Can ertesi akşam geldi. Arabasını evin önünde park ettiğinde yüzü gülüyordu. “Vay be, ne eski bir konak! Senin için ucuza kapılmış resmen.”
Ece ona sıkıca sarıldı. “Can, lütfen bu gece burada kal. Ama... garip şeyler oluyor. Sesler, görüntüler... Korkuyorum.”
Can güldü, onu öptü. “Korkma bebeğim. Eski evler böyle olur. Ben buradayım.”
Birlikte yemek yediler. Can şakalar yapıyor, Ece’yi güldürmeye çalışıyordu. Ama elektrikler ara sıra kesiliyordu. Her seferinde Leyla’nın silueti bir köşede belirip kayboluyordu.
Gece yarısı Can uyurken Ece kalktı. Banyoya gitti. Ayna buğuluydu. Parmağıyla yazıldı:
“O burada olmasın. Seninle yalnız kalmak istiyorum.”
Ece silmeye çalıştı ama yazı geri geldi. Sonra Can’ın odadan sesi duyuldu: “Ece? Sen misin?”
Döndüğünde Can yatakta doğrulmuştu. Yüzü solgundu. “Az önce... biri kulağıma fısıldadı. ‘Onu bırak’ dedi. Kadın sesiydi.”Leyla artık saklanmıyordu. Salonun ortasında belirdi, ıslak elbisesi yerde sürünüyordu. Can’a bakarken gözleri nefretle parlıyordu.
“Bu evde yerin yok, Can,” dedi Leyla soğuk bir sesle. “Ece benim. Sen git.”
Can donup kaldı. “Bu... bu ne lan?!” Ece’yi arkasına çekti. “Defol!”
Leyla güldü. Kahkahası evin her köşesinde yankılandı. Işıklar tamamen söndü. Karanlıkta Can’ın boğulur gibi sesi çıktı. Ece çığlık attı, el fenerini yaktı.
Can’ın boynunda mor izler oluşmuştu. Leyla tam arkasında duruyordu, elleri Can’ın omuzlarındaydı.
“Sevgilin güçlü değilmiş,” diye fısıldadı Leyla. “Kalırsa burada kalır... sonsuza kadar. Sen karar ver Ece. O mu, yoksa ben mi?”