Ertesi sabah Ece fotoğrafı çöpe attı. Ama çöpten tekrar çıktı. Üç kez denedi, her seferinde aynı yerde, yatağın üzerinde buldu.
Komşu yoktu. En yakın ev iki sokak ötedeydi ve oradakiler de "O evde uzun süre kimse kalmaz," demişlerdi gülümseyerek.
Ece araştırmaya başladı. Telefonu internet çekmiyordu ama eski bir defter buldu evin kütüphanesinde. 1923 tarihliydi. İçinde aynı kadının hikayesi vardı: Adı Leyla'ydı. Kocası tarafından evde öldürülmüştü. Ruhunun hâlâ evde olduğu, yeni gelenleri "kardeş" yapmak istediği yazıyordu.
Gece sesler çoğaldı.
Fısıltılar artık netti:
"Yalnız değilsin... Ben de yalnızdım... Gel, birlikte olalım..."
Ece banyoda duş alırken aynalar buğulandı. Parmağıyla bir yazı yazıldı camda:
"Bana bak."
DöndüğündeLavabonun üstündeki aynada Leyla tam karşısında duruyordu. Gözleri yoktu. Sadece boş, karanlık çukurlar. Elini uzattı ve Ece'nin koluna dokundu. Gerçekten dokundu. Buz gibiydi.
Ece çığlık atarak kaçtı. Kapıya koştu ama kapı kilitlenmişti. Anahtar yoktu.
Telefonu çekmiyordu. Elektrikler kesildi.
Karanlıkta, merdivenlerden çıkan ayak seslerini duydu. Yavaş, ıslak sesler. Sanki ıslak bir elbise sürükleniyordu.
"Ece... Neden korkuyorsun? Sen de buradasın artık..."