İçeriğe geç

Gölgedeki Parıltılar

Bölüm 4 · 18 dk okuma

Gölgedeki Parıltılar

Bölüm 4

1. Ölüme Giden Adımlar

I Kısım

~ CANAVAR ~

Karanlıktı ama gözlerini görüyordum. Masum gözlerinin arkasında nefretle bizi izliyordular. Prens Kairos, Zorunluluk ile savaşa gönderilen kesimin dövüş eğitimi almadıklarını belirtmişti. Yol boyu ölüme gönderilen iki yüz kişi hakkında düşündüğümü farkedince, seni Kontrol Merkezine götürmemeliydim, demişdi. Ancak, annem varlığımla işlerini mahvetmemi istemediği için onunla göndermişti. Anneme kalırsa ilk fırsatta benden kurtulurdu. Şu anda yaptığı gibi.

Soğuk damarlarıma işliyor, nullit taşlı kelepçeler baş ağrısı yaparak uyumamı engelliyordu. Kelepçeler aynı zamanda kalbimi görünmez bir kalkanla sararak gücümü de hapsediyordu. Kontrol Merkezinden döndükten sonra hiç olmayacak bir zamanda - balonun ortasında güçlerim ortaya çıkmıştı. Gücüm ne kız kardeşimin ne de ağabeyiminkine benziyordu. Ne suydu ne de fırtına. Yıkım. Kimse bana neden seçmediğim güç yüzünden habsedildiğimi söylemiyordu. Bu bu hücreye sürüklenirken iki duvarı dokunarak kara tozlara çevirmiştim bile.

Adım sesleri duyunca düşüncelerimden koptum. Sesler alelacele olmasa yine muhafızların kuru ekmek ve soğuk su getirdiklerini sanırdım.

"Abla," dedim altın saçlı kız hücreme koştuğunda. Uzun bir süredir konuşmadığım için sesim hırıltılı çıkmıştı.

Clara hızla kapıyı açıp pelerini boynuna attı. Bileklerimi kabaca tuttu ve kelepçeleri açıp tıngırtıyla taş zemine fırlattı. "Bir şeye dokunman gerektiğinde bunu tak," dedi ince sesiyle. Avucuma bir kolye bıraktı. "Uzun bir süre kullanma, baş ağrısı yapar."

Nullit taşı, diye düşündüm.

Çantayı omuzlarıma atıp kolumdan tutarak sürüklemeye başladı. Ayak seslerimiz karanlık zindan koridorlarında yankılandı. "Nereye?" dedim heyecanla. Zindanın çıkışı hatırladığım kadarıyla karşı koridordaydı.

Cevap vermedi.

Kısa bir süre sonra demir bir kapının önünde durduk. Karanlık olmasına rağmen kapının pası gözüküyordu. "Dokun şu kilide," dedi gergin bir sesle.

"Kontrol edemiyo-"

"Dediğimi yap, Elysia!" diye bağırdı. Sesi fazla yüksek olmasa da yankılanması irkilmeme neden olmuştu. Elimin tersiyle kapıyı elleyerek kilidi aradım. Dikkatlice kilide dokundum, gücüm parmaklarımdan açgözlülükle sıyrılıp metal parçasını siyah tozlara çevirdi. Bir şeyi yok ettiğim için kendimle gurur duydum.

Ablam omuzlarımdan sertçe tutup beni kendine döndürdü. "Ön sokak fazla kalabalık. O yüzden arka kapıya varır varmaz saraydan hızla uzaklaşacaksın."

"Sen gelmiyor musun?" Şimdiye kadar saraydan yalnız başıma ayrılmamıșdım. Ya muhafızlarla çıkardım, ya da arkadaşlarımızla buluşmak için abimle kaçardık.

Clara cevap vermeden gıcırdayan kapıyı açtı, kolumdan tutup sürüklerken elime dokunmamaya özen gösteriyordu.

"Nereye gideceğim? Abim de gelecek mi? Ya da en azından sen-"

"Sus, Elysia," dedi sert bir sesle ama bu, sesinin titrediğini gizleyememiști.

Başka bir kapıya varınca onun da kilidini yok ederek dışarı çıktık. Siyah pelerinin kapüşonuyla yüzümü sakladım. İki gün sonra tekrar serin ve temiz havayı ciğerlerime çektim.

Kuşların akşam cıvıltılarıyla kalabalık sesleri bir birine karıșıyordu. "Balo mu var yine?" dedim merakla, Clara duvarların arasından sıyrılırken kolumu bırakmıyordu. Fırsat bilip iki duvar arasından baktım. Kral ve kraliçe görünmüyordu ama ön bahçe soylularla doluydu. "Neyi kutluyorsunuz?"

Kolumu sertçe çekti. Manzara gözden kaybolurken rengarenk kıyafetli soyluların ahşap bir platformun etrafına toplandığını farkettim. Platformun kenarında koyu kahverengi gömlek ve göze batacak kadar büyük siyah kemerli, kısa boylu bir adam duruyordu. Kabarık damarları bu uzaklıktan bile görünüyordu. Sonbahar rüzgarı neredeyse yok denecek kadar az gri saçlarını savuruyordu.

Ne olduğunu farkedince gözlerim kocaman açıldı. O türün resmini tarih kitaplarında görmüştüm. "Neden sarayda bir tenebre var?"

Ablam duymazdan gelerek iki duvar arasındaki dar yolda hızla yürümeye devam etti.

"Beni öldürmek için geldi değil mi?" dedim alçak bir sesle. Kapıya varmamıza az kaldığını görünce durdum. "O soylular da bu yüzden toplandılar. Benim ölümümü kutluyorsunuz."

Ablam çekiştirmenin bir faydası olmadığını görünce sert ifadeyle maskelenmiș yüzünü bana döndü. "Evet. Prenseslerinin ölümünü seyredecektiler ama ben tiyatroyu bozdum." Yanaklarımı soğuk elleri arasına aldı. "Git, Elysia. Bir daha geri gelme. Geri gelirsen ölürsün."

Yutkunamadım. Yaşamak için ailemden kaçmam gerekiyordu. "Ölmek istemiyorum," dedim titrek bir sesle. "Tek başına -" Babamın ağır kahkahası lafımı böldü. Buraya neşeli sesi duyulacak kadar yüksekti.

Yumruklarımı sıktım. Babam çocuklarını umursamazdı. Anneme kalırsa faydasız kimseyi sevmezdi. Ve benim faydasız olmam bir yana zararlıydım.

"Fırsat bulur bulmaz seni arayacağım," diyip alnıma hızlı bir öpücük kondurdu. Mavi gözleri bu sefer kendinden emin değildi. Sanki bu gidişin dönüşü olmayacaktı. Omuzlarımdan tutup beni etrafı kurumuş sarmaşıklarla kaplı kapıya döndürdü. Boğazımdaki düğümü yuttum. Kilidi yok edip ortasında kırmızı lekeli siyah nullit taşı olan beyaz güllü kolyeyi taktım. Kalbimin etrafına kalkan indi. Nefesim daraldı. Kapıyı itmeden önce omzumun üzerinden Clara'ya baktım. Gitmişti. Soyluların kahkahalarının kalbime nefreti kazımasına izin verip boş sokağa çıktım.

Kapüşonu alnımın ortasına kadar çektim. Gidebileceğim tek bir yer vardı. Sarayın etrafındaki soylu arabalarına görünmeden yan sokağa sıyrıldım. Adım seslerim narin toprağın üzerinde hayalet gibiydi. Gün batımının altın ve pembe renkleri ahenk yaratıyordu. Sarayın etrafındaki sokakların tepesinde üzeri turuncu güneş desenli altın renkli bayraklar asılıyordu.

Küçük bir dükkanı geçip sağ sokağa döndüm. Dükkanların bir çoğu kapanmıştı ama Evan'ın takı dükkanı genelde geç saatlere kadar çalışırdı.

Yanımdan iki kadın geçerken başımı aşağı eğdim. Bir sokak daha, dedim kendi kendime. Sesler yükselmeye başladı. At sesleri, muhafız bağırışları saraydan uzaklaştıkça boğuklașıyordu.

Ön sokaktan atlı iki muhafız hızla geçince donup kaldım. Son bir sokak. Gözümü sokağın başındaki gri taşlı dükkana dikip hızlandım. Bir kaç muhafız öbür sokağa koştular. Kalbim kulaklarımda attı.

"Prenses Elysia kaçtı!" diye bağırdılar. Tabii ahali henüz annemin deyimiyle nasıl bir canavara dönüştüğümü bilmedikleri için tepki vermediler. Tekrar bağırdılar.

Son. Bir. Sokak.

Sokağın boşaldığından emin olunca koştum. Küçük bir çocukla çarpıştım. Düşüp kırmızı vazoyu kırınca alçak bir sesle özür diledim ama dönüp bakmadım. Takı dükkanına varır varmaz kapıyı itip içeri dal-

"Lanet olsun!" Kapalı kapıya sertçe vurdum. At sesleri yaklaştıkça kalbim de hızlanıyorudu.

Yok et kapıyı, dedi içimden bir ses.

Tekrar vurdum.

"Prenses Elysia az önce kaçtı!"

Yok et kapıyı!

Daha sert vurdum. İçeriden memnunsuz bir ses gelince kapı aniden açıldı. Kim olduğuna bakmadan adamı itip içeri girdim. Yan duvara yaslanıp ellerimi duracak gibi atan kalbime koydum.

"Prenses?" dedi Evan şaşkın bir sesle.

Kurtuldum, diye düşündüm kendimi inandırmaya çalışarak. Muhafızların sesi sokakları dolduruyordu. Küçük sobadaki odunların tıkırtısı beni sakinleştiriyordu.

"Neden kaçtın?" dedi endişeli bir sesle elini omzuma koyup ahşap masaya yönelterek.

"Güçlerim..." dedim, düzensiz nefeslerimi konuşmamı engelliyordu. "Güçlerim yüzünden."

"Misafirimiz mi var?" dedi Daphne neşeli bir sesle arka odadan çıkarak.

"Güçlerin ne ki?" diye sordu Evan.

Yutkundum. Ya o da gücümü öğrenince beni öldürmeye çalışırsa? Ya muhafızlara teslim ederse?

Daphne uzun, koyu kahverengi saçlarını savurarak Evan'ın yanında durup merakla cevabımı bekledi.

"Yıkım," dedim zayıf bir sesle.

Daphne'nin gözleri kocaman açıldı. Evan'ın rengi attı ama hemen toparladı. "Çok havalı," dedi kollarını çaprazlayarak.

Gözlerimi kırpıştırdım.

"Kaçtığına göre artık burada kalamazsın. Muhafızlar peşine düşer ve hem senin, hem de bizim başımız derde girer," dedi Evan rahat bir şekilde. Gücümün kaçmamla ne alakası olduğunu bile sormadı. Gerçi bunu açıklayacak kadar bilgiye sahip değildim.

"Peki nereye gideyim?" diye sordum sanki bu onların sorunuymuş gibi.

"Güvendiğin soylulardan birinin yanına git," diye önerdi Daphne, kaşlarını çatmış bir şekilde.

"Ben yarın sabah Güç Okulu'na gidecektim, senin hatrına bu akşam gidebiliriz," dedi Evan. Daphne Evan'ın kolunu sıkarak bu fikri beğenmediğini belli etti. Cevabımı bile beklemeden "Bekle, çantamı alıp geliyorum," diyerek arka odalardan birine gitti. Daphne de bana öfkeli bir bakış fırlattıktan sonra peşinden gitti.

"Ama Clair çok uzak" diye mızıldandım Evan'ın yanında yürürken. "İki şehiri aşmamız çok uzun sürer." Omuzlarıma ağırlık yapan çantam yüzünden omuzlarımı öne eğmiștim. Genelde çanta taşıma işini muhafızlar yapardı.

"Bir şehir. Direkt Rhumbles yolu ile gideceğiz," dedi Evan haritayı çantasına sıkıştırarak.

İç çekerek "Arabamız nerede?" diye sordum, karanlık boş yola göz attım.

Evan kahkaha attı. "Alt tabakanın özel arabası olmaz, Prenses."

"O kadar yolu yürüyerek mi gideceğiz?" diye sordum yüksek sesle.

"Tüm yolu değil. Birazdan at arabalarına varırız," diyip duruşunu düzeltti, "Arabaya binerken yüzünü sakla ki, sürücü görürse seni tanımasın."

Dediği gibi yaptım. Alt sınıfın arabaları bile kraliyet arabalarından çok farklı ve rahatsızdı. Koltukları gıcırdıyordu ve sert bir dokuyla kaplanmıșdı.

Evan karanlık at arabasında önümdeki koltukta oturmuştu."Phaenoria'daki arabaları kullanmak için iş kartı sorulmaz ama diğer şehirlerde senin kartının olmaması sorun çıkarabilir."

"İş kartı mı?" diyince Evan duraksadı, sanki aptalca bir şey söylemiştim.

"İş kartı, işi olan alt tabaka ahaliye verilir," dedi şaşkın bir şekilde.

"Peki ne yapacağız?"

"Bilmiyorum" dedi, rahatça geri yaslandı. "Rhumbles şehirine varınca düşünürüz."

"Çok rahatsın," kollarımı çaprazladım,"Tabii senin peşine takılan koca bir kraliyet olmadığı için..."

"Oraya varana kadar uyuyacağım, sana da öneririm, uzun bir yolumuz var," dedi ve gözlerini kapattı.

"Ya yolda saldırıya uğrarsak? Korkmuyor musun?"

"Niye korkayım?" dedi, cevap beklemediği belliydi. İç çekip penceren karanlık manzarayı izlemeye başladım. Araba hareket ettikçe ağaçlar bir birinin yerini alıyordular. Sarayda olsam buz gibi zindanda baş ağrısı çekiyor olurum. Şu anda da bir farkı yoktu, kolye de aynı işi yapıyordu. Şimdi yeni bir hayata doğru gidiyordum. Ya da hayatımın sonuna doğru.

"Elysia," diye fısıldadı biri, rahat yatağımda olmadığımın farkına vardım. "Elysia, inmemiz gerek," dedi tanıdık bir ses ve beni sarsınca gözlerimi açtım. Karanlıkta parıldayan iki giz görünce ciyakladım. Evan homurdanıp kolumdan tutarak arabadan inmeye zorladı.

"Nereye?" diye sordum uykulu bir sesle. Serin hava uykumun kaçmasına yeterli olmuştu.

"Başka bir araba bulup Clair girişine gitmemiz gerek."

Esnedim. "Direkt okula gitsek olmaz mı?"

Gözlerini avına odaklanmış yırtıcı gibi bir adama dikmişti. "O arabaya bineceğiz. İş kartı meselesini halletmemiz gerek," dedi bana dönerek.

"Arabada çok rahattın, düşün şimdi."

"Neyse, gel orada hallederiz,"diyip beni de peşinden sürükledi.

"Halledemeyiz," diye bağırdım dişlerimi sıkarak.

At arabasına varınca, "Clair bölgesinin girişine gitmemiz gerek," dedi Evan.

"İş kartlarını göreyim," diye talep etti sürücü kaba bir sesle. Evan elini cebine götürürken kolundan tutarak onu durdurdum.

"Ne zamandan beri soylulardan iş kartı talep edilir olmuş?" diye sordum ciddi bir sesle. Adam hemen duruşunu düzeltti. "Kusura bakmayın, Leydim, ama bu saatte bir soylu neden Clair bölgesi gibi bir yere gitsin mi?"

"Bir leydiye hesap mı soruyorsun?" diyerek kaşlarımı çattım.

"Hayır -" dedi ve sözünü kestim, "Yorgun bir leydinin gazabına uğramak istemezsin, sürücü. Aç şu kapıyı."

Adam hiçbir şey demeden emrimi yerine getirdi, arabaya binince Evan minnettar bir bakış fırlattı.

"Şu iş kartı saçmalığını da kim çıkardıysa..." dedim gözlerimi devirerek.

"İş kartı Zorunluluğa alınmamak için vardır, başımıza açtığınız sorunlardan sonra bari bilmiyormuş gibi konuşma," dedi Evan araba harekete geçerken.

"Zorunluluk nedir ki?" diye sordum ve bana yine aynı şaşkın bakışı attı.

"Ciddi misin?"

Ellerimi masumca kaldırdım. "Bana politika ve krallık yönetimi hakkında hiç bir şey anlatılmaz."

Evan iç çekti. "On yedi yaşından yukarı ve işi olmayan herkes Zorunluluğa alınır. Erkekler savaşa gider, kadınlarsa soylu evlerinde çalışmaya," diye kısaca açıkladı.

Demek o yüzden iki yüz kişiyi Kontrol Merkezinde toplamıştılar. Dövüş eğitimi verilmeden savaşa gönderildiklerini söylersem öfkelenip kraliyetten nefret ettiği gibi benden de nefret etmesinden korkup sustum.

Geri yaslanıp kollarını çaprazladı. "Bu arada muhtemelen bunu da bilmiyorsundur, Clair Phaenoria şehiri gibi güzel değil. Alt sınıf şehirler berbat durumda."

Gerginliğini azaltmak için "Alt sınıf şehirler mi? Yukarı sınıfta mı var?" diye sorum alayla. Evan'ın gözü seğirmeye başlamıştı bile. "Tamam, daha fazla soru sormayacağım," dedim ellerimi masumca kaldırarak.

Uzun ve sessiz bir araba yolculuğundan sonra nihayet ormanın önünde inmiştik. "Yaya olarak yolumuz ne kadar? Yorulmaya başladım," diye mızıldandım Evan haritasında yolu bulmaya çalışırken.

"Haritayı görebilirsem..." diyordu ve birinin "Durun," demesi başını haritadan kaldırmasına sebep oldu. Biri aceleyle bize doğru geliyordu.

I Kısım

~ CANAVAR ~

Karanlıktı ama gözlerini görüyordum. Masum gözlerinin arkasında nefretle bizi izliyordular. Prens Kairos, Zorunluluk ile savaşa gönderilen kesimin dövüş eğitimi almadıklarını belirtmişti. Yol boyu ölüme gönderilen iki yüz kişi hakkında düşündüğümü farkedince, seni Kontrol Merkezine götürmemeliydim, demişdi. Ancak, annem varlığımla işlerini mahvetmemi istemediği için onunla göndermişti. Anneme kalırsa ilk fırsatta benden kurtulurdu. Şu anda yaptığı gibi.

Soğuk damarlarıma işliyor, nullit taşlı kelepçeler baş ağrısı yaparak uyumamı engelliyordu. Kelepçeler aynı zamanda kalbimi görünmez bir kalkanla sararak gücümü de hapsediyordu. Kontrol Merkezinden döndükten sonra hiç olmayacak bir zamanda - balonun ortasında güçlerim ortaya çıkmıştı. Gücüm ne kız kardeşimin ne de ağabeyiminkine benziyordu. Ne suydu ne de fırtına. Yıkım. Kimse bana neden seçmediğim güç yüzünden habsedildiğimi söylemiyordu. Bu bu hücreye sürüklenirken iki duvarı dokunarak kara tozlara çevirmiştim bile.

Adım sesleri duyunca düşüncelerimden koptum. Sesler alelacele olmasa yine muhafızların kuru ekmek ve soğuk su getirdiklerini sanırdım.

"Abla," dedim altın saçlı kız hücreme koştuğunda. Uzun bir süredir konuşmadığım için sesim hırıltılı çıkmıştı.

Clara hızla kapıyı açıp pelerini boynuna attı. Bileklerimi kabaca tuttu ve kelepçeleri açıp tıngırtıyla taş zemine fırlattı. "Bir şeye dokunman gerektiğinde bunu tak," dedi ince sesiyle. Avucuma bir kolye bıraktı. "Uzun bir süre kullanma, baş ağrısı yapar."

Nullit taşı, diye düşündüm.

Çantayı omuzlarıma atıp kolumdan tutarak sürüklemeye başladı. Ayak seslerimiz karanlık zindan koridorlarında yankılandı. "Nereye?" dedim heyecanla. Zindanın çıkışı hatırladığım kadarıyla karşı koridordaydı.

Cevap vermedi.

Kısa bir süre sonra demir bir kapının önünde durduk. Karanlık olmasına rağmen kapının pası gözüküyordu. "Dokun şu kilide," dedi gergin bir sesle.

"Kontrol edemiyo-"

"Dediğimi yap, Elysia!" diye bağırdı. Sesi fazla yüksek olmasa da yankılanması irkilmeme neden olmuştu. Elimin tersiyle kapıyı elleyerek kilidi aradım. Dikkatlice kilide dokundum, gücüm parmaklarımdan açgözlülükle sıyrılıp metal parçasını siyah tozlara çevirdi. Bir şeyi yok ettiğim için kendimle gurur duydum.

Ablam omuzlarımdan sertçe tutup beni kendine döndürdü. "Ön sokak fazla kalabalık. O yüzden arka kapıya varır varmaz saraydan hızla uzaklaşacaksın."

"Sen gelmiyor musun?" Şimdiye kadar saraydan yalnız başıma ayrılmamıșdım. Ya muhafızlarla çıkardım, ya da arkadaşlarımızla buluşmak için abimle kaçardık.

Clara cevap vermeden gıcırdayan kapıyı açtı, kolumdan tutup sürüklerken elime dokunmamaya özen gösteriyordu.

"Nereye gideceğim? Abim de gelecek mi? Ya da en azından sen-"

"Sus, Elysia," dedi sert bir sesle ama bu, sesinin titrediğini gizleyememiști.

Başka bir kapıya varınca onun da kilidini yok ederek dışarı çıktık. Siyah pelerinin kapüşonuyla yüzümü sakladım. İki gün sonra tekrar serin ve temiz havayı ciğerlerime çektim.

Kuşların akşam cıvıltılarıyla kalabalık sesleri bir birine karıșıyordu. "Balo mu var yine?" dedim merakla, Clara duvarların arasından sıyrılırken kolumu bırakmıyordu. Fırsat bilip iki duvar arasından baktım. Kral ve kraliçe görünmüyordu ama ön bahçe soylularla doluydu. "Neyi kutluyorsunuz?"

Kolumu sertçe çekti. Manzara gözden kaybolurken rengarenk kıyafetli soyluların ahşap bir platformun etrafına toplandığını farkettim. Platformun kenarında koyu kahverengi gömlek ve göze batacak kadar büyük siyah kemerli, kısa boylu bir adam duruyordu. Kabarık damarları bu uzaklıktan bile görünüyordu. Sonbahar rüzgarı neredeyse yok denecek kadar az gri saçlarını savuruyordu.

Ne olduğunu farkedince gözlerim kocaman açıldı. O türün resmini tarih kitaplarında görmüştüm. "Neden sarayda bir tenebre var?"

Ablam duymazdan gelerek iki duvar arasındaki dar yolda hızla yürümeye devam etti.

"Beni öldürmek için geldi değil mi?" dedim alçak bir sesle. Kapıya varmamıza az kaldığını görünce durdum. "O soylular da bu yüzden toplandılar. Benim ölümümü kutluyorsunuz."

Ablam çekiştirmenin bir faydası olmadığını görünce sert ifadeyle maskelenmiș yüzünü bana döndü. "Evet. Prenseslerinin ölümünü seyredecektiler ama ben tiyatroyu bozdum." Yanaklarımı soğuk elleri arasına aldı. "Git, Elysia. Bir daha geri gelme. Geri gelirsen ölürsün."

Yutkunamadım. Yaşamak için ailemden kaçmam gerekiyordu. "Ölmek istemiyorum," dedim titrek bir sesle. "Tek başına -" Babamın ağır kahkahası lafımı böldü. Buraya neşeli sesi duyulacak kadar yüksekti.

Yumruklarımı sıktım. Babam çocuklarını umursamazdı. Anneme kalırsa faydasız kimseyi sevmezdi. Ve benim faydasız olmam bir yana zararlıydım.

"Fırsat bulur bulmaz seni arayacağım," diyip alnıma hızlı bir öpücük kondurdu. Mavi gözleri bu sefer kendinden emin değildi. Sanki bu gidişin dönüşü olmayacaktı. Omuzlarımdan tutup beni etrafı kurumuş sarmaşıklarla kaplı kapıya döndürdü. Boğazımdaki düğümü yuttum. Kilidi yok edip ortasında kırmızı lekeli siyah nullit taşı olan beyaz güllü kolyeyi taktım. Kalbimin etrafına kalkan indi. Nefesim daraldı. Kapıyı itmeden önce omzumun üzerinden Clara'ya baktım. Gitmişti. Soyluların kahkahalarının kalbime nefreti kazımasına izin verip boş sokağa çıktım.

Kapüşonu alnımın ortasına kadar çektim. Gidebileceğim tek bir yer vardı. Sarayın etrafındaki soylu arabalarına görünmeden yan sokağa sıyrıldım. Adım seslerim narin toprağın üzerinde hayalet gibiydi. Gün batımının altın ve pembe renkleri ahenk yaratıyordu. Sarayın etrafındaki sokakların tepesinde üzeri turuncu güneş desenli altın renkli bayraklar asılıyordu.

Küçük bir dükkanı geçip sağ sokağa döndüm. Dükkanların bir çoğu kapanmıştı ama Evan'ın takı dükkanı genelde geç saatlere kadar çalışırdı.

Yanımdan iki kadın geçerken başımı aşağı eğdim. Bir sokak daha, dedim kendi kendime. Sesler yükselmeye başladı. At sesleri, muhafız bağırışları saraydan uzaklaştıkça boğuklașıyordu.

Ön sokaktan atlı iki muhafız hızla geçince donup kaldım. Son bir sokak. Gözümü sokağın başındaki gri taşlı dükkana dikip hızlandım. Bir kaç muhafız öbür sokağa koştular. Kalbim kulaklarımda attı.

"Prenses Elysia kaçtı!" diye bağırdılar. Tabii ahali henüz annemin deyimiyle nasıl bir canavara dönüştüğümü bilmedikleri için tepki vermediler. Tekrar bağırdılar.

Son. Bir. Sokak.

Sokağın boşaldığından emin olunca koştum. Küçük bir çocukla çarpıştım. Düşüp kırmızı vazoyu kırınca alçak bir sesle özür diledim ama dönüp bakmadım. Takı dükkanına varır varmaz kapıyı itip içeri dal-

"Lanet olsun!" Kapalı kapıya sertçe vurdum. At sesleri yaklaştıkça kalbim de hızlanıyorudu.

Yok et kapıyı, dedi içimden bir ses.

Tekrar vurdum.

"Prenses Elysia az önce kaçtı!"

Yok et kapıyı!

Daha sert vurdum. İçeriden memnunsuz bir ses gelince kapı aniden açıldı. Kim olduğuna bakmadan adamı itip içeri girdim. Yan duvara yaslanıp ellerimi duracak gibi atan kalbime koydum.

"Prenses?" dedi Evan şaşkın bir sesle.

Kurtuldum, diye düşündüm kendimi inandırmaya çalışarak. Muhafızların sesi sokakları dolduruyordu. Küçük sobadaki odunların tıkırtısı beni sakinleştiriyordu.

"Neden kaçtın?" dedi endişeli bir sesle elini omzuma koyup ahşap masaya yönelterek.

"Güçlerim..." dedim, düzensiz nefeslerimi konuşmamı engelliyordu. "Güçlerim yüzünden."

"Misafirimiz mi var?" dedi Daphne neşeli bir sesle arka odadan çıkarak.

"Güçlerin ne ki?" diye sordu Evan.

Yutkundum. Ya o da gücümü öğrenince beni öldürmeye çalışırsa? Ya muhafızlara teslim ederse?

Daphne uzun, koyu kahverengi saçlarını savurarak Evan'ın yanında durup merakla cevabımı bekledi.

"Yıkım," dedim zayıf bir sesle.

Daphne'nin gözleri kocaman açıldı. Evan'ın rengi attı ama hemen toparladı. "Çok havalı," dedi kollarını çaprazlayarak.

Gözlerimi kırpıştırdım.

"Kaçtığına göre artık burada kalamazsın. Muhafızlar peşine düşer ve hem senin, hem de bizim başımız derde girer," dedi Evan rahat bir şekilde. Gücümün kaçmamla ne alakası olduğunu bile sormadı. Gerçi bunu açıklayacak kadar bilgiye sahip değildim.

"Peki nereye gideyim?" diye sordum sanki bu onların sorunuymuş gibi.

"Güvendiğin soylulardan birinin yanına git," diye önerdi Daphne, kaşlarını çatmış bir şekilde.

"Ben yarın sabah Güç Okulu'na gidecektim, senin hatrına bu akşam gidebiliriz," dedi Evan. Daphne Evan'ın kolunu sıkarak bu fikri beğenmediğini belli etti. Cevabımı bile beklemeden "Bekle, çantamı alıp geliyorum," diyerek arka odalardan birine gitti. Daphne de bana öfkeli bir bakış fırlattıktan sonra peşinden gitti.

"Ama Clair çok uzak" diye mızıldandım Evan'ın yanında yürürken. "İki şehiri aşmamız çok uzun sürer." Omuzlarıma ağırlık yapan çantam yüzünden omuzlarımı öne eğmiștim. Genelde çanta taşıma işini muhafızlar yapardı.

"Bir şehir. Direkt Rhumbles yolu ile gideceğiz," dedi Evan haritayı çantasına sıkıştırarak.

İç çekerek "Arabamız nerede?" diye sordum, karanlık boş yola göz attım.

Evan kahkaha attı. "Alt tabakanın özel arabası olmaz, Prenses."

"O kadar yolu yürüyerek mi gideceğiz?" diye sordum yüksek sesle.

"Tüm yolu değil. Birazdan at arabalarına varırız," diyip duruşunu düzeltti, "Arabaya binerken yüzünü sakla ki, sürücü görürse seni tanımasın."

Dediği gibi yaptım. Alt sınıfın arabaları bile kraliyet arabalarından çok farklı ve rahatsızdı. Koltukları gıcırdıyordu ve sert bir dokuyla kaplanmıșdı.

Evan karanlık at arabasında önümdeki koltukta oturmuştu."Phaenoria'daki arabaları kullanmak için iş kartı sorulmaz ama diğer şehirlerde senin kartının olmaması sorun çıkarabilir."

"İş kartı mı?" diyince Evan duraksadı, sanki aptalca bir şey söylemiştim.

"İş kartı, işi olan alt tabaka ahaliye verilir," dedi şaşkın bir şekilde.

"Peki ne yapacağız?"

"Bilmiyorum" dedi, rahatça geri yaslandı. "Rhumbles şehirine varınca düşünürüz."

"Çok rahatsın," kollarımı çaprazladım,"Tabii senin peşine takılan koca bir kraliyet olmadığı için..."

"Oraya varana kadar uyuyacağım, sana da öneririm, uzun bir yolumuz var," dedi ve gözlerini kapattı.

"Ya yolda saldırıya uğrarsak? Korkmuyor musun?"

"Niye korkayım?" dedi, cevap beklemediği belliydi. İç çekip penceren karanlık manzarayı izlemeye başladım. Araba hareket ettikçe ağaçlar bir birinin yerini alıyordular. Sarayda olsam buz gibi zindanda baş ağrısı çekiyor olurum. Şu anda da bir farkı yoktu, kolye de aynı işi yapıyordu. Şimdi yeni bir hayata doğru gidiyordum. Ya da hayatımın sonuna doğru.

"Elysia," diye fısıldadı biri, rahat yatağımda olmadığımın farkına vardım. "Elysia, inmemiz gerek," dedi tanıdık bir ses ve beni sarsınca gözlerimi açtım. Karanlıkta parıldayan iki giz görünce ciyakladım. Evan homurdanıp kolumdan tutarak arabadan inmeye zorladı.

"Nereye?" diye sordum uykulu bir sesle. Serin hava uykumun kaçmasına yeterli olmuştu.

"Başka bir araba bulup Clair girişine gitmemiz gerek."

Esnedim. "Direkt okula gitsek olmaz mı?"

Gözlerini avına odaklanmış yırtıcı gibi bir adama dikmişti. "O arabaya bineceğiz. İş kartı meselesini halletmemiz gerek," dedi bana dönerek.

"Arabada çok rahattın, düşün şimdi."

"Neyse, gel orada hallederiz,"diyip beni de peşinden sürükledi.

"Halledemeyiz," diye bağırdım dişlerimi sıkarak.

At arabasına varınca, "Clair bölgesinin girişine gitmemiz gerek," dedi Evan.

"İş kartlarını göreyim," diye talep etti sürücü kaba bir sesle. Evan elini cebine götürürken kolundan tutarak onu durdurdum.

"Ne zamandan beri soylulardan iş kartı talep edilir olmuş?" diye sordum ciddi bir sesle. Adam hemen duruşunu düzeltti. "Kusura bakmayın, Leydim, ama bu saatte bir soylu neden Clair bölgesi gibi bir yere gitsin mi?"

"Bir leydiye hesap mı soruyorsun?" diyerek kaşlarımı çattım.

"Hayır -" dedi ve sözünü kestim, "Yorgun bir leydinin gazabına uğramak istemezsin, sürücü. Aç şu kapıyı."

Adam hiçbir şey demeden emrimi yerine getirdi, arabaya binince Evan minnettar bir bakış fırlattı.

"Şu iş kartı saçmalığını da kim çıkardıysa..." dedim gözlerimi devirerek.

"İş kartı Zorunluluğa alınmamak için vardır, başımıza açtığınız sorunlardan sonra bari bilmiyormuş gibi konuşma," dedi Evan araba harekete geçerken.

"Zorunluluk nedir ki?" diye sordum ve bana yine aynı şaşkın bakışı attı.

"Ciddi misin?"

Ellerimi masumca kaldırdım. "Bana politika ve krallık yönetimi hakkında hiç bir şey anlatılmaz."

Evan iç çekti. "On yedi yaşından yukarı ve işi olmayan herkes Zorunluluğa alınır. Erkekler savaşa gider, kadınlarsa soylu evlerinde çalışmaya," diye kısaca açıkladı.

Demek o yüzden iki yüz kişiyi Kontrol Merkezinde toplamıştılar. Dövüş eğitimi verilmeden savaşa gönderildiklerini söylersem öfkelenip kraliyetten nefret ettiği gibi benden de nefret etmesinden korkup sustum.

Geri yaslanıp kollarını çaprazladı. "Bu arada muhtemelen bunu da bilmiyorsundur, Clair Phaenoria şehiri gibi güzel değil. Alt sınıf şehirler berbat durumda."

Gerginliğini azaltmak için "Alt sınıf şehirler mi? Yukarı sınıfta mı var?" diye sorum alayla. Evan'ın gözü seğirmeye başlamıştı bile. "Tamam, daha fazla soru sormayacağım," dedim ellerimi masumca kaldırarak.

Uzun ve sessiz bir araba yolculuğundan sonra nihayet ormanın önünde inmiştik. "Yaya olarak yolumuz ne kadar? Yorulmaya başladım," diye mızıldandım Evan haritasında yolu bulmaya çalışırken.

"Haritayı görebilirsem..." diyordu ve birinin "Durun," demesi başını haritadan kaldırmasına sebep oldu. Biri aceleyle bize doğru geliyordu.

Bölüm sonu

19 yorum