Hayallerin kadar özgürsün," derdi babam hep. "Hayat, sen planlar yaparken başına gelenlerdir." Önemli olan başına gelen her şeyin üstesinden gelmek ve üzerimize gelen o fırtınadan kurtulmak için güvendiğin bir dala sığınabilmekti. Bu olayların bizim kaderimizi yazdığına ve o kaderin elbet bir gün bize güzel bir yol açacağına inanırdı. "Yanlış bildiğin yolda herkesle yürüyeceğine, doğru bildiğin
yolda en yakınınla veya tek başına yürü," öğüdü ise hayatım boyunca başarımın en büyük kaynağı oldu.
Bana bu öğütleri veren adam, babam elleri zangır zangır titrer ahvalde, Melsa'nın oturduğu o tahta merdiven basamağına bakıyordu yüzünde tarif edemeyeceğim bir şok vardı Annem merdivenin ucunda Melsa'yı omuzlarından sarsarken, "Ne oldu, neden düştün?" diyordu telaş içinde. Hemen ardından aynı hızla ekledi. "Bir şey mi gördün?" melsa parmağı ile yeri işaret etti yerde kocaman bir hamam böceği vardı kanatlı cinsten. O pis, kahverengi kabuğu merdivenin loş ışığında parlıyor, antenleri havayı döverek ağır ağır bize doğru ilerliyordu.
"Melsa şaka yapıyorsun, cidden böcekten mi korktun?"
Melsa küçüklüğünden beri böceklerden çok korkardı ama en çok hamam böceklerinden korkardı; her gördüğünde panik atağı tutar, göğsü sıkışır, nefes almakta zorluk çekerdi. Annem nedenini bilmiyordu elbette. Annem bizim için hep bir yabancı gibiydi; dışarıdaki insanların yardımına koşarken kendi çocuklarının ruhunda açılan yaralardan, arkasında bıraktığı enkazdan bihaberdi.
Babaannemiz vefat ettiğinde morga en son Melsa ile ben gitmiştim. O sırada annemin vakıf toplantısı olduğu için bize yarım saatini ayırıp destek olmamıştı. O sıcacık, cehennem sıcağı havadan buz gibi odaya girip ceset çekmecesi açıldığında, içeriden bir düzine kanatlı hamam böceği babaannemin cesedini yiyor, adeta yuva yapıyordu. Hamam böceklerinden biri Melsa'nın yüzüne yapışmış ve babaannemin derisi burnuna yapışmıştı.
Melsa o gün orada nefesini kaybetmişti. Evimizin holündeki o tek bir böcek, geçmişin tüm karanlığını merdiven boşluğuna kusuyordu. Annem, Melsa'yı sarsıyor ve ağzından laf almaya çalışıyordu ama Melsa çok bunalmıştı, zaten kendinde de değildi. Bakışları bomboştu, sanki ruhu bedeninden çekilmiş gibi öylece bakıyordu annemin yüzüne. Annemin her sorusu, odadaki havayı daha da ağırlaştırıyordu.
"Anne yeter, kız böcek görmüş korkmuş, sıkboğaz etme kızı. Bir şey olsa anlatırdı zaten." Annem durdu, bıkkın bir nefes alıp Melsa'yı bıraktı. Oda bir anda o ağır sessizliğe gömüldü. Melsa'nın o suskunluğu bir şeyleri saklayan cinstendi. İnsan bazen sadece korktuğu için değil, içindekileri sığdıracak kelime bulamadığı için susar melsa da bu yüzden susuyordu işte melsanın bu haline endişelenirken içimdeki sesizliği bozan şey mısralar oldu
"Çaresiz dertlere düştüm, ağlayanım yok, Gurbet ellerinde kaldım, anlayanım yok."
Gerçekten kimse anlamıyordu onu sesizliğine anlam veremiyordu bir ben, anlıyordum ama anlamama izin vermiyordu. Oysa öylemiydi eskiden canımdı, kanımdı , lakin şimdi yıldızlardan daha uzak bana.
Annem söylenerek yanımızdan ayrılıp merdivenlerden yukarı çıktı topuklu terliklerinden çıkan o tiz ses koridorda yankılanırken, "Hadi," dedim sesimi olabildiğince yumuşatarak, "odana çıkalım."
İtiraz etmedi, sanki kendi iradesini tamamen kaybetmiş gibi adımlarıma ayak uydurdu. Merdivenleri yavaş yavaş çıkıp odasına geçtik. Onu yatağına yatırırken sanki kırılacak bir cam bebek taşıyor gibiydim. Üstünü sıkıca örttüm. Eskiden olsa hemen arkasını döner ya da konuşurdu ama şimdi gözlerini tavandaki bir noktaya dikmiş, öylece bakıyordu.
Yatağının kenarına oturdum, saçlarını hafifçe geriye doğru taradım parmaklarımla. Bu hareketimle birlikte göz kapakları ağırlaşmaya başladı. O kadar yorgundu ki, ruhunun yükü bedenine ağır gelmişti
"Dünya döne döne geldim sonuna Sıla boylarında bir soranım yok." Bir süre sonra nefesi düzene girdi, gözleri tamamen kapandı ve derin bir uykuya daldı.
Başucunda dikilip uyuyuşunu izlerken içimdeki o huzursuzluk geçmedi. Melsa şimdi uyuyordu ama içindeki o fırtına, o sustuğu şeyler hâlâ oradaydı ve ben ne yapacağımı bilemiyordum.
Adam masaya aklında olup bitenleri koydu ben ise o masaya geçmişimi koydum karanlık sırlarımı korkularımı ben o masaya kendimi tüm benliğimi koydum adamın masası da masaymış ha babam koydu sonra düşündü dediki ben tüm benliğimi bu masaya serdim masa 2 titredi sonra varım yoğum her şeyi almaya devam etti ta ki sonum olana kadar babam o masanın başına değil kardeşimin yatağının başına gelip haykırdı "ben... ben o masaya tüm varımı yoğumu koydum kayıplar verdim daha alacak bireyi kalmadı" sesi titriyordu babamın ilk defa sesi titriyordu "kızımı veremem kardeşimi verdim aslımı verdim canımı verdim kendi canımı bile o masaya mahkum ettim" gözleri dolmuştu ama kimine göre bu göz yaşı öfke kimine sırtında taşımaya mecali kalmamış bir sır" ama kızımı veremeem o olmaz kızım olmaz"
Adam masaya kendini bile koymuşken kızını koyamadı
Adam masaya Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu Adam ha babam koyuyordu.
Adam sadece geçmişten yaşananların bir daha yaşanmamasını istiyordu
Babamın sesi odadaki duvarlara çarpıp sönerken, Melsa'nın kirpikleri Hafifçe titredi. Adam masaya her şeyi koymuştu ama geride bıraktığı enkaz, bu odanın tam ortasına yıkılmıştı.
Oda tekrardan o rahatsız edici sessizliğe gömüldüğünde Melsa'ya döndüm. Uyumuyordu; ama uyuyor olduğunu düşünmemizi istiyor ya da belki de duyduklarını sindirmeye çalışıyordu.
"Her şey daha güzel olacak, sana söz," derken oda sessizce uykuya dalmaya başlıyordu.
Melsanın solunumu normale dönerken bakışlarımı masaya çevirdim, adamın bıraktığı her neyse bir itiraf, bir mektup veyahut bir tehdit bizi geçmişin ve geleceğin arasında dımdızlak bırakmıştı. Ayağa kalkmak için doğrulup derin düşünceler içinde Pencereye doğru yürüdüm, alnımı soğuk cama dayadım. Dışarıda sokak lambasının cılız ışığı altında usul usul bir yağmur başlıyordu. Şehir kendi derdindeydi, kimse az önce bu küçük odada bir dünyanın kıyameti koptuğundan haberdar değildi. Melsa'ya verdiğim sözü düşündüm: "Her şey daha güzel olacak." Bu cümlenin altını doldurabilecek miydim, yoksa ona hayatının en büyük yalanını mı söylemiştim, bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı; sabah olduğunda o gözlerini açtığında, bu enkazı tek başına kaldırmasına asla izin vermeyecektim. O adam gitmişti, ama biz buradaydık. Ve savaş, asıl şimdi başlıyordu.
Gözlerimi camdan çekip melsya çevirdim Adamın giderken bıraktığı o soğuk boşluk, odadaki eşyaların üzerine bir sis gibi çökmüştü. İçimde bir yerlerde, Melsa'nın uykusunda bile bu ağırlığı hissettiğini biliyordum. Bir insan sadece kulaklarıyla duymazdı; ruhuyla da hissederdi. Yavaşça yatağın kenarına çöktüm. Melsa'nın yüzüne dağılan birkaç saç tutamını parmak uçlarımla, onu uyandırmaktan korkarak geriye doğru ittim. Yüzü, bir çocuk kadar masum ama bir o kadar da yorgun görünüyordu. Az önce duyduğumuz her şey, onun o kırılgan omuzlarına yüklenemeyecek kadar ağırdı. O adam, yıllarca sakladığı sırrı masaya bırakıp arkasına bile bakmadan çekip giderken, Melsa'nın içindeki o neşeli kızı da yanında götürmüştü sanki.
"Seni koruyacağım," diye fısıldadım karanlığa doğru. Bu kez sesim daha kararlı, daha sert çıkmıştı. Kendime itiraf edemesem de, bu sözü Melsa'dan çok kendi çökmek üzere olan irademi ayakta tutmak için söylüyordum. Adam sadece geçmişi itiraf etmekle kalmamıştı; önümüze, kaçamayacağımız bir yol haritası bırakmıştı. Sabah olmalıydı. Bir an önce güneş doğmalı ve bu kabus geride kalmalıydı. Çünkü gün ışığı, ne kadar korkunç olursa olsun, gerçeklerle yüzleşmek için karanlıktan daha güvenli bir limandı.
Sabah olmuş ve sokak fenerleri sönmüştü. Dün odayı kaplayan tüm sis bulutları odamı terk etmişti. Herkes, dün yaşananların bir rüya, sanki gerçek olmayacak bir kâbus olduğunu varsaymış gibi davranıyordu. Bir gecede her şeyi günlüklerine yazmış ve o sayfayı ölene kadar saklayacaklarına adeta yemin etmişlerdi.
Gün doğuyor şehrin üzerine, Renk renk hacimle doluyor her yer. Bakıyor dağınık yüzlü evler Hâlâ yanan sokak fenerine. Dün hiçbir şey yaşanmamış gibi Melsa tekrar o soğuk ve asabi tavrını takınmış, etrafa ateş saçan gözler ile bakıyordu. Dünü hatırlamıyor desem dünü hatırladığını belli eden bir sakinliği vardı; ama ya yorulduğu için sakinse, ya dün olanları tek ben hatırlıyorsam? İşte o zaman yine tek başımayım demekti, yine bu yolu tek başıma bitirmem gerekiyordu. Ama şu an daha önemli bir sır vardı: Babam iflas etmişti evet, ama evimiz, paralarımız hâlâ bizimdi; sadece şirket devlet kontrolü altında işlerini yürütmeye devam ediyordu. Hâlâ şirketin sahibi babamdı, vekili olarak Cengiz Altun baştaydı. Babam neyden kaçmıştı? Babam kimden, neden saklanıyordu?.. Kafamda o kadar korkunç sorular vardıki mesela bu uyuşturucu işinde ya babamın da adı varsa ve kendini korumak için masum insanlara suçunu üslenmesini sağladıysa işte o zaman bitti demek bunca yaşanan şeyler imparatorluğumuz bile yıkıldı demek. Dışarıdan gelen müzik sesi ile beynimdeki derin düşüncelerden kurtulmam bir oldu; gözüm odamın kenarında duran elektro gitar setime takıldı. Uzun zamandır elimi gitarıma sürmüyordum. İstanbul'da gece mekanlarında çalıyordum, tabii Çelik ailesinin haberi yoktu. Onlara göre o tarz yerlerde yollular olurdu.
Annemin o her zamanki kibirli sesi çınladı kulaklarımda: "Bizim adımızın öyle izbe, duman altı barlarda, elinde gitarla ne idüğü belirsiz tiplere modellik edenlerle yan yana anılması bile bir felaket!" Babam ise gazetesinin arkasından başını bile kaldırmadan, o soğuk otoritesiyle noktayı koymuştu: "Çelik soyadını taşıyan birinin eğlencesi de asaletine uygun olur; o tarz yerlerde sadece yollular ve kaybedenler vakit öldürür."
Yollular ve kaybedenler... İçimden acı acı güldüm. Asıl kaybeden kimdi şimdi? O pırıl pırıl, kusursuz sandıkları imparatorluk bir gecede yerle bir olmuşken, sahneye çıktığım o dumanlı odalar şimdi bana evimizden daha güvenli geliyordu. Saat öğlen on ikiyi geçiyordu bursaya geldiğimizden beri dışarı çıkıp bu küçük kasabayı gezme şansım olmamıştı bugün keşif için güzel bir gündü bişeyler atıştırmak için aşağı inip sonra yukaru çıkıp hazırlancaktım merdiven başına geldiğimde melsanın odasından gelen ses ile durdum.
" evet kanka ya Brighton college nakilimi aldırdık, babam dediki sen çok zekisin türkiye de çürümemelisin ingilteredeki bu okul sana daha uygun" kısa bir süre kahkaha attı sonra devam etti " tabi babamda annemde anladı benim nasıl bir şey olduğumu" Dinlediklerim karşısında kanım dondu. Yine zengin şımarık kızı oynuyordu; ailemiz bu durumdayken, babamız bir yerlerde polislerden ya da alacaklılardan köşe bucak saklanırken o hâlâ insanlara gösteriş derdindeydi. Telefonun ucundaki arkadaşına sunduğu bu pembe tablonun arkasında, aslında koca bir enkazı gizlemeye çalıştığını biliyordum. Annemin vakıf toplantılarında öğrendiği o "ne olursa olsun dışarıya karşı asaletini bozma" maskesi, Melsa'nın ruhuna bir lanet gibi işlemişti. Şirket devlet kontrolündeydi, paralarımızın ne kadar yeteceği meçhuldü ama benim kardeşim hâlâ sahte bir İngiltere rüyası satıyordu. Gözlerimi devirip derin bir nefes aldım; bu evde çıldırmamak için acilen kendimi o küçük kasabanın sokaklarına atmam gerekiyordu Aşağı indiğimde babam ve annem mutfakta karşılıklı kahve içiyorlardı. "Ayy, benim en sevdiğim çiftim de mi buradaymış ya?" İkisinin de gülmesi o kadar senkronizeydi ki aralarında sonsuz bir bağ varmış gibiydi. ... Annem o her zamanki porselen gülüşüyle kahvesinden bir yudum alıyor, babam ise bir imparatorluğu kaybeden adam değil de sadece hafta sonu kaçamağına gelmiş bir iş adamı rahatlığıyla ona eşlik ediyordu.
Önlerinde, İstanbul'daki o devasa mutfağımızdan alışık olduğum cinsten lüks bir kahvaltı masası duruyordu. Şirket devlet kontrolüne geçmişti, iflas etmiştik evet ama evimiz de paralarımız da hâlâ bizimdi ve onlar bu güvenceye dayanarak o pürüzsüz "Çelik Ailesi" asaletini oynamaya tam gaz devam ediyorlardı. Annem, sanki altımızdaki zemin hiç kaymamış gibi neşeyle bana döndü: "Günaydın tatlım, bak baban en sevdiğin kruvasanlardan aldırtmış kasabadan, hadi geç otur."
babam da o her zamanki güven veren, otoriter ama sevgi dolu gülümsemesiyle gazetesinin üzerinden bana baktı. Onların bu muazzam sakinliğini izlerken içimden bir an durup düşünmeden edemedim; Melsa yukarıda sahte İngiltere rüyaları satıyordu, annemle babam ise aşağıda "hiçbir şey değişmedi" tiyatrosu oynuyordu. Bu evdeki herkes kendi yalanında o kadar pürüzsüz, o kadar profesyoneldi ki aralarında tek amatör kalan bendim. Dudaklarımdaki o yapay, neşeli gülümsemeyi bozmadan masaya doğru bir adım attım ve bu kusursuz oyuna ben de dahil oldum.
sandalyeyi çektim ve oturdum, annemin uzattığı o sıcak filtre kahvesinden bir yudum aldım, Babam gazetesini katlayıp masanın kenarına bıraktı gözlerimin içine bakarak o her zamanki kendinden emin sesiyle "bu kasabanın havası hepimize iyi gelecek, biraz dinlenmek bizim de hakkımız değil mi?" dedi yine o hayat dersi veren tonuyla konuşuyordu annem de hemen onu onaylayıp elini babamın elinin üzerine koydu ve hafifçe sıktı. buradaki bu sahte ve pürüzsüz mutluluk tablosunun içinde boğulmamak için tabağımdaki kruvasandan küçük bir parça koparıp çiğnemeye başladım. "Kruvasanım bittiğinde ayağa kalktım. 'Hanımlar beyler; sokakta evsiz kalanlar, on telesini sokakta bırakıp karamsarlığa kapılanlar!' dedim."
Annemle babam bir an ellerindeki fincanları havada asılı bırakıp bana baktılar, babam bozuntuya vermeden hafifçe güldü. "Yine başladı bizimki kendi kendine tiyatro yapmaya," der gibi kafasını salladı; annem ise gözlerini hafifçe devirip kahvesinden bir yudum daha aldı, onların bu pürüzsüz tepkisizliği karşısında içimden bir kez daha acı acı güldüm. Aslında onlara koca bir imparatorluğun battığını, her şeyimizi kaybettiğimizi ve şu an o dalga geçtikleri evsizlerden pek bir farkımız kalmadığını hatırlatmak istiyordum ama bu sahte neşeli maskeyi düşürmeye hiçbirinin niyeti yoktu. "Ben biraz kasabayı keşfe çıkıyorum, akşama anca gelirim," diyerek mutfaktan çıktım ve hızla merdivenlere yöneldim; yukarı çıkıp üzerimi değiştirecek ve bir an önce bu sahte cennetten kendimi dışarı atacaktım.
Burası İstanbul'un o kalabalık, şöhret kokan sokaklarından çok ayrıydı; evet belki malikaneler, lüks arabalar yoktu ama İstanbul'dan daha güzeldi. Dağları, dereleri, ovaları... Yani daha bir ova görememiş olabilirim ama illaki vardır yani değil mi, Bursa'dayız sonuçta, koskoca Bursa'da bir ova illaki karşıma çıkacaktı.
"Oha... oha denize bak be!"
Gördüğüm Büyükkumla plajına doğru resmen viraj atarak koşuyordum. Önüme çıkan tüm engelleri bir Survivor şampiyonu gibi esnekçe geçiyor, sahilin kıyısına varmak için adeta bir yarış atına dönüşüyordum. Yolda araba olup olmadığına bile bakmadan kendimi yola fırlatmıştım; o yolu bir geçebilirsem sanki tamamen özgür olacaktım. Ama bir el... Bir el benim özgür olmama karşı çıkacak ki, Sephora indiriminde sıradaki insanları solladığım gibi beni sollayıp bir anda geriye doğru savurmuştu.
"Ahhh! Manyak mısın be, kolum koptu!"
Kolum acayip acımıştı. Karşımdaki adamın kim olduğuna bile bakmadan kolumu sıvazlayarak söylenmeye devam ettim: "Ya şu kolumun haline bak! Sen kimsin de kolumu tutup sıkabiliyorsun ya? Hatta sen kimsin ki bana dokunuyorsun!"
Hırsımı alamayıp bir yandan söylenirken bir yandan da sarsıntıyla yere eğilip çantamdan dökülen kalemlerimi ve rujlarımı toplamaya başladım.
"Hanımefendi, amacım canınızı yakmak değildi ama ben sizi geri çekmeseydim kamyona girecektiniz."
Karşımdaki kişinin o aşırı sakin konuşmasıyla kafamı aniden kaldırıp aval aval yüzüne baktım. Saniyeler önce yanımdan rüzgar gibi geçen o devasa kamyonun sesini ve tozunu ancak o an fark edebilmiştim. Ama o dikbaşlı halimden ödün veremezdim, "Pardon da seslenebilirdiniz yani, illa kolumu koparırcasına sıkmanız mı gerekiyordu?" karşımdaki çocuk sabır diler gibi derin bir nefes alıp elini ensesine attı, üzerindeki hafifçe solmuş tişörtü ve rahat tavırlarıyla buralı olduğu her halinden belliydi öyle İstanbul'daki o kasıntı tipler gibi takım elbiseyle ya da marka logolarıyla gezen birine hiç benzemiyordu. "Seslendim zaten," dedi ses tonunu hiç bozmadan, "hatta arkandan iki kere 'dur' diye bağırdım ama sen o sırada denizi görüp hipnotize olmuş gibi koştuğun için muhtemelen dünyanın sonu gelse duymazdın." Yerden son rujumu da hırsla alıp çantama fırlattım ve hızla ayağa kalktım, üstümü başımı silkelerken hala kolumun sızısını hissediyordum ama haklı olduğunu içten içe bilmek beni daha da sinir ediyordu. "Yine de bu sana beni Sephora indirimindeki çılgın kadınlar gibi fırlatma hakkı vermez," dedim çantamın fermuarını sertçe çekerken, o ise bu söylediğime anlam verememiş gibi tek kaşını kaldırıp yüzüme baktı; muhtemelen hayatında Sephora'nın önünden bile geçmemişti ya da bir kadının indirim döneminde ne kadar tehlikeli olabileceği hakkında en ufak bir fikri yoktu. "Rica ederim bu arada, hayatını kurtardığım için," dedi hafifçe gülümseyerek, o kadar rahattı ki bu rahatlığı beni deli ediyordu. Ben burada ölümden dönmüştüm, ailem arkamda koca bir yalan rüzgarı estiriyordu, İstanbul'daki hayatımız paramparça olmuştu ve bu çocuk karşımda durmuş sanki dünyanın en normal gününü yaşıyormuşuz gibi gülümsüyordu. "Sana hayatımı kurtar diyen olmadı," diye mırıldandım arkamı dönüp plaja doğru yürümeye başlarken ama o da arkamdan geliyordu, sanki bu küçük kasabada benden başka eğlencesi yokmuş gibi peşime takılmıştı. "Büyükkumla'nın kamyonları meşhurdur, bence o kadar hızlı yürümeyin, her an bir tanesiyle daha akraba olabilirsiniz," diye seslendi arkamdan.
Sırf ona inat adımlarımı daha da hızlandırdım ama sahilin o incecik kumuna bastığım an spor ayakkabılarım kuma gömüldü ve o az önceki havalı yürüyüşüm bir anda penguen taklidine dönüştü. Arkamdan hafif bir kıkrtı yükseldi. Sinirle arkamı dönüp, "Sen beni mi takip ediyorsun ya? Git işine baksana sen!" diye çıkıştım. Benim öfkeli sözlerimin ardından küçük bir kahkaha nidası çıktı dudaklarından. "Yoo takip etmiyorum... ben sahildeki Kafeme gidiyodum sen bir anda önümdeki kamyonun altına atladın." Gözlerimi devirip plaja, o sonsuz gibi görünen mavi suya baktım. Deniz dalgalandıkça kıyıya vuran o yosun kokusu, İstanbul'un o ağır, egzozlu havasından o kadar farklıydı ki... Bir an için içimdeki tüm o öfke, içimde kopan her şey o dalgaların arasında kaybolur gibi oldu. Rüzgar saçlarımı yüzüme savururken derin bir nefes aldım.
"sen buraya yabancısın galiba" gözleri önce sırtımdaki gitar çantama ve elimdeki anfi çantasında gezidi ardından üzerimdeki marka kıyafelere bakındı "Yürüyüşünden, acelenden ve... en çok da o Sephora lafından belli zaten. Buranın yerlisi indirim falan bilmez." "Çok mu belli oluyor?" dedim, sesimdeki o az önceki hırçınlık biraz olsun kırılmıştı. Kumlara doğru yavaşça oturdum, dizlerimi kendime çekip kollarımı etrafına doladım. O da hiç çekinmeden, sanki kırk yıllık arkadaşımmış gibi birkaç adım uzağıma, kuma bağdaş kurup oturdu.
"Yani, denizi görünce Survivor şampiyonu gibi koşan birini buralarda pek görmüyoruz," dedi muzip bir gülümsemeyle. "Ben baray bu arada." "Baray..." diye mırıldandım, sesim denizin dalga sesine karıştı. "Ezeli bir dinginlik ve sonsuzluk..."
Baray söylediğim şeyi duyunca duraksadı, muzip gülümsemesi yüzünde dondu ve tek kaşını kaldırıp aval aval yüzüme baktı. Muhtemelen bu kasabada hiç kimse onun adını duyduğunda böyle bir tepki vermemişti.
"Ne?" dedi, ne demek istediğimi tam anlamayarak. "O ne demek ya?"
Hafifçe gülümsedim, yerdeki kumlardan bir avuç alıp parmaklarımın arasından süzülüşünü izledim. "İsminin anlamı diyorum. Gecenin o en asil, en karanlık anı... Herkesin sustuğu, yalanların bittiği o mutlak sessizlik ve sonsuzluk demek. Bilmiyor muydun?"
Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı, ellerini şortunun cebinden çıkarıp ensesini kaşıdı. İstanbul'un o kasıntı holding çocuklarından o kadar farklıydı ki, bu şapşal hali içimde bir yerleri titretti. "Valla bana sadece dedemin adı dediler, buralarda kimse bana böyle şeyler söylememişti," dedi hafifçe kızararak. Sözleri ile kıkırdadım ve yerimden kalktım elimi ona doğru uzattığımda oda ayaklandı. "maysa" diye mırıldandım İlk defa birisine adımı böyle düz bir şekilde, sadece kendim olarak söylüyordum. Normalde herkes beni babamın namlı adı ve holding yüzünden daha ben bir ortama girmeden tanırdı. Soyadımı duyar duymaz o sahte sıfatlarını yüzlerine takınırlar, etrafımda fır dönerlerdi. Uzattığım elimi tuttuğunda "Memnun oldum Maysa," dedi, ismimi ilk defa onun sesinden duyuyordum ve yalan yok, bu kasabanın havası gibi garip bir şekilde hafifletmişti beni. İstanbul'un o gösterişli ama içi bomboş tanışmalarından sonra bu kumsalda, dalga seslerinin arasında sadece Maysa ve Baray olarak duruyorduk.
Elimi yavaşça çekerken gözlerimi tekrar denize çevirdim. Babamın o görkemli adının arkasına saklanmak zorunda olmadığım, kimsenin benden bir çıkar beklemediği bu sahil, bana gerçekten de o kaçtığım özgürlüğü verecek gibiydi.
" tanıştığıma memnun oldum baray ama benim gitmem gerek" Arkamı dönüp kumsaldan yola doğru yürürken Baray'ın arkamdan ne ara gittiğime anlam veremeyen şaşkın bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum ama duramazdım. İçimde aniden patlayan o elektro gitar çalma, şarkı söyleme isteği beni resmen dürtüyordu. İstanbul'daki o dumanlı barları, sahne aldığım geceleri, o ritmi o kadar özlemiştim ki... Madem bu kasabada yaşayacaktık ve madem cebimizde o eski holding paralarından eser kalmamıştı, kendi ayaklarımın üzerinde duracağım o işi hemen bugün bulmalıydım. Sırtımdaki gitar çantasını yukarı doğru şöyle bir silkeleyip kasabanın çarşısına doğru ilerlemeye başladım. "Güleryüz Aile Çay Bahçesi ve Kafe"
İçeride pop müzik yerine adını bile bilmediğim, aşırı damar bir arabesk şarkı çalıyordu. Duvarlarda hasır sepetler, masalarda kareli örtüler vardı. Kasaya doğru ilerleyip boğazımı temizledim. Karşımda göbeğini masaya dayamış, elindeki tespihi çeviren kel bir amca duruyordu.
"Merhaba, kolay gelsin. Ben kafe için canlı müzik ilanı görmüştüm de... Sahne alacak bir gitarist/vokalist arıyormuşsunuz?"
Adam elindeki tespihi durdurdu, gözlüklerinin üstünden bana, sonra da sırtımdaki koskoca elektro gitar çantasına baktı. Sanki uzaydan fırlamışım gibi bir uzaylıya bakıyordu.
"Gitar mı?" dedi, ses tonu kamyon motoru gibiydi. "Kızım biz buraya canlı müzik dediysek, öyle şıkır şıkır Duman muman çalacak adam aramıyoruz. Bize org çalacak, arkadan da ritim kaçırınca idare edecek biri lazım. Sen ne çalıyorsun?"
"Elektro gitar çalıyorum, alternatif rock, biraz caz, hani indie falan..."
Adam "indie" lafını duyunca sanki ona küfretmişim gibi yüzünü ekşitti. "Geç sen onu geç. Bizim buranın kitlesi bellidir. Akşam buraya hanımlar gelir, gün yaparlar. Sen o elindeki janjanlı aletle 'Müslüm Gürses - Seni Yazdım Kalbime' çalabilir misin? Şöyle damardan, elektro bağlama havası verir mi o alet?"
"Elektro gitarla Müslüm Gürses mi?" dedim, gözlerimi hayretle açarak. "Yani... distortion efektini falan köklersek belki bir şeye benzer ama orijinali gibi olmaz tabii."
"Olmazsa olmaz kızım, hadi yallah," diyerek tespihini sallamaya devam etti. "Bize düğün salonu çıkışlı, klavyeci lazım. Hadi koçum, başka kapıya." "Vesaire Coffee & Art"
İkinci denemem biraz daha umut vadeden, dışarıdan bakınca üçüncü nesil kahveciye benzeyen, duvarları grafitili modern bir yerdi. Dedim tamam, burası tam benlik, entelektüel tayfa. İçeri girip kendisini "mekan kreatif direktörü" olarak tanıtan, yuvarlak gözlüklü ve aşırı dar pantolonlu bir çocukla konuşmaya başladım.
"Ben ilan için gelmiştim. Akşamları akustik performans yapıyorum, repertuarım oldukça geniştir," dedim en profesyonel holding kızı sesimle.
Çocuk kahvesinden bir yudum alıp beni yukarıdan aşağıya süzdü. "Anlıyorum tatlım ama bizim konseptimiz biraz... hani, minimalist ve non-figüratif. Sen şarkı söylerken ne tür bir enerji yayıyorsun?"
"Nasıl yani? Normal, şarkı söylüyorum işte. Mikrofon, gitar, ben."
"İşte bu çok banal," dedi çocuk içini çekerek. "Biz burada konuklarımıza kahve sunarken arkada distopik bir varoluşsal sancı hissettirmek istiyoruz. Mesela sen gitar çalarken arkada sadece tek bir nota basıp, üç dakika boyunca hiç konuşmadan tavana bakabilir misin? Bir nevi müzikal protesto. Ruhun o kapitalist çöküşünü anlatmalıyız."
Kafamı yavaşça salladım. "Ben zaten kapitalist olarak çöktüm, holdingimiz battı da... Ben daha çok şarkı söylemek, hani insanlar eğlensin, müzik dinlesin falan istiyordum. Duman çalıyorum, Mor ve Ötesi var, Teoman var..."
Çocuk sanki ona veba virüsü bulaştırmışım gibi bir adım geri kaçtı. "Teoman mı? Lütfen, popüler kültürün o yozlaşmış tınılarını bu sanatsal mabede sokamayız. Biz burada sadece Tibet çanakları ve rüzgar çanları eşliğinde deneysel ambient müzik yapılmasına izin veriyoruz. Teşekkürler, vizyonlarımız uyuşmuyor."
"Ben teşekkür ederim, vizyonunuza tüküreyim," diye mırıldanarak kendimi dışarı attım. Kasaba resmen beni delirtmek için sözleşmişti.
"Club Zeus"Günün son umudu olarak kasaba girişindeki o yanar dönerli neon ışıkları olan kulübe gelmiştim. Kapıdaki devasa korumayı es geçip içerideki loş ışıkta barmenle konuşan, altın zincirli, takım elbiseli mekan sahibini buldum. Adam tam bir 90'lar mafya filmi figüranı gibiydi.
"Selamünaleyküm amca, canlı müzik için geldim," dedim artık bıkmış bir sesle.
Adam arkasını döndü, beni görünce şaşırdı. "Aleykümselam bacım. Ne canlı müziği? Bizim mekanda DJ Tarık var, o çalıyor kopuyoruz işte. Sen ne yapacaksın?"
Sırtımdan gitarı çıkarıp masanın üzerine koydum. "Ben elektro gitar çalıyorum. Canlı performans yaparım, burayı doldururum. İstanbul'da barlarda sahne alıyordum ben."
Adam gitara şöyle bir baktı, sonra elindeki sigaranın dumanını havaya üfledi. "Kızım burası İstanbul mu? Buraya akşam kasabanın ağır abileri gelir. DJ iki bas vurur, millet arkada kurtlarını döker. Sen şimdi bu aletle ne çalacaksın? Mesela 'Ankaralı Namık - Hovarda' çalabilir misin bununla?"
"Elektro gitarla Ankara havası mı?" dedim, sinirden gülmeye başlayarak. "Yani... solo falan atarım aralarda ama kaşık havası vermez pek."
"E vermezse millet nasıl oynayacak burada?" dedi adam ellerini iki yana açarak. "Bize şöyle sahnede yırtık kotla değil de, abiye falan giyip piyanist şantörün yanında duracak, arada tef vuracak biri lazım. Gitarlı falan kurtarmaz bizi. Hem senin o gitarın sesi çok kafa şişirir, abiler rahat rahat viskisini içemez."
Gitar çantasının fermuarını hırsla kapatıp omzuma taktım. "Sizin o abileriniz gitsin o zaman o viskiyi evinde içsin!" diye bağırdım ve arkama bile bakmadan kulüpten dışarı fırladım.
Kasabanın temiz havası bile artık sinirimi bozuyordu. İki kafe, bir kulüp gezmiştim ve sonuç tam bir fiyaskoydu. Çarşının ortasında öylece kalakalmışken aklıma sahildeki mavi tantelli kafe geldi Dişlerimi sıkıp yönümü tekrar sahile, doğru çevirdim. Mecburdum. Mavi tenteli kafenin önüne geldiğimde nefes nefeseydim. Üstüm başım toz içinde, sırtımdaki elektro gitar ve bir elimde taşıdığım o ağır amfi çantası resmen kollarımı koparmıştı. Hem o koca amfiyi çarşı pazar peşimde sürüklemiştim hem de vizyonsuz mekan sahiplerinden azar yemiştim. Tabelaya baktım: "Dinginlik". "İnşallah içeride bana tef çaldırmaya kalkacak bir Dingil yoktur," diye mırıldanarak kapıyı ayağımla ittirdim, çünkü ellerim doluydu.
İçeriye adımımı attığım an burnuma mis gibi kahve kokusu geldi. İstanbul'daki o kasıntı, bir bardağa asgari ücret isteyen kafeler gibi değildi; burası harbiden huzurlu duruyordu. Kafamı bir kaldırdım, tezgâhın arkasında arkası dönük bir şekilde fincanları dizen bir çocuk. Soluk tişört, rahat tavırlar... "Yok artık," dedim içimden, "Dünya sahiden küçük mü yoksa bu kasaba sadece üç kişiden mi ibaret?"
Gitarı ve amfiyi pat diye yere bıraktım. Çıkan o gürültülü sesle çocuk hızla arkasını döndü. Beni elinde amfiyle, saç baş dağılmış, Survivor'dan elenmiş gibi karşısında görünce o muzip gülümsemesi anında yüzüne yayıldı.
"Ohooo," dedi tek kaşını kaldırarak. "Bizim yarış atı hipodromdan kaçmış gibi bakıyor. Hayırdır, o elindeki koca kutuyla yine kamyonların önüne mi fırladın?"
"Ya sen dalga mı geçiyorsun, senin ne işin var burada?" dedim, şaşkınlıktan sesim detone olmuştu. "Beni mi takip ediyorsun gizli gizli?"
Baray hafifçe kıkırdayıp elindeki fincanı bıraktı, tezgâha yaslandı. "Yoo, sabah sahilde dedim ya benim kafem var diye. İşte bahsettiğim kafe burası. Sen asıl buraları nasıl buldun? Ankara havası çaldırmadılar mı sana çarşıda?"
"Hiç sorma," diyerek gürültüyle bir sandalye çektim ve kendimi üzerine fırlattım. "Kasaba vizyonsuz kaynıyor! Biri elektro gitarla Müslüm Gürses istiyor, öbürü kulüpte viski içen ağır abilere tef çalmamı bekliyor. Bir tane entel tip de çıktı, üç dakika tavana bakıp kapitalizmi protesto et dedi ya! Şaka gibi, kafayı yiyecektim."
Baray dediklerime öyle bir güldü ki, o az önceki şapşal halinden eser kalmadı. Dişleri bembeyaz parlıyordu. "E burası Bursa'nın kasabası Maysa, İstanbul'un şöhretli sahnelerine benzemez. Ama şanslısın, çünkü burası Dinginlik. Burada vizyonsuzluğa yer yok."
Tezgâhın arkasından çıkıp elinde dumanı tüten bir filtre kahveyle yanıma geldi. Kahveyi önüme bırakırken gözlerinde yine o insanı sinir edecek kadar sakin, ezeli dinginlik vardı. Karşımdaki sandalyeyi ters çevirip oturdu, kollarını yasladı.
"İyi be, gör bakalım İstanbul'da milletin sahne önünde sıraya girdiği o tınıyı," diye söylenerek yerdeki amfinin kablosunu hırsla prize taktım. Elektro gitarımı kılıfından çıkarırken parmaklarımın tellere değmesiyle içimdeki o hırçın, sinirli kız bir anlığına sustu. Bu alet benim bu hayattaki tek sığınağımdı; babamın batırdığı o holdinglerden, annemle Melsa'nın o bitmek bilmeyen pürüzsüz yalanlarından kaçıp saklandığım tek yerdi.
"E hadi," dedi Baray muzipçe gülümseyerek, amfinin düğmesini açışımı izlerken. "Bütün kasabayı birbirine kattın sabah sabah, görelim bakalım şu meşhur İstanbullu fırtınayı. Ama baştan söyleyeyim, detone olursan kahvenin parasını alırım."
"Sana detoneyi göstereceğim şimdi," diye mırıldandım. Amfiden hafif bir dip ses yükseldi, kasabanın o sakin havasına inat o odadaki havayı tamamen değiştirdi. Gözlerimi kapattım. İstanbul'un o dumanlı barlarını, sahne ışıklarını, kaybettiğimiz o şaşalı hayatı ve şu an düştüğümüz bu durumu düşündüm. Parmaklarım tellerin üzerinde gezinmeye başladığında derin bir nefes aldım ve içimdeki tüm o acıyı amfiden yayılan o güçlü sesle çıplak havaya bıraktım.
"Bir bilsen ne hâllerdeyim, öldüm de gömülmelerdeyim... Depremsiz başıma yıkıldı evim..."
Sesim ve gitarın tınısı kafenin ahşap duvarlarında yankılanırken babamın batırdığı o holding, annemin o sahte gülücükleri, o pürüzsüz yalanlar birer birer gözümün önünden geçti. Gerçekten de evimiz üzerimize yıkılmıştı ve biz o enkazın altından sağ çıkmaya çalışıyorduk.
"Bak, taksi kapıda bekliyor... Kilitlendi, ayağım gitmiyor... Al, kalbim neyine yetmiyor?"
Şarkının nakaratına girdiğimde sesimdeki o hırçın kız gitmiş, yerine canı fena halde yanmış, kırgın bir Maysa gelmişti. Gitgide sertleşen akorlarla birlikte içimdeki tüm o fırtınayı Baray'ın yüzüne doğru üfledim resmen:
"Bu sana son seslenişim, bunca yıl beklemişim, bundandır vazgeçişim... Bak, gölgen yansıyor dağlara, inancım kalmadı güllere... Ben nereden başlasam ölmeye?"
Şarkının son akorunu da vurup telleri avcumla sertçe susturduğumda, amfiden gelen o son yankı da kesildi ve içeriyi mutlak bir sessizlik kapladı. O an kafe tam da Baray'ın isminin anlamı gibiydi; ezeli ve ağır bir dinginlik çökmüştü odaya.
Gözlerimi yavaşça açtım.
Baray'ın yüzündeki o muzip, şapşal gülümsemeden eser kalmamıştı. Elindeki filtre kahve fincanı havada öylece kalmıştı; gözlerini gözlerime dikmiş, sanki az önce karşısında şarkı söyleyen kızı ilk defa görüyormuş gibi aval aval yüzüme bakıyordu. O an anladım; o hiç sarsılmayan ezeli dinginlik dünyasının tam ortasında, ilk defa benim sesimle koca bir dalga yaratabilmiştim.