"Elinizdeki şey haritaya benziyor," dedi kız gülümseyerek, "Clair'deki okulun yerine bakabilir miyim?"
Tanınma ihtimali yüzünden kapüșonu siyah kaşlarıma kadar çekmiş şüpheli bir ifadeyle kıza bakıyordum. Saraydan ayrıldıktan sonra ablam izimi kaybetmemek için peşime birini takmış olabilirdi. Ya da kaçtığımı görünce kendisi peşime takılmış olabilirdi.
"Biz de oraya gidiyoruz zaten... yolu bulabilirsek tabii, " diye cevap verdi Evan, cevabı yüzünden kolunu öfkeyle sıktım. Tanımadığı birine nasıl böyle bir şey teklif edebiliyordu.
"Ah, harika. Birlikte gidelim o zaman," dedi kız hevesle.
Evan elimi kolundan ayırmaya çalışarak, "Yolu bilmiyoruz ama," dedi.
"Ben bulurum," diyerek haritayı Evan'ın elinden kaptı. Sonunda elimden kurtulmuştu Evan. "Tek başına orayı bulamayız," diye fısıldadı bana.
"Beni takip edin," dedi kız öne geçerek, sanki bu karanlıkta birşey görebiliyormuş gibi haritaya dikkatle bakıyordu.
"Karanlıkta görebiliyor musun?" diye sordu Evan düşüncelerimi okurmuş gibi.
"Evet."
Benim gibi Siyah Güçlere aitti gücü - karanlıktı, karanlıkta görebiliyor ve ışığı karanlığa çevirebiliyordu. Belki de o da güçleri yüzünden ölüme mahkum edilmişti. Belki de o yüzden Güç Kontrol okuluna gidiyordu.
"Sizin güçleriniz nedir?" kız bize dönüp merakla sordu. Küçük tepeli ve kayalıklı yolda düşmemek için Evan'ın kolundan yapışmıştım.
"İllüzyon yarata biliyorum," dedi Evan elini göğsüne götürerek.
"Ah, eğlenceli olmalı." Dedi kız gülümseyerek. "Ya senin?" diye sordu bana bakarak. Gözlerimi yola dikmiş, kızı görmezden geliyordum, sanki duymamış gibi davranıyordum. Kısa bir süre sonra kraliyet kaçtığımı ve kaçma sebebimi duyuracaktı. Gücümün yıkım olduğunu öğrenirse prenses olduğumu da tahmin ederdi.
"Mavi ateş," dedi Evan benim yerime. Şaşırmış gibi ona baktım. "Ama henüz mavisine erişemedi, sadece küle çevire biliyor," diye açıkladı.
Mavi ateş gücünü bilirdim; ısısı yoktu ama yakıyordu. Mavisini çıkarsak yıkıma gerçekten çok benziyordu.
"Güzelmiş, ama sen gerçekten paranı böyle süslenmek için harcadın mı?" diye sordu kız özür dilercesine. Duraksamıştım. Harcadım çünkü ben şu anda kraliyetten kaçan bir prensestim.
"Hadi tanışalım, ben Evan," diye konuyu değiştirdi Evan. Rahat bir nefes verdim.
"Rhea."
Yine sıra bana gelmişti. Sahte bir gülümsemeyle aklıma gelen ilk ismi söyledim:"Seraphine." Evan bana gurur duyar gibi baktı, hafif rüzgar pelerinini bozmuştu.
Okula varana kadar Rhea denen kız çok fazla konuştu, kendi yaptığı esprilere bile gülüyordu, başıma gelenleri hazmetmem için düşünmeme izin vermiyordu.
Okulun büyük, süslü kapıları olacağını düşünmüștüm ama paslı ve gıcırtılı demir kapıları vardı. Kapıda koruma veya muhafız bile yoktu. Gerekte yoktu zaten; Clair bölgesi eskiden Stenington'un ekin işleri için kullanılırdı. On beş yıl kadar önce yöneticiler ne ekin için ahaliyi çalıştırmaya, ne de ekine para harcamak istemediler, sonunda da Stenington soylu şehri düştü - alt sınıf bir şehire dönüştü.
Sahte ismimle kayıt yaptırdıktan sonra odalarımıza geçtik. Kötü tarafı şu ki, Rhea ile aynı odayı paylaşacaktık. Kulağımı tıkamam gerecekti.
"Hiç bu kadar rahat bir yatağım olmamıştı," dedi yatağına oturarak. Hiç bu kadar rahatsız bir odam olmamıştı, diye düşündüm. Odaya sessizlik çökünce sustuğu için derin bir nefes alıp rahatladım. Gözlerini yere dikmişti, yüzündeki gülümseme yavaş-yavaş ölüyordu.
"Hadi aşağı inelim," dedi gözleri dolmaya başladığında.
"Ben biraz dinleneceğim" diyip kapının önünden çekildim. Prenses elbisesi ile binada dolaşıp dikkatleri üzerime çekmek hiç iyi olmazdı. Rhea omuzlarını silkip hafifçe gülümseyerek odadan çıktı. Kapıyı kapatıp Clara'nın çantama koyduğu siyah gömlek ve pantolonu giydim.
Dinlenememiştim. Yalnız kalırsam son başıma gelenleri düşünmek kabullenmeme yardımcı olur diye düşünmüştüm ama daha ağır hale getiriyordu. Acaba ablam beni bulmak için plan yapmaya başlamış mıdır? Clara kurallara fazla bağlı biridir. Fırsat bulunca arayacağını söylemişti, fırsat yaratacağım dememişti. Ama abim yapardı. Raiden kaçtığımı öğrenince endişelenmiș olduğuna emindim, hatta baloyu yarım bırakıp beni aramak için saraydan ayrılması bile mümkündü.
Daha fazla kafamdaki seslere dayanamayıp binanın turuncumsu, dar tahta merdivenlerinden aşağı indim. Her adımımda gelen, basamaklar her an kırılacakmıș hissi veren gıcırtı sesleri yüzünden duvardan tutarak devam ettim.
"Alışa bildin mi, Seraphine?" dedi Evan merdivenlerin karşısında duran bahçe kapısından içeri girerek. .
İç çektim. "Fakirliğe mi?"
"Bu bizim en zengin hayatımız," diye gülümsedi.
İnip yanında durdum. Yan taraftaki büyük kafeteryadan sesler yükseliyordu, "Rhea çok fazla konușuyor, tüm gece konuşacağına eminim." Diye mızmızlandım kafeteryaya girerken.
"Bu kadar konuşuyorsa ya çok dostcanlısıdır, ya da bir sorunu vardır."
"Sorunu olan kişi ay ve yıldızdan bahetmez."
"Demek ki, sorunlarından kaçmaya çalışıyor," diyerek omuzlarını silkti Evan.
Yemek odasında çok kişi yoktu ama kahkahaları tüm odayı doldurmaya yetiyordu. "Hangi işe yazdılar seni?" diye sordu Evan yemeğimizi almaya giderken.
"İşe mi yazıyorlar?"
"O zarfı açmadın, değil mi?"
"Zarf," diye tekrar ettim. Kayıt yaptırırken üçümüze de birer zarf vermiştiler. "Kayıt hakkında bilgiler yazıyor sanıyordum."
"Yarına kadar bakarsın. Ben odun doğramak zorunda kalacağım," dedi masaya geçerken.
"Odun mu? Çalışmasak olmaz mı?"
"Burada kalmanın tek şartı bu. Ders aldığın sürece burada kalabilirsin ama karşılığında çalışmak zorundasın."
Elinden hiçbir iş gelmeyen biri olarak burada çok zorlanacaktım. En fazla ne iş ola bilirdi ki zaten?
"Meyve toplamak mı?" diye bağırdım zarfa bakarak.
"Beğenemedin mi? Bence güzel vakit geçirirsin meyve bahçesinde," dedi Rhea neşeli bir sesle. Akşam olmuştu ve her kes odalarına çekilmişti. Zarfı ezerek çantama koydum, boynumda kolyem olmasa muhtemelen beyaz zarfı siyah tozlara çevirmekten zevk alırdım. İçimi çekerek yatağa oturdum. Meyve toplamak, çamurun içinde debelenmek, ağaçlara tırmanmak - bunlar hiç prensesce değildi. Artık prenses Elysia değildim ki, Seraphine'dim, sıradan biri, aşağı sınıf biri, ölüme makhum prenses olmaya alışmak zorundaydım.
Yine düşüncelerime dalmaya başlayınca Rhea'nın sessizliği rahatsız edici olmaya başlatı. Kollarını dizlerine sarmış, başını da kollarına koymuş yatakta oturuyordu.
Sessizliği bozmaya karar verdim. "Sana ne iş çıktı?"
"Terzi, " dedi kısaca, sesinde eski neşesi yoktu, hüzün vardı.
"Beğenmedin mi?"
"Beğendim," diyince kalkıp yanına gittim.
"Bir şey mi oldu?" diye sordum, çok konuşacaksa bile katlanırdım, yeter ki Evan haklı çıkmasın.
Başını olumsuz bir şekilde sallamakla yetindi. Başını kaldırsa talepkar bakışlarıma karşı koyamayıp cevap verirdi ama yüzüme bile bakmadı. Elimi omzuna koydum.
"Niye bu kadar sessizsin o zaman?"
Hüzünlü sesle kıkırdadı, bana baktığında yanakları ıslaktı.
"Hep bu kadar konuşkan biri olduğumu düşündün, değil mi?" diye sordu acı bir şekilde gülümseyerek.
"Ben... aslında -" derin bir nefes aldım. "Düşüncelerimi toplamama izin vermeyecek kadar... o kadarcık," diyerek gülümsedim.
"Düşüncelerimle baş başa kalmamak için o kadar konuşuyordum," dedi, gözleri uzaklara dalmıştı, "Yoksa... muhtemelen hiç yol katedemezdim," diyince yanına oturdum.
"Ne oldu?"
Cevap vermeden önce birkaç saniye geçmişti, sanki doğru sözleri bulmaya çalışıyordu.
"Seavista şehirindeki bekçiler dün gece babamı Zorunluluğa götürmeye çalışırken öldürdüler, işçi sayısını aniden azaltmıştılar. Babam da öfkesine yenilip bekçiler karşı gelmeye çalıştı," alt dudağını ısırdı, "Öz babam değildi." sesi titredi, gözlerindeki yaşlar daha fazla dayanamayıp taktılar. Öz babası olmamasına rağmen Rhea'nın kalbinde öyle bir yere sahip oolmuştu ki, ardından göz yaşı dökmesine sebep olmuştu. Öz çocukları ile ilgilenmeyen babam ölse umrumda olur muydu acaba?
"Acımla sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim," diyip başını tekrar koluna yasladı.
"Rahatsız etmedin." Dedim hızlıca. "Baban için üzgünüm, istediğin zaman benimle konuşa bilirsin, seve seve dinlerim," dedim elimi omzuna koyarak. Başını sallayarak teşekkür etti. Dün gece ailesini kaybeden tek kişi ben değilmişim.
Aşağı sınıflar soylular gibi az uyumuyormuș, en azından güneş doğmadan kalkmıyorlardı. Kahvaltıdan sonra hemen derslere başlamıştık. Şaşırdığım şey şu ki, sınıfta sadece dört kişi vardı; üç ateş ve bir buz. Buzla ateşin karşılaşmasından sonra heyecandan ismini unuttuğum siyah saçlı bir çocukla karşı karşıyaydım.
"Hazır," dedi orta yaşlı öğretmen. Çocuk ellerinde kırmızı ateşlerle saldırmaya hazırlanmıştı bile. Ben ne yapacaktım? Yıkım ateşi yokede bilir miydi?
"Başla!" diyince öğretmen siyah saçlı çocuk ellerini su serpermiș gibi salladı ve toprağa alev damlaları döküldü. Ellerini yukarı kaldırınca alevler güneşe susamış bitkiler gibi gökyüzüne fışkırdı, etrafa sıcak püskürttüler. Korkarak geri adımladım.
"Seraphine, saldırmam gerek!" diye uyardı öğretmen. Derin bir nefes alıp karşımdakinin yaptığını yaptım. Ama ortaya çıkan siyah tozlar bir kaç santim bile değildi. Duvarın önündeki sandalyede oturmuş beyaz saçlı çocuk merakla izlerken, diğerleri gülmüştü. "Bana birşey öğretmeden saldırmamı istiyorsunuz," diye mırıldandım kendi kendime. Ateş bana doğru hızla yaklaşırken eğilip siyah tozlara odaklandım. Toz değiller, küller! Ve ateş külü yakamaz.
Sırıtarak ayağa kalktım ve ateşi bana doğru ittirdiği gibi, külleri ona doğru ittim. Toprak kül oldukça ateş de bana yaklaşamıyorum, sadece sıcağı yüzümü yakıyordu.
"Ne yapıyorsun sen?!" diyerek öfkelendi siyah saçlı çocuk. Kısa bir süre sonra öğretmenin yeterli demesiyle ikimizde yerimize geçtik.
"Gücünün mavi ateș olduğu yazıyor burada, " dedi öğretmen defterini göstererek.
"Öyle."
"Daha çok yıkıma benziyor," diyerek kaşlarını çattı. Yutkundum. Buz çocukla göz göze gelince hafifçe gülümsedi.
"Mavisine henüz erişemedim."
Öğretmen pek tatmin olmuş gibi görünmüyordu, ama uzatmadı.
"Bütün odayı karanlığa çevirecek kadar güçlü olduğumu bilmiyordum," dedi Rhea heyecanla. Dersler sayesinde babasının acısını unutmuş gibi görünüyordu.
Öğrencilerin dersleri bitince geldikleri bahçede Evan'a varınca yanında başka birinin de olduğunu gördüm. "Dersleriniz nasıl geçti?" diye sordu hevesle.
"Çok heyecanvericiydi," dedim gözlerimi devirerek.
"Sınıf arkadaşımla tanışın. Bu Xander," dedi yanındaki kahverengi saçlı çocuğun omzuna elini koyarak. Rhea kendini tanıttıktan sonra sahte ismimi söyleyerek ben de kendimi tanıttım.
"Güçlerin nedir?" diye Rhea sordu.
"Görüş, sizin?" Xander konuşmayı pek seven birine benzemiyordu, cevapları fazlasıyla kısa ve netti. Görüș gücüne sahip insanlar duvar ve kapı gibi engellerin arkasını rahatlıkla görebiliyordu.
Yine sahte gücümü söyledim. Hayatım tamamen sahteleșmeye başlamıştı. Sonunda en fazla ne ola bilirdim ki?
Xander, Rhea'nın gücünü duyunca tedirgin olmuştu, Sanki yıkım kadar korkunç bir güçmüş gibi. Yanımızdan ayrılmadan önce kısık gözlerle defalarca süzdü Rhea'yı.
İşe koyulma vaktiydi ve ben meyve bahçesine gitmeden önce Evan'ı bulmuştum. Okul binasının arkasındaki boş arazide diğer öğrencilerle odun doğramaya başlamıştı bile.
"Evan," dedim ona yaklaşırken.
Duruşunu düzeltip bana baktı, perçemleri terle alnına yapışmaya başlamıştı. "Çalışmaya niye gitmedin?"
"Gitmek istemiyorum. Sanki ben çalışıyormuș gibi illüzyon yaratmaz mısın?" Diye sordum rica eder bir sesle.
İçini çekerek bana baktı. "Ely - Seraphine, işlerimiz şaka değil. Burada kalmak istiyorsak faydalı olmalıyız. Ayrıca kimse senin için çalışmak zorunda da değil, " dedi, kaşlarını çatmışdı. Sanki çocuk azarlıyordu, yumruklarımı sıktım.
"Çalışmak istemiyorum."
Baltayı tuttuğu eli sıkıldı, "Meyve toplamak zor değil." dedi, Baltayi yere fırlatıp ellerini omuzlarıma koydu, sıcak bir gülümsemeyle "Kendini düşüncelerine hapsetmek, sen herşey olabilirsin, " diyerek beni meyve bahçesine doğru çevirdi. "Şimdiye kadar prenses gibi yaşaman bundan sonra başka bir şey olmayacağın anlamına gelmiyor," diye fısıldadı.
Öfkeyle tuttuğum nefesimi verince rahatladım. "Deneyeceğim," diyip bahçeye gittim. Küçük bir kova alıp öğrencilerin arasından geçtim ve etrafı boş olan bir ağacın önünde durdum. Kovayı yere bırakınca çamur ayaklarıma sıçradı. Küfür etmemek için dudağımı ısırdım.
Ellerimi beline koyup yukarı - kırmızı elmalara baktım, "Boyum yetmiyor ki!" dedim kendi kendime.
"O meyveler kendiliğinden düşmeyecek kovaya," dedi biri. Arkamı döndüğümde Xander'ın ağaçta olduğunu gördüm.
"Sen nasıl çıktın oraya?"
"Merdivenle," dedi ağacın öbür tarafını göstererek. "Uçacak değilim ya," diye ekleyip gülümsedi. Yani merdiven de taşımam gerekiyordu. Öfkeyle nefesimi tuttum yine. Burada yaşamak bir yana yapmak zorunda olduğum işler yüzünden sinir krizi geçirip ya ölürdüm, ya da kovulurum.
Bir süre sonra Xander'ı izledikten sonra ağaçtan inip büyük kovasıyla birlikte yanıma geldi. Boş kovamı alıp ağzımı sulandıran bir kova dolusu elmayı önüme bıraktı.
"İlk günün olduğu için yardım ediyorum." dedi ve uzaklaşmaya başladı.
"Teşekkür ederim," dedim hevesle. "Ama ben bunu nasıl taşıyayım?"
Bir kızın yardımıyla meyveleri hallettikten sonra Xander sayesinde işim çabuk bittiği için kütüphaneye gittim. Kraliyet kütüphanesi kadar büyük değildi ama sessiz ve ışıklıdı. Kitap kokusunu ciğerlerime çekerek sık rafların arasında dolaşırken sabahki buz çocukla karşılaştım, "Yardım edebilir miyim?" diye sordu nazik bir sesle.
Çocuğa baktıktan sonra tekrar raflara döndüm, "Olur, siyah güçlere ait kitap arıyorum."
Bir kaç saniye düşünüp aksi taraftaki raflara döndü, peşinden gittim, "Bu sabah iyi iș çıkardın, Seraphine. O çocuğu hiç sevmezdim. Birinin önünde yenildiğini görünce sevindim," dedi.
"Adımı hatırlıyorsun."
"Sen benimkini unuttun mu?"
"Sabah biraz gergindim," dedim sakın bir sesle. Gülümseyince buz mavisi gözlerinin etrafı hafifçe kırıșlanarak daha etkileyici görünmesine sebep oldu. "Adım Wyatt," diyerek siyah ciltli kitabı bana uzattı.
"Tanıştığıma memnun oldum ve teşekkür ederim," dediğimde başını sallayarak karşılık verdi. Boş masalardan birine doğru giderken kitabı açıp sararmaya başlamış sayfalarına göz attım. Kitap sanki yıllardır açılmamış gibi her çevirdiğim sayfada toz yayılıyordu etrafa. Başımı bir rafa çarpıb kitabı düşürünce inledim.
"Sessiz..." diye uyardı bazıları.
"İyi misin?" dedi Wyatt yanıma gelip kitabı yerden alarak.
"Başımı çarptım"
Hafifçe kıkırdayıp, "Görüyorum," dedi, "Soğuk iyi gelir" diyerek elini alnıma dokundurdu. Acı aniden hafifletmeye - donmaya başlamıştı. Kitabı elinden alıp teşekkür ettim. Eli hâlâ alnımdayken bir masaya yönlendirdi beni, oturup kitabı açtım, doğru sayfayı bulup okumaya başladım.
Yıkım nadir güçlerin en tehlikelisidir. Dokunduğu eşyaları küle çevirirken, insanların bedenini yavaşça toza çevirerek acı içinde kıvranmasına neden oluyor. Nadir olmasının sebebi, Büyük Yıkım'dan sonra...
Yanağımda Wyatt'in sakin nefesini hissedince yüzüne baktım.
"Nefesin çok soğuk."
Gülümsedi, "Çünkü gücüm buz."
"Güçler beden ısısını etkiler mi?"
Başını salladı, "Abimin gücü ateşti, o yüzden etrafa sıcak açıyordu."
"Kontrol edebiliyor musunuz beden ısınızı?"
"Tabi ki, " dedi başını sallayarak.
"Abin de burada mı?"
"Hayır, " diyip elini alnımdan çekince odanın sıcaklığı başımı çarptığım kısımla aniden temas edip yüzümü buruşturmama neden oldu. "Ölmüştür muhtemelen," gözlerini aşağı çevirdi.
"Muhtemelen mi?"
"Birkaç gün önce Zorunluluğa alındı. Savaş bilgisi yoktu, hayatta kalması imkansız," derken sesinde hüzün ve öfke vardı. Abisinin yaşayıp yaşamadığı bilmiyordu ama öldü diyordu. Bu çaresizlik hissi Raiden'ın savaşa gittiği zaman hissettiğimden daha beterdi. En azından o zaman savaş becerisi olduğunu, etrafindaki askerlerin Prensi koruyacağını bildiğim için az da olsa rahattım.
"Belki yaşıyordur," dedim elimi koluna koyarak. Etrafa soğuk saçmaya başlamıştı, duygular da güçleri etkiliyordu.
"Hayır. Zorunluluğa alınarak savaşa giden kimse geri dönmedi. Ne ölü, ne de diri. Ne durumda oldukları hakkında bile bilgilendirilmiyoruz," yumruklarını sıktı, gözlerini masaya kilitlebmiști.
"Bir araç bula bilirsek savaş alanına gidip öğrene biliriz."
"Savaşın nerede olduğunu bile bilmiyoruz," sesini yükseltmesi bazı öğrencileri bize bakmasına sebep oldu.
Alçak bir sesle "Ben biliyorum," dediğimde kaşlarını kaldırdı.
Elbette sıradan bir alt tabaka savaş hakkında hiç bir şey bilemezdi.
"Phaenoria'dan gelirken şehirdeki bekçilerden duymuştum. Savaş Gümüş Kale şehiri ile Eventide krallığı sınırında."
Kararsız kalmış gibi bakıyordu. Başını hızla olumsuz bir şekilde salladı. "Benim abim öldü," dedi gözlerimin içine bakarak. Ne olduğunu bilmiyordu ama onu şimdiden yok saymıştı bile. Ve o sadece biriydi. Daha yüzlerce insan aynı durumdaydı. Aile bireylerinden habersiz yaşıyordular eğer buna yaşamak denirse. Kim bilir kraliyet ne kadar masumun nefretini kazanmıştı.
Ayağa kalktı, "Ben kafeteryaya gidiyorum, gelmek ister misin?" diye sordu, gülümsemek için kendini zorladığı belliydi. Başımla onaylayıp Wyatt'le birlikte gittim.
Kafeteryaya vardığımızda öğrencilerin bir masanın etrafına toplanıp odaklanmış bir şekilde bir şey konuşuyordular. Yanlarına varır varmaz çocuklardan biri "Canavar prensesin kaçtığını biliyor muydunuz?" diye sordu. "Korkunç güçleri olduğunu söylediler."
"Bütün krallıkta prenses Elysia'yı aradıkları söylendi," diye eklediğinde bir diğeri heyecanımı yuttum.
"Onunla karşılaşmak istemiyorum," dedi başka bir kız titreyerek. "Kim bilir bize neler yapar."
Evan da aralarındaydı, sessiz sakin yakınlarında durmuş dinliyordu. Göz-göze gelince endişeli bir bakış fırlattı.
Haber Clair bölgesi gibi gereksiz bir araziye - krallığın en uç noktalarından birine bu kadar çabuk gelebilmiștiyse beni gerçekten arıyordular. Ablamın beni bulma konusunda hızlı olmasını diledim. Annemin deyimiyle faydasız prensesten sonra canavar prenses olmuştum.
Daha fazla ne olabilirdim ki?






