmaya başla ben geliyorum. Jessie!” dedi ve acelece mutfağa doğru ilerledi. İki dakika sonra elinde mama kabı ve arkasında onu takip eden köpeği ile şöminenin yanına kadar geldiler. Mamayı şöminenin yanına koyup yanıma kendini attı.
“Evet, sizi dinliyorum Gamze Hanım.” Dosyayı açıp incelemeye başladım. “Olayı ve davanın açılma nedenini sadece dosyadan değil sizden de öğrenmek isterim müvekkilim.”
“İftira.” dedi tek kelimeyle. “Sadece bu mu? Bir iftira yüzünden mi açıldı dava?” dedim dosyaya bakmaya devam ederken. Dosyada yazanlara göre iki şirket arasında oluşmuş bir olay. Para ve fikir çalmak. “Dosya da iftira ile ilgili bir şey yazmıyor.” dedim sicil kayıtlarının yazdığı kâğıdı alırken.
“Bulamazsın çünkü bu bir iftira. Bana iftira atıldı. Bende senden bu iftirayı iftira olduğuna kanıtlamanı istiyorum. Kahve ister misin?”
“Bu çok zor olacak… Olur, gece uzun.” dedim koltuğa yaslanırken. Rüzgâr da kalkıp mutfağa doğru gitti. Gözlerimi kapattım ve düşünmeye başladım. Başım çatlıyordu ama abartılacak kadar değildi. “Ne istersin?” diye seslendiğinde gözlerimi açtım. “Sert bir şeyler olursa iyi olur.” Diğer koltukta duran çantamı aldım ve içerisinden telefonumu çıkardım. Beş dakikada olsa kafamı dağıtacaktım.
“Oo… Gamze Hanım daha yolun başında mı vazgeçiyorsunuz, olmaz böyle ama.” dedi dalga geçercesine. Elindeki kupaları masaya bıraktı ve yerine geçti. “Bir işe başladıysak kolay kolay pes etmem ben. Ama seni bilemem. Ne kadar dayanabilirsin?”
“Dayandım, dayanıyorum ve umarım dayanmaya devam ederim.” dedi, uzanarak kahve dolu bardağı aldı ve içti. İçmekten başka ne yapabilirdi ki zaten. Ne düşünüyorum ben ya? “Şirketin mi var?” dedim bende kahvemden bir yudum alarak.
“Evet, annemden kaldı. Bizde şirketler veya kurulan işler genelde kadınlardan çıkar ve bunu onların kızları devam ettirirdi.”
“Ama sen başındasın. Yoksa sen kız mısın?” dememle ağzındaki kahveyi etrafa püskürtmesi bir oldu. “Ne yaptın ya! Şaka yapmaya da gelinmiyor.”
“Yapma bana şaka, ben sevmiyorum.” Kupayı masaya bırakıp mutfaktan peçete getirmek için giderken sinirle bağırdı. Elinden getirdiği peçeteyi alıp masayı silmeye başladım. “Sen şimdi onu da beceremezsin.” Tekrar yerine oturdu ve kederli gözlerle bana baktı.
“Kız kardeşim çok istedi ama…” Onu bölen çalan telefonum oldu. Telefonuma baktığımda yine ve yine beni arsızca arayan o meşhur olan ‘Gizli Numara’ oldu. “Bekle, sakın ben aç demeden açma.” dedi ve hızlıca üst kata çıktı. Saniyeler sonra elinde bir dizüstü bilgisayarla geldi. “Aç.” Tereddütte bile kalmadan açtım.
“Alo…” Karşı taraftan hiçbir ses yoktu. Rüzgâr bilgisayarda ne olduğunu bilmediğim bir programda bir şeyler yapıyordu. İki dakika boyunca sessizce Rüzgar’ın ne yaptığını inceledim.
“Kapatabilirsin.” dedi fısıltıyla. Telefonu tam kapatacağım sırada karşı taraftan bir ses duyuldu. “Bugün değil ama bir gün.” Ve telefon kapandı. Ben ne olduğunu idrak edemezken Rüzgâr bilgisayarı bana döndürdü.
“Bu kim, tanıyor musun?” Fotoğrafta bana kafayı takmış olan eski sevgilim vardı. Hayır… Lütfen tekrar olmasın. Bu Aras, kendisi eski sevgilim olur. Eskiden benim peşimi bırakmıyordu. Zar zor bir şekilde unutmuştu ama tekrar başlarsa gerçekten biterdim. Onca işin arasında birde onunla uğraşamazdım.
“Tanıyor musun, cevap ver Gamze.” Bakakaldığım bilgisayar ekranından bakışlarımı Rüzgar’a çevirdim.
“Evet.” dedim kendimi tutamayarak. “Ama önemli değil.”
“Kim?” dedi sinirlenmişe benziyordu. “Önemli biri değil dedim ya Rüzgâr.” Gözlerini yumarak, beni duymazdan gelerek tekrar sordu.
“Kim diye sordum ve önemli biri olduğunu düşünüyorum. Eğer önemsiz olsaydı böyle korkmuş olmazdın. Şimdi tekrar soruyorum. Aras kim?” İsmini de biliyordu. Yani istese her şeyi bulurdu. Vay anam babam be…
“Eski… Eski sevgilim. Ayrıca şimdi konu bu değil. Dosyaları inceliyorduk.” dedim konuyu geçiştirmeye çalışarak.
“Sikerim şimdi dosyaları. Gamze bana açık ve dürüst ol. Aras sana bir şey mi yaptı? Fotoğrafı gördükten sonra korktun. Sana bir şey mi yaptı?” dedi sakin kalmaya çalışarak. Ama bu kadar yeterde artardı. Sadece Aras hakkında eski sevgilim olduğunu bilsin yeter. Bir de bardağa dolu tarafından bakarsak hiç söylemeyebilirdim. “Bu seni alakadar dahi etmez Rüzgâr Bey. Ben sana soruyor muyum bu kim diye? Hayır.” Bana daha fazla katlanamayarak merdivenlerden yukarı çıktı ve gözden kayboldu. Ee… Yani… Sonuç olarak ne oldu derseniz. Valla orasını bende daha çözemedim.
Telefonumu elime aldım ve koltukta yatar pozisyona geçtim.
ᓚᘏᗢ
“Ne oluyor ya?” dedim hafifçe açtığım gözlerimle etrafı taramaya başladım. Rüzgar’ın kolları arasındaydım. Merdivenleri tek tek çıkarken az önce kavga eden biz değilmişiz gibi yumuşak ses tonuyla konuştu. “Bir şey olmuyor. Koltukta uyuyakalmışsın, yatağa taşıyacaktım ama uykun hafifmiş, hemen uyandın.”
Kaldırdığım başımı Rüzgar’ın göğsüne yasladım. “Başım çatlıyor.” dedim kısık çıkan ses tonumla. Odanın kapısını koluyla açtıktan sonra sırtım yumuşacık yatakla buluştu. Sağ tarafıma doğru dönerken üsteme örtülen yorganla tamamen kendimi uykunun kollarına bırakmaya hazırdım. Rüzgar’ın soğuk elleri beni tek rahatsız eden şeydi. “Rüzgâr çek şu ellerini!” diye bağırıp elini ittim.
“Ateşin var. Kolay hastalanır mısın sen?” dedi endişe dolu sesiyle. Sorusunu cevapsız bırakarak yorganın içine daha da gömülerek uyumaya çalıştım ama sadece çalışmakla kaldım. Rüzgâr üstümden yorganı çektiği gibi odadan çıktı. Oflayarak yorganı aramaya başladım. Bir yerden su sesi geliyordu ama nereden geliyordu tam idrak edemiyordum. Üstüme çektiğimin yorganın saniyesinde üstümden kaldırıldı. Üstümdeki kıyafetleri çıkarmaya başladı. “Ne yapıyorsun pis sapık!” diye bağırarak ona engel olmaya çalıştım ama her zaman ki gibi pek etkisi olmadı. Ellerimi tutup hareketsiz kalmamı sağladı. “Ateşin var. Havale mi geçirmek istiyorsun?” dedi üstümdekileri çıkarmaya devam ederken. İç çamaşırlarımla kalınca kucağına alıp banyoya götürdü galiba çünkü su sesi daha yakından geliyordu. Beni soğuk suyun içine atmasıyla çığlığı bastım. Gözlerimi fal taşı gibi açtım. Anında titremeye başlamıştım.
“Manyak mısın sen! Zaten üşüyorum, birde soğuk suyun içine atıyorsun.” dedim sitem ederek. Su dolu küvetten çıkmaya çalışırken Rüzgâr itti ve tamamen kafamı suya sokup çıkardı. “Ateşin düşüne kadar bu sudan çıkmıyorsun. Geliyorum, iki dakika bekle.” dedi banyodan çıktı. Çok üşüyordum. Gözlerimi kapatıp soğuğa alışmaya çalıştım. Olmuyor, olmuyor. Soğuk işte. Üç kere Rüzgar’a seslendim ama ne duydu ne de geldi. Tam çıkma kararı aldığımda huzurlu sesini duydum. Telefonla konuşuyordu. Kapatıp yanıma geldi. “Düştü mü ateşin?” dedi elini alnıma koyarken. Elini yanağıma indirdiğinde avuç içine yanağımı yerleştirdim ve fısıldadım. “Tek bildiğim bir şey var.”
“Neymiş o?” dedi ateşimi ölçerken. “Çok üşüyorum.” Bir anda elini çekmesiyle boşluğa düştüm. Yan tarafta duran siyah bornozu alıp kafasını gel dercesine salladı. Yavaşça kalkıp benden iki tane sığabilecek bornoza kollarımı geçirdim. Belimdeki ipi bağlarken omzuna başımı yasladım. Omzundan kaldırmak yerine kucağına almıştı. Boyun girintisine yerleşirken banyodan çıkıp giyinme odasına girdi. Demek ki burası Rüzgâr Beycik’in odasıydı. Beyaz bir tişört seçip odadan çıktı ve depo gibi bir yere ilerledi. Kapıyı açtığında kadın kıyafetleri doluydu. “Bunlar kimin?” diye sormadan edemedim.
“Kız kardeşimin.” dedi siyah iç çamaşırı alırken. “Umarım olur.” dedi tereddütle. Tekrar odaya girdiğimizde yatağa oturttu. Ben oturmak yerine yatmayı seçtim ama Rüzgar’ın sorusuyla doğruldum. “Seni ben mi giydireyim?”
“Hayır, ne münasebet. Ben giyinirim.” Eğilip telefonu alıp dışarı çıktı. Hala az da olsa başım ağrıyordu. Hemen üstümü giyip saçlarımı kuruttum. Odadan çıkıp zar zor aşağı indim. Mutfaktan gelen Rüzgar’ın yüksek sesi ciddi bir şeyler olduğunu anlatıyordu. Mutfağa girdiğimde telefonu kapattı. Ortada duran salonla mutfağı birbirine bağlayan bar masasına zıplayarak oturdum. “Ne konuşuyordun?” dedim bacaklarımı sallarken. Elime tutuşturduğu papatya çayına baktım. “İç, iyi gelir.”
“Sen ilk önce benim soruma cevap ver.” dedim papatya çayını yanıma koyarken. “Aniden ateşin çıkması özellikle bu sabah hastaneye gitmemizden sonra biraz tuhaf değil mi? Gökçe’yi de Eymen’i de arayıp sordum. Kolay kolay hastalanmıyormuşsun. Yani hastanede biri bir şey yaptı.” dedi saçlarını karıştırırken. “Buldun mu peki?”
“Kamera kayıtlarını istedim. Gelince bakacağım.” Papatya çayından bir yudum aldım. “Güzel olmuş. Ayrıca bulacağım diye uykusuz kalma. O zaman boku yersin.” Yüzünde oluşan hafif tebessüm gamzesini tekrar ortaya çıkardı. Bana doğru yaklaşıp sallanan bacaklarımı durdu. “Alışığım.” Elimdeki kupayı uzattım. “İçmek ister misin?” Kafasını olumsuzca salladı. “Hadi çabuk bitir, uyuyalım.”
“İçmeyeceğim.” dedim kafamı sallayarak. “Bir yudum kalmış, dik kafana.” Kalanı kafama dikip bardağı Rüzgar’a uzattım. Alıp lavabonun içine koydu. Masadan inip merdivenlerin altında kalan misafir odasına doğru ilerledim. “İyi geceler prenses.”
“İyi geceler izmarit.” dedim kapının kolunu çevirerek. Merdiven basamaklarını izmarit kelimesini duymasıyla çıkmayı kesti. Yavaşça trabzan eğilerek bana baktı. “İzmarit mi? Başka bir şey bulamadın mı?” Aramızda oluşan gergin sessizlik kahkahamla son buldu. Dakikalarca gülerken ben yere kendimi atmış, Rüzgâr ise trabzana yaslanmış beni izliyordu. Yaklaşık iki dakikanın ardından az da olsa sakinleşmiştim. Küçük hareketlerle ayağa kalktığımda elinde bir bardak su vardı. Getirdiği suyu elinden aldım ve içmeye başladım.
“İstersen benimle yat…” Tüm suyu yüzüne püskürtmem pek de iyi bir şey olmamıştı galiba. “Özür dilerim.” Başını iki yana sallayarak, “Sorun değil.” dedi ve milyonuncu kez mutfağa girdi. Mutfağına çok düşkün, maşallah. Misafir odasına girip yatağa doğru ilerledim. Yorganın altına girip uyumayı bekledim.